Yeşil gözlü ısırgan otu (5)


| 12 Nisan 2007 | 0 yorum | 460 gosterim

“şalvarlı bacılar üçlüsü” müdürüm bey’e yardım konserlerine devam ederken köye umulmadık bir yakışıklı gelir……..


Koca çınar, kapı gıcırtısına bile gerdan kırıp göbek atan cinsinden yapraklarıyla, en ufak esintide kıpır kıpır oynuyordu. Kepçe kulaklı bir köpek hoş geldin selamı vermekten kuyruğu ile parlattığı kaldırım taşına miskin miskin uzanmış, istifini hiç bozmadan, batan güneşle birlikte gelen bu yabancıyı süzmeye başladı. Çınarın dibindeki kahvenin verandasında dağınık tahta sandalyelerin geçit vermez dizilişi arasında uzun sakallı, kavruk bir ihtiyar içi geçmiş bir halde oturken köpeğin dikilmesiyle birlikte o da başını yabancıya çevirmiş, şişe dibi kalınlığındaki gözlülükleriyle kimin geldiğini anlamaya çalışıyordu.

Mert, duyduğu müziğin 1950 model lambalı bir radyodan geldiğine yemin edebilirdi. “ah tuti mucizeyi guyem, ne desem laf değil” Tamburi Cemal Bey veya türevleri tarafından seslendirildiğine emin olduğu taş plak zamanından kalma nameler, solgun ışıkların aydınlatmayı ancak başarabildiği köy meydanındaki kahvenin camlarından fışkırarak dalga dalga köyün dar yollarına dağılıyordu. Çınara doğru birkaç adım daha yaklaşıp verandanın kenarına geldiğinde şişe dibi gözlük camlı kavruk dede kendisinden umulmadık çeviklikle ayaklanıp ahşap korkuluğun yanında bitivermişti bile.

“Selamınalyküm dede” “ve aleykümselam oğul.” Gözlük camlarından biri ortadan çatlamıştı dedenin. Kocaman bir sağ gözü ve yanyana iki küçük sol gözü varmış gibi görünüyordu. “Gece görsem korkardım” diye düşünmeden edemedi Mert. “Muhtarı arıyorum, nerede olduğunu biliyor musun?” sesini biraz yükseltmiş, tane tane konuşmaya dikkat etmişti, eski modellerin hepsinde kaporta boya ve yürüyen aksamda sorun oluyordu. Kendisi de bu yaşlara gelince kimbilir ne sorunlarla karşılaşacaktı. “Muhtar mı? Okula doğru gitti, şarlatanları izlemeye.” Köyün kimsesizliği, daha doğrusu tenhalığı o zaman dikkatini çekti Mert’in. Sokaklar alabildiğine boş terkedilmiş gibiydi.

Muhtar, Mert’in babasının askerde çavuşuydu. Dostlukları askerlik sonrasında da sürmüş kah babası kah muhtar dönem dönem birbirlerini görmeye şehirden köye köyden şehire gitmişlerdi. Zamanla Mert de köy ziyaretlerine katılır olmuştu hatta tıp okurken bile cerrah babasına yardıma köye gelir, her sene köyde o sezon tüm erkek çocuklar bir bayram edasıyla sünnet edilirdi.

“Şarlatanlar mı?” Mert köyde bu tanımlamaya uyacak kimlerin olabileceğini düşünürken okula doğru yönlenmişti bile. Bu sene daha sünnet sezonu açılmamıştı ama babası muhtarın ısrarlarına dayanamamış, oğluna gitmesi ricasında bulunmuştu. “İhtiyacım var” demişti Muhtar, “beni alt edemeyecekler”

Tamburi Cemal Bey nameleri kulağına ulaşmakta zorlanırken köy hayatına yabancı bir müzik türünün pervasızca kulaklarını tırmalamaya başladığını fark etti Mert. Aslında müzik güzeldi ama bilinç altında oluşan köy kavramıyla çakışmayınca, tırmalayıcı oluyordu. Sesler okul tarafından geliyordu ve dar yollar kalabalıklaşmaya başlamıştı. Üç beş adım sonra okul görünmüştü, bahçede uzaktan fark edilemeyen bir hareketlilik vardı. Gecenin karanlığı köye çökerken okulun aydınlık yüzü parlıyordu. Evlerin ahşap kapıları kıyısında küçük çocuklar öbek öbek toplanmış, kimileri düz damların üzerine çıkmış bir kısmı da yüksek ağaçların tepesinden okul tarafına doğru bakıyordu. Erkekler ilgisiz görünmekle birlikte kaçamak bakışlarla okulu izliyordu. Mert okula doğru yaklaşırken birden karşısına tanıdık bir yüz çıktı “Hoş geldin Mert Bey oğlum” “Hoş bulduk Hacer teyzecim.” Geçen seneki sünnet bayramında oğlu Semih’i altı saatlik arama sonrası ahırın içinde samanların arasında zor bulmuşlardı. Mert birden Hacer teyzenin kolundaki şeye dikkat kesildi. Ne olduğunu anladığında gözleri yuvalarında fırladı. “Bir iç çamaşırı” Evet, dantelli, oya işlemeli, mor renkte zarif bir kadın kilotu Hacer teyzenin sol koluna bağlanmıştı. Dikkatle bakıp da diğer kadınların da kollarında kilot ve sütiyenlerin bağlandığını görmese Hacer teyzenin fantezi dünyasının bir numaraya çıkması işten bile değildi.

Yoluna devam edip de okulun bahçesinde olanları görünce “zıvanadan çıkmış bu köy” diye düşünmekten kendini alamadı. Derme çatma bir sahne oluşturulmuş, sınf sıraları sahneye doğru dizilmiş kandil gibi yanan ışıkların altında pembe, yeşil ve kırmızı şalvarlarıyla üç gençkız enstrümanlarıyla şarkı söylüyordu. “We are the champions.”

Hayranı olduğu QUEEN’in en gözde parçalarından birini bir akşam geldiğinde canlı olarak bu köyde dinleyeceğini söyleseler, söyleyenlerle dalga geçer bir de takım elbisesine iddaya girerdi. Ama gerçek tüm çıplaklığı ile karşısındaydı işte. Şaşkınlığını üzerinden atamadan çoğunluğunu kadınların oluşturduğu dinleyici kitlesini büyülenmiş gibi yara yara sahneye doğru yaklaştığında onu sahneye neyin çektiğini de anlamıştı. Saksafon çalan kız, bir ısırgan otu gibi, buğulu yeşil gözlerini dikmiş ona bakıyordu.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız