Mert (7)


| 24 Mayıs 2007 | 0 yorum | 2890 gosterim

yeşil buğulu gözlerin çekimi Mert’in dünyasını kökünden değiştirmişti……


“Mert, iyi misin oğlum?” Muhtar üçtür sesleniyordu Mert’e “Geldiğinden beri bir tuhafsın, bir şey mi var?” Evet, birşeyler vardı Mert’te.

Yeni birilerini tanıdıkça o insanların hayatındaki yerini hep merak etmişti Mert. “Hayatıma giren her insanın benim yaşamımla ilgili bir rolü olmalı” diye düşünürdü. Bir olay diğerini tetikler, gittiğimiz yön aynı olsa da seçtiğimiz vagonun yolcuları bize bir başka vagonun anahtarını verebilirdi. Her sene köye gelip yeni yetme bebelerin sünnet bayramını yapmanın ona ne kazandıracağını düşünür dururdu Mert. Babasının dostu olmanın dışında Muhtarın rolü buydu demek. Dün geceki konser ve buğulu yeşil gözleri unutamıyordu. Şalvarlı kızın saksafonunu, yılan terbiyecisinin yılanını oynatır misali sola sağa her sallayışında o da istem dışı hareketlerle sola sağa salınmış, parçanın finalinde Muhtar’ın oğlunun çekiştirmeleriyle gerçek dünyaya dönebilmişti.

“Bu köyden olamazlar” diye düşündü peki ama neyin nesiydi bu şarlatanlar? Şişe dibi gözlüklü kavruk dede öyle demişti “şarlatanlar”, ya kolunda oya işlemeli dantel iç çamaşırıyla dolaşırken Hacer teyzeye ne demeli. Üç genç kızın şalvarlarıyla sahnedeki hallerini düşününce gülümsedi.

“Mert, oğlum iyi misin?” Mert Muhtara baktı “iyi de ne demek” dedi kendi kendine “aşığım ben aşık”.

Orta ve aşağı kahvede yaptığı sohbetlerle durum anlaşılmıştı, kıran kırana geçen bir propaganda savaşının içinde bulmuştu kendini. Çeşme ve yukarı kahve yasaklı yerler listesindeydi, oraları düşmanın karagahıydı ve sınırı aşmak Muhtar’ın hışmına uğramak gibi sorunları yanında getirebilirdi. Yarın Muhtar’ın hamlesi vardı. Geleneksel sünnet bayramı. Gerçi sezon daha açılmamıştı ama Muhtar’ın acele etmesinin nedeni belli olmuştu. Bayram sonrası seçim için avantaj elde etmek. Tek sorunları davul zurnacının hasta olmaları nedeniyle köye gelemeyecekleriydi. Çocukların sünnet kıyafetleriyle köyde atacakları ve bahşiş toplayacakları tur sakata gelmişti. Pilli radyo eşliğinde oyun havaları çalan bir kanal bulup dolaşma fikrini tek savunan kavruk dedeydi.

Mert tüm riskleri göze alıp yukarı kahveye gitmeye karar verdi. Yeşil gözlü ısırgan otuyla tanışmak köyün bu traji-komik durumunu konuşmak istiyordu. Hem yasaklar delinmeyecekse ne için koyulurdu ki?

Selen, Paytak Hanım Teyze’nin hazırladığı bazlamayı da miğdeye indirdikten sonra ağzında kalan son parçacıklar için yalanırken, kahveye doğru yaklaşan Mert’i görünce “düşman yaklaşıyor herkes yerlerini alsın” demeden edemedi. Nilgün bir anda kapıda biterken Müdürüm Bey’de ayaklanıp yanına gelmişti. Geçen seneki sünnet bayramında her iki oğlunu da Mert’e emanet etmişti. “Hoş geldin Mert”

Soran ve araştıran gözlerle bakınan Mert’in sohbetine yetişememişti Başak. Yukarı kahveye geldiğinde Mert çoktan gitmişti. “Hay allah, banyoyu daha sonra yapsam ne olurdu” diye düşünürken, odun ateşinde kaynatılan kazan suyu ile banyo yapmanın en zor yanının kazanın ısınmasını beklerken kaybedilen zaman olduğu fikrinin yanına, Mert’i görememenin hayal kırıklığı da eklenmişti şimdi.

“Ne? Kim? Adı Mert’mi? doktor muymuş? Napıyormuş burada?” gibi ahiret sorularının cevabını alınca biraz rahatlamıştı. Mert’i gördüğü ilk an çaldığı yanlış notaları bir tarafa bırakırsak kanı kaynama noktasını aştığı için pembe şalvarının rengi yüzüne yansımıştı. Konserleri bittiğinde kalabalığa karışan Mert’i gözlerinin erişebildiği kadar takip etmiş, Muhtar’ın oğlu ile yan yana görünce kaderine lanet okumuştu. “düşmana ilgi duymak ha, olacak iş mi bu şimdi”

Öğleden sonra köy meydanı tıklım tıklım doluydu. Erkekliğe ilk adımlarını atacak olanları beyaz enterilerinin içinde başlarında sünnet şapkalarıyla şaşkın ördek yavruları gibi koşuşurken görmeğe alışmıştı Mert. Geleneksel tur için Muhtar’ın gelmesini bekliyorlardı. Tüm köy konuşulmamış bir ateşkesin etkisiyle yanyanaydı şimdi. Tatlı sert çekişmeyi geleneklerinin önüne geçirmemişlerdi. Tek üzüldükleri davul zurnanın yokluğuydu. Muhtar’ın gelmesiyle tam yürüyüşe başlayacakken yukarı kahve yönünden köy meydanına doğru yayılan davul zurnanın sesi yankılanmaya başladı. Şaşkın bakışlar o yöne doğru döndüğünde geleneksel köy kıyafetleri içinde üç genç kızın, ellerinde davul, zurna ve bağlamayla meydana doğru yaklaştıklarını gördüler. “ağarlama” ezgileri eşliğinde kalabalığın coşkusu zirveye çıkarken Mert kaçan iki çocuğu yakalamak için ahıra doğru koşuyordu.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız