Bir tatil daha bitti..


| 09 Kasım 2005 | 0 yorum | 3693 gosterim

Üç günlük bir kısa tatilde güzel bir dağ köyünde yaşamın bir başka kesitindeydim.!


Kıvrıla kıvrıla ilerliyordu yol. Yolun sağında zeytin ağaçları, gümüş gibi parlayan yapraklarının aralarına sakladığı zeytinleriyle sere serpe dizilmiş, yolun solunda ise mandalina bahçeleri öylesine çok meyve varki üzerlerinde ağırlıklarıyla dalları adeta eğilmiş selam verir gibi gelen giden yolculara. Arabanın camlarını açtım havayı solumak ve tabiatın sesini dinlemek istedim. Burnuma toprağın kokusu geldi tabiatsa susmuştu. Dinginliğin sesi öyle sardıki benliğimi bende havaya karışmıştım sanki.

Yol boyunca gözüme başka meyve ağaçlarıda ilişti. Kıpkırmızı gülleye benzer toplarını taşıyan nar ağaçları, tüm yapraklarını dökmüş olmasına rağmen üzerini meyvesiyle doldurmuş cennetin meyvesi dedikleri hurma ağaçları, etrafına olmuş sarı sarı meyvelerini dökmüş ayva ağaçları, ardabir armut ve elma ağaçlarıda ilişti gözüme…Cennet böyle bir yer olsa gerek diye geçirdim içimden.

Tabiatın renk değişimini, yaprakların yeşilden sarı ve kırmızıya geçiş armonisini zevkle izleyerek yoluma devam ettim. Yol bir dağın zirvesine ulaşır gibi virajlar çizerek devam ediyordu. Tam ne kadar uzadı bu yol derken “köyümüze hoş geldiniz ” tabelası ile karşılandım. Köyün içine ilerledikçe odun kokusu doldurdu ciğerlerimi. Çocukluğumda bıraktığım o kokuyu keyifle içime çektim. Arabamı parkettikten sonra köyün kaldırım taşı kaplı dar sokaklarında ilerlemeye başladım. Sokaklar köylülerin açtığı tezgahlarla kaplıydı. Yöreye ait otantik ortüler, köylülerin ördügü yemeniler, başörtüleri vardı. Bir başka tezgahta el yapımı tarhana, erişte, reçel, marmelat, pekmez , köy ekmeği….Şehir hayatının içinden biri olan benim için herşey çok olağanüstüydü.

Bir evin avlusunun önündeki taş merdivenlerde oturmuş bir Nine’nin yanına sokuldum ve onunla sohbete başladım. Seksenli yaşların çizgileriyle gözlerime baktı derin derin. Sevgi kıvılcımları saçıyordu gözleri. Bu köyün bir hikayesi vardır dedi gülerek. Bizim köyümüz bir rum köyüdür ve zamanında şimdiki kadar güzeldi. Savaş zamanı kimseler köyümüze ulaşmasın, ona nazar değmesin diye adına “Çirkince ” koymuştuk. Şimdilerde bu adı kullanmıyoruz artık. Köyümüzün adı kendi gibi “ŞİRİNCE ” Bilirizki nazar değmez köyümüze, bilirizki kimse zarar vermez ona. Köyümüzün arka tarafları hep üzüm bağları. Yıllardır kendi şarabımızı üretir dururuz.Şimdilerde adı duyulur oldu şaraplarımızın. Her türlü meyvelisini üretir olduk. Bence en güzeli kırmızı olanı. Bizim dükkanda oğlan durur, bir uğrayıverde sana tattırıversin..

Güler yüzlü gönlü zengin köylünün çoğu şarap üreticisi ve şarap tattırımı yaptırmakta.Hepsinin tadına bakacak olursanız sarhoş olmamak işten değil. Ben yine de tattım, evet en güzeli kırmızı olanı.

Geceyi geçirmek üzere köyün pansiyonlarından birine ulaştık, adını köyün isminden almış Şirince Pansiyon . Kapıdan girdiğimde köyün otantik havasını içeride buldum.Her bir oda ayrı bir renk içermekteydi. Hele bize ayrılan odada şömine de vardı. Sabaha kadar şöminede yanan odunun kokusu ve çıtırtısıyla uyuduk. Sabah horozların 10 dakika ara ötmesiyle uyandık .Ara sıra eşeklerin bağırtısı da geldi kulaklarıma. Keçilerin boynuna takılan çan sesleride ayrı güzeldi. Kahvaltı evin sofa kısmında yapılıyordu ve bu kısımda bir soba yanmaktaydı , içerisi onun sıcaklığıyla kaplanmıştı. Bu sahne beni hepten çocukluğuma götürmüşdü. Çocukluğumdaki gibi üstünde ekmek kızartıp, kestanemizi de yedik. Pansiyon sahibinin ev sahipliği ve sevecenliği ise bizi kendi evimizdeymiş hissinde kalmamızı sağladı. Unutamayacağım üç gün geçirdim bu güzel dağ köyünde, burada yaşamımın bir başka kesitindeydim. Bu şirin yer bana büyük şehrin karmaşasını ve kaosunu unutturmuştu. …..

Sevgiyle kalın

Rüya

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız