Yalnızlar Parkı


| 03 Nisan 2006 | 0 yorum | 459 gosterim

Aşk, beni Yalnızlar Parkında bekliyor olabilir mi? Ya da beni bekleyen sürpriz ne?

Sesler, sesimiz, benim sesim. Kimi ya da neyi, nasıl, nerede ne zaman tanıdıysam, zihnimde yarattığım görüntülerle eşleşen sesini mutlaka üst üste çakıştırmışımdır. Kapı gıcırtısı, yağan yağmur, kuş cıvıltısı. Nesnelerin ve canlıların bana kendilerini hatırlatan sesleri vardır her birinin. Ya insanlar? Belki hangi kapı, hangi kuş, ya da hangi mevsimin yağmuru olduğunu bilemeyebilirim ama seslerini duyduğumda, insanlar için yarattığım görüntüler belleğimin derinliklerini kaşıyarak onları hatırlamamı sağlayan uyarı sinyalleri üzerinden beynime taşınmaya başlamışlardır bile. Kendi sesim ise kendimi yalnız hissettiğimde hep yanımdadır, beni terk etmeyen tek dostumdur. Ve kokular, kokumuz, akşam yastığa başımı koyduğumda yatağımın bana ait olduğunu söyleyen beni bana hatırlatan kokular.

İlkbaharın gelmesiyle ev dışında zaman geçirme isteğim, damarlarımdaki kanı iki kat hızla dolaştırmaya başlamıştı bile. Bu Pazar bir değişiklik yaparak 8 sokak ötedeki Yalnızlar Parkı’na gitmeye karar verdim. Bir arkadaşımın şiddetle beni yönlendirmesi, bu Pazarki kararımı almamda çok etkili oldu. Uzun zamandır gitmediğim parkta büyük değişikliklerin yapıldığını artık daha yeşil ve daha bakımlı olduğunu ısrarla belirtirken, yeni bekçinin sert tavırlarına dikkat etmem gerektiği uyarısını da ihmal etmedi.

Yalnızlar Parkı, adından da anlaşıldığı üzere yalnız olanların akın ettiği bir park. Gerçi bir sevgili bulurum umuduyla gelen gençleri saymazsak genelde kitabını, köpeğini alıp yeşillikler içerisinde ve kuş cıvıltıları arasında zamanını geçirmek isteyenlerin uğrak yeri, günün her saatinde yaşayan bir park. İlk anahtarı sabah yürüyüşe çıkanların çevirdiği parkın sonraki misafirlerini köpeklerini dolaştıran çevre sakinleri oluşturur. Okuldan derslerini kırıp gelen birkaç genç sevgiliyi saymazsak, kitaplarını açık havada okuyanlar öğleden sonraki esintiyi her zaman tercih ederler. Akşam üstü iş çıkışı stres yüklü çalışanların negatif enerjisini alan parkımız, gece olduğunda hüzünlü bir yalnızlığa bürünse de koca şehrin o isli puslu sabahına hazırlanmak istercesine ulu çınarlar gibi dimdiktir ve diri görüntüsü asla bozulmaz.

Ben Yalnızlar Parkı’nı günün her saatinde severim. Sabahları kuşlarının günaydın cıvıltılarını dinlemek için yürüyüş yapanlardan biraz önce orada olurum, karşılıklı neşeli namelerini dinlerim kuşların, tatlı telaşelerin kanat çırpışlarını. Öğlene doğru gitmişsem, demir arkalıklı bankların üstüne oturmuş, tarihi çınarların gölgesinde kitap okuyan Yalnızlar Parkı sakinleriyle sohbet etme imkanı bulurum. Özellikle bahar aylarında, kelleşmeye yüz tutmuş birzamanların çimleri üzerinde, çakıl taşlarının ayaklarıma batmasına aldırmadan toprakta yalınayak birkaç adım atarım, eğilip toprağı avuçlarım. Doğanın uyanışını hissetmeye, duygularımı ona aktarmaya çalışırım. Akşamları ise, tatlı tatlı esen meltemin eşliğinde iş çıkışı telaşının parka yansımalarını dinlerim. Büyük, stres yüklü koca şehirle, sakinleştirici, rahatlaştırıcı parkın savaşına tanıklık ederim kendimce.

İşte yine buradayım bir öğlen vakti. Yalnızlar Parkı’nda çimler yeni kesilmiş, keskin kokusu genzimi yakıyor. Kuşların ses armonisi bundan olmalı. Çimler arasında kaçmaya çalışan böceklerin çok zamanı yok. Hayat böyle işte bir düzen içerisinde sürüyor. Kimileri kaçıyor kimileri kovalıyor. Hayatta kalma çabası, hepsi doğanın içinde gizli. Arkadaşımın dediği kadar var, her yer çim olmuş. Kuşlar cıvıl cıvıl. Hiç düşünmeden çıkardım ayakkabılarımı sıyırdım çorapları, çimlerin üzerinde, ayak parmaklarımdan başlayarak beynimin her bir hücresine ulaşan rahatlamanın keyfini sürüyorum. Da vinci’nin anatomik figürü gibi açtım kollarımı, güneşin sıcaklığını hissediyorum iliklerime kadar. Yalnızlar Parkı’ndayım ve eski dostumu kucaklıyorlarım doyasıya.

“Hoop hemşehriiiiim” Bu park bekçisi olmalı, arkadaşım uyarmıştı biraz kaba olduğuna dair, sesi yer fıstığını kemiren sincapınkinden beter bir çıtırtıda çıkmıştı. Sesin geldiği yöne doğru döndüm. “Efendim; birşey mi dediniz” Bekçi, tüyleri diken diken bir kedi misali tıslayan edasıyla devam etti, “Çimlere bassmah yassahtır yazıyor, körmüssün be adam ?”

“Evet”

Dört duyumla hayatımı ve mümkün olduğu kadar yaşama sevincimi sürdürmeye çalışırken, beş duyunun tamamına sahip bekçinin ancak bir duyusunu kullanıp beni sadece çimlere basan adam olarak görmesi kaşısında başka ne cevap verebilirdim ki. Sadece görevini yap isimli hayata bakış açısıyla yaşamaktansa kör kalmaya devam etme hakkımı elime alıp parkı yalnızlığına terk ettim.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız