Müdürüm Bey (2)


| 17 Ocak 2007 | 0 yorum | 421 gosterim

Muhtar, kadınları tembelliğe alıştıracak her türlü makinenin evdeki huzuru bozacağından bahsediyordu.


Müdürüm bey son birkaç gündür evde bir gariplik olduğunu seziyordu. Onbeş yıllık karısını o tanımayacaktı da kim tanıyacaktı? Paytak hanım teyze hiç olmadığı kadar sevecen ve güler yüzlü davranıyordu, hatta geçen gece muhtarın toplantısından sonra müdürüm bey arkadaşlarıyla kahvede biraz daha kalıp pişpirik oynamıştı. Eve gelirken geç kalışını haklı çıkaracak uygun bir neden bulmak için çok uğraşmış ama aklına karısını inandıracak bir şey getirememişti. Eve vardığında biraz eveleyip gevelemiş sonra da doğruyu söylemiş, karısından iyi bir papara yemeyi beklerken, Paytak hanım, eline kahvesini ve gazeteyi tutuşturuvermişti.

Çocuklar genelde pek yaramazlık yapmaz, yapsalar bile annelerinin kaşları kalkık bakışlarını görünce odalarına çekilip yaramazlığa son verirlerdi. Ama son günlerde bunda da bir gariplik vardı özellikler ufaklık iki oğlanı peşine takıp kızdırsa da annesinden tek bir tepki dahi almaz olmuştu. Ev işlerinde Paytak hanımın eline kimse su dökemezdi fakat bu geçen dönem içerisinde yalap şap yapılan temizlik, unutulan çamaşırlar ve ahırda bakım bekleyen hayvanlar, garipliğin en kuvvetli delillerini oluşturuyordu.

Müdürüm bey her ne kadar köyde yaşıyor olsa da kasabadaki ticaret lisesini bitirmiş hatta üniversite imtahanına bile girmişti. Ancak uzun zamandır hasta olan babasının bu dünyadan göçüp gitmesiyle taban tarla işlerini üstlenmek zorunda kalarak üniversiteye, kazanmış olmasına rağmen gidememişti. Geçen yıllarda ekinlerin para etmediğini görünce köyde muhasebecilik yapmaya başlamıştı. Önceleri buna kimse anlam verememiş ama köyde kurulan kooperatifin bankalarla olan ilişkilerini takipteki başarısı daha sonra köydeki varlıklı ailelerin de işlerini ona vermesine vesile olmuştu. Bir öğretim yılı başlangıcında köye gelen öğretmenin rapor alarak köyden gitmesiyle okulda öğretmenlik yapmış, hatta okul müdürü olarak il eğitim müdürlüğündeki toplantıya bile katılmıştı. Becerisini orada da göstermiş ve okula öğretmen tayinini çabuklaştırabilmeyi başarmıştı. O zamandan beri okulun fahri müdürlüğünü sürdürüyordu.

Müdürüm Bey o gün işe diye evden çıkmış ancak muhtarın “acil” kodlu toplantı çağrısıyla işine gitmek yerine köyün orta kahvesine yollanmıştı. Köy erkeklerinin kendi aralarında bir parolaları vardı. Sütçü Mehmet efendi yazları dondurma, kışları da boza satardı, acil toplantı günleri sütçü Mehmet efendi akşamüstü, mevsim artık hangisiyse malını satmaya çıktığında “orta malı bunlar” diye bağırır, bu ertesi günü orta kahvede toplantı olduğunu gösterirdi. Köyde iki kahve daha vardı aşağı ve yukarı kahveler, Sütçü Mehmet toplantı neredeyse o kahveyi işaret ederek “aşağı malı bunlar” ya da “yukarı malı bunlar” diye bağırır, toplantı yoksa sadece dondurma veya boza diye bağırırdı. Bazen satacağı mal kalmaz ya da az olursa, gerçekten boza içmek isteyenlerle dondurma yiyeceklere mümkün olduğunca az satmaya çalışır, köyü dolanabilmek için kendince iktisat yapardı.

Müdürüm bey orta kahvede tavşan kanı çayını eline almış muhtarın neden bahsetmeye çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Muhtar geçen sene gelen elektrikten, ve iki ay önce köye ulaşan su hattından bahsediyordu. “Daha seçime bir yıl var” diye düşündü Müdürüm bey , bu nutuklar da neyin nesiydi? Muhtar konuştukça mesele anlaşılmıştı. Döndü hanımın evindeki çamaşır makinesi muhtarın baş düşmanıydı artık. Müdürüm bey, gerçi nasıl çalıştıklarından pek anlamasa da makinelerin hayatın zorluklarını kolaylaştırdığını biliyordu az çok. Muhtar, kadınları tembelliğe alıştıracak her türlü makinenin evdeki huzuru bozacağından bahsediyor, “kadınları boş bırakmamalı yoksa donumuzu başımıza giydiriverirler, yemek yapacak, ütüye, çamaşıra, ahıra koşturacak kadını nereden buluruz sonra” diye kahvedekilere durumun vahametini anlatıyordu. Müdürüm beyin kafası biraz karışmıştı. Köy gelenekleriyle, kadınların sırtlandıkları yükün hafiflemesi arasında gidip geliyordu düşünceleri. Muhtara karşı çıksa köy ahalisi ile arası açılacak, belki işinden olacaktı, kahvedekilerle birlikte davransa bu sefer de yıllardır peşinden koşturduğu, karısıyla daha fazla şeyleri paylaşma isteğini yine ötelemiş olacaktı.

Orta kahve toplantısı akşama kadar sürdü. Müdürüm bey, kafasında bir yün yumağına dönüşmüş ve çözüm için İskender’in kılıcını bekleyen düşüncelerle eve vardı. Kapıyı açtığında karısını masada bir sandalyenin kenarına ilişmiş buldu, çocuklar yatmıştı. Paytak Hanım teyze elindeki paçalı donu tespih çeker gibi evirip çevirirken “ hala kurumadı, hala kurumadı” diye söylenip ileri geri sallanıyordu. Kocasını görünce sandalyeden doğruldu, koyu mavi gözleri daha da koyulaşmış, uzay boşluğunda her şeyi içine çeken kara deliği andırıyordu. Kocasına delici gözleriyle baktı. Kendinden emin net ve duru ses tonuyla kelimeler ağzından döküldü “ bu kız okuyacak, üniversiteye gidecek, düzen değişecek”.

Müdürüm beyin kulakları Paytak hanımı dinlerken gözü elindeki dona takılmıştı, donun kendi donu olmadığına sevindi. “Evet düzen değişmeli” diye düşündü. Gelecek seçimlerde muhtarlığa aday olmaya karar vermişti.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız