Yanılsamalar


| 25 Ağustos 2005 | 0 yorum | 5725 gosterim

O izin verdiği için kendisini tutsak eden herşeyden ,yine kendi isteğiyle kurtulmuştu.Yeni bir hayat onu bekliyordu.

Adam uzun süren beraberlikleri süresince yaşananların kendisini nasıl ‘O’nun uydusu haline getirdiğini farkettiğinde çok şaşırdı. Uzun zamandır çok mutsuzdu… Oysa iyi bir işi, kendini geçindirebilecek geliri, çok geniş bir çevresi, şimdilerde eskisi gibi görüşemese de hala her istediğinde kendisini kucaklayacak üç beş kişilik yıllanmış arkadaş grubu vardı.

Ama ‘O’na öyle bir tutkuyla bağlıydı ki onsuz yaşayamıyordu. Sanki nefes alamıyordu. Hiçbir şeye dikkatini veremiyor, hiçbirşeyden keyif almıyordu. Bir uydu gibi ‘O’nun etrafında dönüp duruyordu. Uzun zamandır doğru dürüst görüşmüyorlardı. Aslında birçok insan için bitmiş bir ilişkiydi onlarınki… Ama adamın bütün hayatı hala ‘O’ nunla doluydu. Nedenini ise bilmiyordu. Artık biraraya geldiklerinde doğru dürüst sevişemiyorlardı bile. Ama O’na hala büyük bir tutkuyla bağlıydı ‘O’ bütün bu olumsuz koşullara rağmen şimdi “gel” diye telefon açsa yine giderdi. Gider miydi? Evet hiç şüphesi yoktu yine giderdi…

Uzandığı koltuktan etrafına baktı. Evin değişik yerlerinde ‘O’na ait bir sürü küçük eşya vardı, resimler, hatıra biblolar, hatta bir seferinde şaka olsun diye ağzından çıkarıp verdiği siyah zeytinin çekirdeğini bile büyük bir özenle korumuştu yıllardır. İşte orada duruyordu. Kristal kadehin içinde…

Boğazı kurumuştu. Bir bardak su almak için mutfağa gitti. Buzdolabını açtığında ‘O’nun olmazsa olmaz buzdolabı malzemelerini gördü. İki kutu limonlu icetea, hindistancevizli çukulata, çürüdükçe yerine yenisi alınan taze kayısılar, bir kangal sucuk, kahvaltıda yediği ahududu marmeladı(bunların hiçbirini ağzına koymazdı)… Gelir de isterse bulunsun diye hep hazır tutardı bunları. Oysa o gelmiyordu, gelmeyecekti… Ağır ağır banyoya yürüdü. Saç fırçası, lastik tokası, kullandığı diş macunu, bornozu, diş ipi (diş ipinden de nefret ederdi adam) deodorantı… Hepsi aynen duruyordu. Hiçbir zaman kullanılmayacaklarını bile bile… Yatakodasına geçti. Işığı yaktığında ilk karşılaştığı şey yine ‘O’ oldu. Başucunda ‘O’nun resmi duruyordu. Dolabı açtı. Giydiği gecelik, tişörtleri hatta bir yedek sütyen, külot, çoraplar… Sanki hala gelecek ve kullanacakmış gibi herzamanki yerlerindeydiler…

Hayatında "hala biri var gibi" hissettiği için yeni bir hayata başlayamadığını işte o an anladı. Başı dönmeye başladı, midesi bulanıyordu. Buz gibi bir ter dalgası saçlarının dibinden ayaklarına kadar tüm vücudunu sardı. Yatağın kenarına oturdu. Hayatında biri yoktu… Hayatında sadece birinin eşyaları, anıları vardı. İçi sızladı. Burnunun yandığını hissetti. Gözleri doldu. Anlamıştı… Son zamanlardaki kavgası, saldırganlığı da hep bundandı. Hayatında “var sandığı ama yok olan kişiyle” kavga ediyordu… Anıları ve eşyaları ile hayatını dolduran o çok sevdiği kişiyle… Çekip giden ‘O’nunla değil…

Ağır adımlarla tekrar banyoya yöneldi, banyo dolabını açtı. Büyük boy bir naylon torba çıkardı. Önce saç fırçasını, sonra diş macununu, saç tokasını torbaya koyarken gözleri bir daha doldu, tokayı alıp cebine koydu, kendine kızdı, tekrar çıkartıp torbaya koydu… Sırayla yatakodasını, salonu, çalışma odasını ve en son buzdolabını boşalttı. Portmantoda duran geçen kıştan kalma botları… Hepsini özenle torbaya yerleştirdi. Torbayı bırakıp evi bir kez daha dolaştı… Hiçbir iz kalmamıştı.

O geceyarısını birkaç saat geçe Akıntıburnu’ndaki banklarda bira içip muhabbet eden gençler, bir adamın elinde iki torbayla gelip sahile oturduğunu, ayaklarını denize sarkıtıp torbanın içinden çıkardığı birşeyleri teker teker denize attığını gördüler. İçlerinden bazıları torbalar boşaldığında adamın ellerini yüzüne kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladığını iddia ettiyse de diğerleri önemsemedi. Bir adamdı işte. Belki de delinin tekiydi…

Adam günün ilk ışıklarına kadar orada öylece oturdu. Hiç kıpırdamadan önünde akıp giden denize baktı. Güneş doğarken hafif bir esinti çıktı. Adam ayağa kalktı. Sanki güneş hem İstanbul’a, hem onun yeni hayatına doğuyordu… O izin verdiği için kendisini tutsak eden herşeyden, yine kendi isteğiyle kurtulmuştu. Yeni bir hayat onu bekliyordu. Kendisinin, duygularının, sevgisinin, hayatının ne kadar değerli olduğunu hissetti. Bunları değer veren biriyle yeniden paylaşmanın ne kadar hoş olacağını düşününce mutlu oldu…

Güneş iyice yükselmişti artık. Deniz pırıl pırıl parlıyordu. Boğaz vapurları ilk seferlerine başlamışlardı. Adam arabasına bindi. Tam hareket edecekken kahveci amca camı tıklattı. Çay ve simit getirmişti. Camı açıp simide uzanırken. ”Ver bakalım amca” dedi ”Sağolasın…”

Hiç kullanmadığımız halde atamadığımız, duran her şey, kullanabileceğimiz hoşlandığımız gibisine rastladığımızda bilinçaltımızda “evde aynısından var“ duygusu yaşatarak bizi engeller. O eşyayı kaldırıp atmadığımız sürece durduğu yeri hep “dolu“, ihtiyacımız olanı da “zaten var“ gibi algılarız.

Oysa aslında “yok”tur.

Bu yanılsamayla zaman zaman hayatımızın odalarında da “varları yok“ – “yokları var“ sanıyoruz işte.

Sevgilerimle

İnci İlhan

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız