Yabancılaşma – 2


| 16 Ağustos 2005 | 0 yorum | 708 gosterim

Küçük çakıl taşları gibi sürüklenmek yerine, hiç yerinden oynamamış bir kaya parçası gibi varolabilmenin yolu nedir?

Medeniyet, 1921 yılından “kalan tek dişiyle” başımıza öyle işler açtı ki hepimiz teknolojinin mevcut sisteme sağladığı yararların kurbanları olduk.

Nasıl mı? İşte aklımın erdiği, dilimin döndüğü, kalemimin yettiği kadar bunu tekrar yazmaya çalışacağım şimdi.

BEYNİMİZ ANLAM YÜKLEYEMEDİĞİ BİR ŞEYİ OKUMAYI REDDEDER.

Yani, beynimiz gördüğü kelimelere bir anlam yüklemek zorunda kalır okurken.

Bu yüklemeye öyle mecburdur ki bunu yapamazsa rahatsız olur, bizi uyarır ve biz farkında olmadan başa döner, anlamadığımız yeri yeniden okuruz.

Eğer anlamazsak “Aman okudum okudum anlamadım yarıda bıraktım “ deriz. Ama okur gibi yapmayız.

Okumak işte bu disiplini kazandırır. ”Anlamak zorunda olmak“ disiplinini…

Oysa artık toplumu oluşturan bireylerin çoğunluğu herşeyi TV programlarından izliyor.

Bizler artık okuduğumuzu anlayan değil, gördüğünü aklında tutan bireyleriz…

Politik gelişmeler, sağlık haberleri, günlük sosyal gelişmeler, yeni çıkan kitap özetleri, bu konularla formatlanmış programlarda.

Tanımadığımız etmediğimiz insanların aşkları, ihanetleri, evlilikleri yaşam biçimleri ve bu konulardaki engin görüşleri ise magazin programlarında FLAŞ FLAŞ FLAŞ olarak aptalların bile hatırlayabileceği şekilde 20 DAKİKA İÇİNDE ONLARCA KEZ TEKRARLANAN TABLETLER HALİNDE veriliyor.

Toplumun tüm bireyleri kendi sosyal çevrelerine, inançlarına ya da inançsızlıklarına, aile yapılarına, geçmişlerine ve gelecekle ilgili özlemlerine uygun bir TV kanalı bulmuş kendilerine sunulan FLAŞ haberlerin beyinlerinde bıraktığı görsel izlerle, kendi hayatlarının sahte FLASHBACK ‘lerini oluşturuyor.

Bu beyin yıkama sağanağı içinde, olanı biteni anlamak zorunda kalmadığı için yarım bırakmak zorunda da kalmadığı, resimli romanlarla hayat görüşünü oluşturuyor.

Sistemin kendisine sunduğu ve gündeme göre değişen hayat görüşlerini..

Geleneği olmayan toplumlar daha kolay yönetilirler. Kökleri olmayan insanlar daha kolay saf değiştirirler. Sistemli bir şekilde uyarılarak afyonlanan beyinler giderek duyarsızlaşır ve savaşlarda parçalanmış bedenleri, hastanelerde annem nerede diye ağlayan çocukları, kadın programlarında yaşanan aile facialarını, Florya sahillerine tankerden dökülen 800 ton petrolün üç yıl sonra ortaya çıkardığı felaketi, iğrenç imalathanelerde böcek içinde üretilen ekmekleri, “CANLI YAYINDA akşam yemeğinden AZ SONRA çöken rehavetle“ izler ve yataklarına gider uyurlar. Sabah hiçbirşey hatırlamadan uyanmak üzere…

Şimdi ilk yazımda sorduğum soruyu tekrarlıyorum. Sizce bu ürkütücü yabancılaşmanın sorumlusu kimdir?

Bu yabancılaşmadan kurtulmanın, küçük çakıl taşları gibi sürüklenmek yerine, her türlü dalgaya karşın sadece sağı solu aşınmış ama hiç yerinden oynamamış bir kaya parçası gibi varolabilmenin yolu nedir?

Rahata alışmış, dumura uğramış zavallı beyinlerimizin, ilk başlarda her ne kadar direnecek, karışacak ve yorulacak da olsa sonunda tekrar beyin haline dönüştükleri için bizlere minnettar kalacakları çarenin ne olduğunu siz biliyor musunuz?.

Sevgilerimle
İnci İlhan

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız