Yarım kalan sevda


| 11 Ağustos 2005 | 0 yorum | 4863 gosterim

Yaşamımızın sorumluluğunu başkalarına teslim ettiğimiz müddetçe kendi hayatımızı asla yaşayamayız.


Bilgisayarın tuşları arasında kaybolmuştu , birden telefonun sesiyle irkildi, adeta bir robot edasıyla telefona uzandı. Gün içinde o kadar çok kez aynı hareketi yapıyorduki…

-Alo buyrun… hattın öbür ucundan yumuşak, birazda ürkek bir erkek sesi duyuldu.

-Merhaba… elektrik verilmiş gibi bir titreme hissetti, midesi bulanmaya başladı. Yanılıyormuydu yoksa, O olabilir miydi? Bunca yıl sonra, zihni bulandı ve 30 yıl öncesi gözlerinin önündeydi.

Okul bitmiş, iş hayatına başlamıştı. Henüz iki aylık memurdu. İş hayatının sorumlulukları, zorlukları ile boğuşurken O’nu orada tanımıştı. İlk gördüğü gün bu gün gibi canlıydı. O ilk bakışmaları bambaşka duygular içine sürüklemişti onu. Tanıştılar ve aynı bölümde çalışmaya başladılar. Çok kısa sürede kaynaştılar, sanki birbirlerini yıllardır tanıyor gibiydiler. Her gün birlikte olmaları birbirlerine yakınlaşmalarını daha da artırıyordu. Henüz aralarında birbirlerine verilmiş bir sözleri olmamasına rağmen herkes onların birlikte olduklarını düşünmeye başlamıştı bile. Grup arkadaşlarıyla birlikteliklerindeki derin bakışmaları, birbirlerine dokunuşları içlerindeki sevgiyi giderek güçlendiriyordu.

Bu platonik sevda bir müddet devam etti ve sonunda duymayı çok arzu ettiği sözlerle karşı karşıyaydı, onu sevdiğini söylüyor ve onunla evlenmek istiyordu. Evlenmek! nasıl olurdu? İşte bunu hiç düşünmediğini farketti. Onu yeterince tanıyor muydu? Hem çok istiyordu hem de panik olmuştu. Git geller arasında ona hemen yanıt veremedi. Önce içsel sorgulaması, derken ailesi aklına takılmıştı. Ailesi ne diyecekti bu evliliğe? Anne ve babası sohbetlerinde hep ona doktorlardan, mühendislerden, zengin erkeklerin talip olmalarından söz etmemişler miydi? Oysaki şimdi onunla evlenmek isteyen bir devlet memuruydu sadece. Nasıl ailesine bu durumu açacaktı? Ne derlerdi? Çevreleri ne derdi? Onca zengin kısmeti varken bu şimdi nereden çıkmıştı? Asla kabul etmezlerdi. Onlara bu durumu söyleyemezdi bile… Büyük acılara gömülmüştü. Şimdi ne olacaktı? Bir yanda deli sevda yaşıyordu, diğer yanda ise ailesi, korkuları. Olayın üstüne gitse ailesi onu reddederdi. Bunu göze alacak gücü yoktu. Haklı da sayılmazlardı, nasıl geçineceklerdi iki devlet memuru? Korkular içinde iyice büyüdü, büyüdü… İçinden çıkılmaz bir hal aldı. Hem aşkı hem de korkuları ile bir arada yıllarca yaşadı. Teklif defalarca tekrarlandı ve o teklifin cevabını erteledi durdu ama bir türlü evet diyemedi. Sonunda bir gün onun bir başkasına evlenme teklif ettiğini duydu. İnanmadı, inanmak istemedi ama teklif ettiği kız kabul etmişti ve evlendiler, her ikiside sevdalarını içlerine gömmüşlerdi. Bu evliliğin ardından öylesine büyük hüsran ve acı yaşamıştıki, artık onu görmeye devam edemezdi, buna dayanamazdı. İşini ve hatta yaşadığı şehri terketti.

Ama onu hiç unutmadı, unutamadı..

Şimdi yıllar sonra o yine telefonun ucunda, karşısındaydı.

– Merhaba diye yanıtladı telefonu, heyecanını belli etmemeye çalışarak, sesi giderek boğuklaşıyordu.

-Bir kaç günlüğüne geldim, görüşebilirmiyiz? Kalbi deli gibi atmaya başlamıştı. Yıllarca bu anı yaşamayı hayal etmişti, ona o dönem içinde yaşattıklarını, anlatamadığı gerçeğini anlatmayı o kadar çok arzu etmiştiki. İşte o an gelmişti.

– Peki… Nerde? Ne zaman?

O akşam kararlaştırdıkları yerde buluştular. Zaman durmuştu sanki, yıllar onları değiştirmişti. İki yabancı gibi el sıkıştılar ama gözleri birleşince duygular yeniden canlanıvermişti. Sarıldılar, bir müddet öylece kalakaldılar.

Yılların irdelemesine sondan başladılar, bir oğlu olmuştu. Askere gidecekti. Kendisinin hiç evlenmediğini söylediğinde gözleri tekrar birleşti. Çok şeyler anlattılar birbirlerine bakışlarıyla… Olan olmuştu… Yıllar geçmişti. Geriye dönüş mümkün değildi. İki dost gibi geçmişi yeniden yaşadılar, sevdalarını yeniden dile getirdiler. Birbirlerinin olamamışlardı, birşeyler yarım kalmıştı… Gecenin nihayetinde yine eski iki dost gibi ayrıldılar. Yaşam onları başka bir yerlere götürmüştü. Ortak paylaşımları, yaşam tarzları, zevkleri, her şeyleri değişmişti. Ama değişmeyen tek şey hala sevdalıydılar.

O gecenin ardından yolları yine ayrıldı… Bambaşka yaşanabilecek hayatlar hayallere gömülmüştü.

Peki niye yaşanamamıştı? Yaşamımızın sorumluluğunu başkalarına teslim ettiğimiz müddetçe kendi hayatımızı asla yaşayamayız. Bu ailemiz bile olsa kendi sınırlarımıza kimsenin girmesine izin vermemeliyiz. “Ne derler?” ve “desinler” sözcükleri hayatımızı bizim olmaktan çıkarır. Kendimizi başkalarının yaşam kriterleri içinde değerlendirdiğimizde ve başkalarına iyi görünmek adına, takdir toplamak adına davranmakta bizi biz olmaktan uzaklaştırır. Sonra ne mi olur? İşte yukarıdaki hikaye size bir örnek…. Bir sevda yarım kalır.

Sevgiyle kalın
Rüya 10.08.2005

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız