Eve Dönüş 2


| 25 Ağustos 2006 | 0 yorum | 3262 gosterim

Neydi beni Kıbrıs’tan alıp uzaklara götüren nedenler. Yeni yerler, yeni kültürler, farklı bakış açıları hep ilgimi çekmişti. Okumaya öğrenmeye ve bilgiye büyük bir açlık duyuyordum. Buna bir de macera tutkum eklenince…

Sabahın ilk ışıklarında uyanmış dipdiri ayağa kalkmıştım. Hala Kıbrıs’ta olduğuma inanamıyordum. Bahçede dolanırken rüzgarın serinliğini hissettim. Gözlerimi önümde yükselen tepelere diktim. Zirveye tırmanma dürtüsü içimde yeniden canlandı. Tüm yaşamım boyunca başarı için koşmuş sürekli çıtamı yükseltemeye çalışmıştım. Son yıllarda bu saplantım üzerinde iyileştirme çalışmaları yapıyorum. Acaba bu zirve tutkum önümde yükselen bu tepelerle ilgili olabilir miydi? Yoksa babamın beklentilerine yeterli cevabı veremiyenlerin yarattığı hayal sükutunu ve açığı kapatmak için miydi çabam?

Daha, daha diye geçmişte kulaklarımda çınlıyan ses sayesinde hep güç peşinde koşmuş, ailem ve çocuklarım da bundan paylarına düşeni almışlardı. Eşim ile birlikte ailemiz için yarattığımız özenle koruduğumuz yuvamıza hep sahip çıkmış arada bir pencereler, delikler açılsa da herkesi kontrol altında tutma çabası bana ve çevreme zor günler yaşatmıştı. Hafifçe gülümsedim. Tüm bunları geride bırakmak üzere yola çıkmıştım. Kişisel yolculuğum üzerinde ilerleme kaydetmekten mutluluk duyuyordum. Geçici çözümler değildi benim aradıklarım. O yüzden düşüncelerimin kaynağına inmeliydim. Herşey Kıbrıs’ta başlamıştı o halde cevapların bir kısmı da burada yatıyor olabilirdi.

Neydi beni Kıbrıs’tan alıp uzaklara götüren nedenler. Yeni yerler, yeni kültürler, farklı bakış açıları hep ilgimi çekmişti. Okumaya öğrenmeye ve bilgiye büyük bir açlık duyuyordum. Buna bir de macera tutkum eklenince…

****************

Gerilere, çocukluğuma uzandım birden. Bu arada masmavi gök ve sıcak hava daha fazla korumasız güneşte durmamam gereğini bana hatırlatıyordu. Birazcık yanmaya aldırmayarak tekrar çocukluk anılarıma döndüm. Dağın eteklerinde yemyeşil küçük bir maden köyünde doğmuştum ama yakındaki trunçgilleri özellikle portakalları meşhur Lefke kasabasında ilk okul yıllarımı geçirmiştim. İlk eğitimimi aldığım İstiklal İlk Okulu’nun önünden her geçtiğimde kimbilir kimlerin diktiği ve hala yaşayan ağaçları sahiplenmek beni hep sevindirirdi. O yıllarda ağaç bayramında öğrencilere ağaç diktirme ve bilinçlendirme eğitimi vardı. O yüzden bahçe kenarından göğe doğru uzanan ağaçların benimkiler olduklarına inanmak isterdim…

****************

İlk okul müdürü sert görünümlü babacan İsmail Savalaş Bey geldi gözlerimin önüne. Ne gariptir ki ölüm haberini internette yayınlanan Kıbrıs Gazetesinden öğrenmiştim (www.kibrisgazetesi.com). Bu gazetenin ölüm sayfasına bakmak adeta bir alışkanlık haline geldi bende. Sadece resimler ad ve soyadları var. Kıbrıs’ta 1975 yılına kadar soyadı kavramı yoktu o yüzden bu soyadlardan kişileri tanımak çok zor. Onun yerine resimlere dikkatlice bakıyorum kişileri tanıyormuyum diye. Neydi beni bu denli çeken bu sayfaya ölüm korkusu mu? O yaşa gelmiştim ki çevremde olan ve tanıdığım insanların daha sıklıkta birer birer sessizce diğer tarafa göçüyor olduklarına tanık olmaya başladim. Belki bu yüzden geçmişi daha fazla irdeler oldum. Ne büyük bir paradoks hissediyorum? Savaşta yanındaki arkadaşı ölen asker hem büyük bir acı çeker hem de kurşun kendisine isabet etmediği için sevinç duyar bundan da suçluluk kompleksine ve psikozuna girermiş. Bana da böyle mi oluyor acaba? Ölenlere üzülüp ben hala sağ olduğuma mı seviniyorum? Irvin yalom bir kitabında doğduğumuz andan itibaren ölüme her gün biraz daha fazla yaklaşıyoruz demişti…

****************

Dağılan düşüncelerimi tekrar topladım. Yetiştiğim bu iklimde çevrenin önem verdiği yapıları düşündüm. Hanımlarda özellikle yüz güzelliği, beyaz tenli olmak, uzun saçlara sahip olmak önemli bir ayrıcalık olarak görülürdü. Bunun nedenini o zamanlarda anlamakta güçlük çekmiştim. Bu değerleri Divan Edebiyatında "Mah Yüzlü" (Ay yüzlü) veya “Göz, gerisi söz” dizelerinde de gözlemlemek mümkün. Eski çağlarda çarşafın altında sadece yüz bazan da sadece gözler açıkta kalıyordu. O zaman odak noktalarının bunlar olması hiç de yadsınacak bir durum olmasa gerek. Her ne kadar bu güzellik anlayışı izafidir diye konuşulsa da ve komşularımız iç güzelliğin dış güzellik kadar önemli olduğunu vurgulasalar da yine de oğlularına en güzel kızı bulmaya çalışmaktan geri kalmıyorlardı. 1970 yıllarında ise Aşık Veysel sazının tellerine vurarak söyle sesleniyordu. “Güzelliğin on para etmez şu bendeki aşk olmasa”.

****************

Düşüncelerime ara vererek 4 kilometre ötedeki Gemi konağı civarındaki Çukur Kalif isimli halka açık askeri plaja attım kendimi. Herşey tanıdık idi. Masmavi çarşaf gibi uçsuz bucaksız deniz kollarını açmış beni bekliyordu. Eskiden Lefke’de Amerikan şirketi CMC tarafından işletilen bakır madeni nedeni ile Gemi Konağında ve buralarda denize girmek imkansızdı. Sahilde hep kırmızı renkli bir şerit denizin kirliliğini adeta tescilliyordu. Çok şükür uzun süredir maden işletmesi faaliyetini durdurdu da deniz kendi kendini temizledi.

****************

Eve girdigm zaman soğuk kıpkırmızı karpuz ve hellim(Bir çeşit peynir) sofrada kahvaltı için yerlerini almışlardı bile. Sağlıklı yaşam için Kıbrıs inanılmaz olanaklar sağlayan bir ada. İklimi ve doğası ile. Giderek yok olan bir çok değerin Kıbrıs’ta hala yaşadığını görmek çok sevindirici.

Bu yazının devamında yeşilin mavi ile buluştuğu Kıbrıs’ın eski dönemlerinden kesitler vermeye devam edeceğm. Kah bu günde kah geçmişin tozlu anılarında yeniden buluşmak üzere hoşçakalın…

Saygılarımla….

Perihan Yazıcı

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız