Viktorya Sittiret (10)


| 19 Haziran 2007 | 1 yorum | 3528 gosterim

Paytak hanım teyzenin köyünde seçim tamamlandı, büyük sürpriz iççamaşırlarından geldi…..


Saat akşam yedi olmuş, Paytak Hanım, Müdürüm Bey ve Döndü hanım’la Hacer hanımın itirazlarıyla seçim sandığı dördüncü kez sayıldığında da sonuç değişmemiş, Muhtar tek oy farkla iktidarını korumuştu. Paytak Hanım Teyze hala hesabın nasıl şaştığına akıl sır erdiremiyordu. Muhtar’ın son dakika oyunlarına rağmen yapılan hesaplara göre devrim üyesi kadınlar ve Muhtarı’n yaptıklarına onay vermeyen kocaları ile onların çocukları sayesinde bir oy farkla Müdürüm Bey’in seçimi kazanması gerekiyordu. Hatta Muhtar’ın Hanzade nine kozuna Paytak Hanım da Büyük büyük dedesini getirterek karşılık vermişti.

Kim? bu hesabı bozan kim olabilirdi? Tüm köy neredeyse okul bahçesinde toplanmış sonucun kesinleşmesini büyük bir sessizlikle bekliyordu. Paytak Hanım bahçedeki sandalyelerden birinin üzerine çıkıp sesiz kalabalığa bakmaya başladı. Devrim destekçileriyle tek tek göz göze gelip oyun bozanın kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Tüm destekçiler de Paytak Hanım’ın gözüne bakarken bir teki bile gözünü kırpmamıştı. Sadece Büyük büyük dede, belki de hayatının tek ve son fırsatını yakalamanın şansını kullanmış, Hanzade nine ile duvar dibindeki banka oturmuş, hiç konuşmadan birbirlerine bakıyordu. Büyük dedenin başı sessiz sohbetten bir an için ayrılıp kalabalığa doğru dönmüştü ki Paytak Hanım ile göz göze geldiler. Paytak Hanım “olaaammaaazzz” diye söylenip sandalyenin üzerinden atlayarak doğru Büyük dede’ye koşarken, Büyük dede gözlerini yere doğru indirip başını yine Hanzade nineye çevirmişti.

“Dede nasıl yaparsın bunu?”

“Aşkıma ihanet edemem ben, yıllarca etmedim, yine de etmem”

“Ama dede muhtar�”

“Ben anlamam muhtar falan, aşkıma ihanet etmem, zaten kocan olacak o kel meradaki tüm otları yedirmişti ineklere”

Tüm ümitler sona ermişti artık. Başak, Nilgün, Selen ve Mert ağlamakla gülmek arasında gidip gelirken köydeki değişim devrimi, birleşme ihtimali dahi olmayan bir aşkın kader kurbanıydı işte.

Gece iyice kendini hissettirmeye, akşam esintisi kuvvetlenmeye başlamıştı. Köy halkı yavaş yavaş evlerine dağılırken rüzgar giderek artmış garip bir uğultuyla beraber yerdeki tozlar havalara uçmaya başlamıştı. Paytak Hanımın dizi dibinden ayrılmayan ufaklık eliyle gökyüzünü işaret ediyor, yeniden doğan güneşi gösteriyordu. Şimdi tüm köy üzerlerine uğultuyla yaklaşan güneşe doğru dönmüş toz duman içindeki meydanda şaşkınları oynuyordu. “Helikopter bu” diye bağırdı ufaklık. Gerçekten de bir helikopter uçabilen her şeyi havalandırarak köy meydanına inmişti. Uğultu azalıp, toz bulutu dağıldığında bir genç kız ile iki erkeğin helikopterin kapısından çıkıp kendilerine doğru geldiklerini gördüler. Kızın elinde bir mikrafon, erkeklerden birinin elinde de kamera vardı. İkinci genç adamın elinde ise kırmızı lambası yanıp sönen ve “bip” sesleri çıkaran garip bir cihaz bulunuyordu.

Üç yabancı, köy halkının şaşkın bakışları arasında kalabalığa dalıp ellerindeki cihazın biplemesi ve kırmızı ışığın yanıp sönmesine paralel zigzaglar çizerek Paytak Hanım Teyze’nin yanına gelip durdu.

“Hanımefendi kazandınız” Paytak Hanım anlamsız ifadelerle genç kıza bakerken o davam ediyordu “Adım Cansu, “Viktorya Sittiret” markasını temsilen buradayım, ikibinyedi yılında üretilen özel bir seri iççamaşırının mikroçip yerleştirilmiş yüzbininci adedi şu an üzerinizde, tebrik ediyorum tam yüzbin doların sahibisiniz”

Cansu’nun söyledikleri gerçekten de doğruydu, kaybedilmiş bir mücadelenin sonunda gelen bu mutlu haber, oluşan hayal kırıklığını oldukça azaltmıştı.

Şalvarlı bacılar üçlüsü, Mert, ve Müdürüm Bey ile diğer devrim üyeleri Paytak Hanımı çevrelemiş, hiç durmamacasına akan sevinç gözyaşlarından fırsat bulduğu ilk an, ne diyeceğini bekliyordu.

“Okul” dedi Paytak Hanım, boğazı düğümlenmişti sanki, yutkundu ve devam etti “bir lise yaptıracağım köyde, ufaklık okuyacak, üniversiteye gidecek”

Bir alkış tufanı kopmuştu köy meydanında. Seçim kaybedilmişti gerçi ama okul yapımından sonra başka seçimlerin kaybedilmeyeceği ap açık ortadayı artık. Cansu, temsilcisi oldugu “Viktorya Sittiret” markasının koyduğu bu ödülün gelecek nesilleri eğitecek bir projede kullanılacak olmasından çok mutluydu. O da yıllar önce okuduğu fen lisesini dereceyle bitirmiş, eğitimini, kazandığı bursla Amerika’da tamamlamıştı.

Helikopter, geldiği gibi tozu duman içinde havalanırken, Paytak Hanım, Müdürüm Bey, Mert ve Şalvarlı Bacılar Üçlüsü el ele tutuşup orta kahveye doğru yürümeye başladılar. Köy halkı da evlerine çekiliyordu. Sadece içlerinden biri, bir mezarın ucuna ilişmiş hüngür hüngür ağlıyor, yanaklarından süzülen gözyaşları mezartaşındaki yazıları ıslatıyordu, “GÜLÇİÇEK, Doğum: 1950, Ölüm: 1964, Ruhuna Fatiha”

-Son-

Yazarın notu:

Günümüz yaşamında, kadınların yerinin bu olmadığına inanıyorum, iş ve sosyal yaşamda yeterince temsil edilmediklerine inanıyorum, iş gereği yaptığım seyahatlerimde üç büyük şehir dışında yaşamlarının çok daha zor koşullarda sürdürdüklerini görüyorum. Kadınların haklarını aramak için yeterince çaba sarf etmediklerine inanıyorum bununla birlikte feminizim boyutunda bir kutuplaşmaya karşıyım. Unutmayalım ki ATATÜRK’ün önderliğinde Ekim 1934 yılında kabul edilen bir yasayla milletvekili seçme ve seçilme hakkı bir çok batı ülkelesinden çok daha evvel kadınlara verilmiştir. ATATÜRK’ün 1923 yılında gazeteye verdiği bir beyanat ve söylediği bir sözün tüm kadınların zihinlerinde yer etmesini dilerim.

“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?”

“Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın”

“Paytak Hanım Teyze” ile başlayan bu hikaye tamamiyle hayal ürünüdür, ancak hiçbiri enstrüman çalmayan fakat yaşam tarzlarından esinlendiğim sevgili arkadaşlarım Başak, Selen ve Nilgün’e, iyi bir eğitim alması için elimden geldiğince yanında olmayı arzuladığım ve “ufaklık’la” eşleştirdiğim kızım Alkım’a, Türk kadınının mücadeleci yüzünü bana yansıtarak esinlenmemi sağlayan, zeki ve akıl dolu, gerektiğinde okulunda Atatürk rozeti dağıtarak gücü yettiğince değişime direnen zihniyetle savaşan, halen lisede okuyan Cansu’ya ayrıca teşekkür ederim.

Forumdan Yorumlar (1)

  1. selim graz 29 Mart 2009

    nasil bir yorum yapacagimi bilemiyorum nekadar muazzam yazilmis bir eser.basarilarinizin devamini dilerim.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız