Kutsal nehrin sırrı


| 28 Şubat 2007 | 0 yorum | 3132 gosterim

Brahman’nın kurucu gücünü düşündü, Vişnu’nun koruyuculuğu ve Şiva’nın yok edici kuvvetini


Beton merdivenin kenarında dizlerinin üzerine çöküp çiçeklerle bezeli mum kaplarının titrek ışıklarıyla aydınlattığı nehre bakıyordu. O gece, nehrin her noktasından bırakılan mumlar, akıntıyla kıyıdan uzaklaşmaya başlarken akan bir ışık seli oluşturmuştu. Duyulan son çan sesiyle birlikte kentin üzerine çöken sis, ağırlığını iyice hissettirmeye başlamıştı. Sarındığı battaniyeyi çıkartıp yere bıraktı. Kavuniçi çiçeklerden oluşan kolyesini battaniyenin ortasında çember yaparak nazikçe koyarken, gecenin serinliği ile içi ürperdi. Yıllarca beklediği işaretin geldiğine inanmış beklentilerini sonlandırmak üzere nehir kıyısına, kutsal çemberi oluşturmaya gelmişti.

Uğruna neredeyse bir ömür harcadığı “ben kimim, varoluşumun amacı ne?” sorusuna bir cevap bulma ümidini buraya kadar taşımıştı. Küçük beklentilerle elde ettiği küçük mutluluklar hayatını sürdürmesine yetiyordu. Onunki bir kaçış değildi, ne sevgilisi terk etmiş ne de alacaklılar peşine düşmüştü. Herşeye sahip olmanın getirdiği amaçsızlık hiç değildi.

Kutsal kente geleli çok olmamıştı ki, bir gün içerisinde yaşadığı garip olaylar onu oldukça etkilemiş, gün batımı sonrası soluğu nehir kenarında alması gerektiğini düşündürmüştü. Siyah sevimli bir fare, kanadı kapıya sıkışmış bir yarasanın çığlığı ve bir karganın, kaldığı tapınaktaki odasının camını iki gün içerisinde aynı saatte gelip kanat çırparken gagalaması, bir işaret değilse başka ne olabilirdi ki.

Elbiselerini çıkarttı çiçek çemberinin ortasına oturdu. Artık çıplak bedeni ile kutsal nehir arsında sadece titreşimlerin alışverişini sağlayacak sis perdesi bulunuyordu. Şakralarını açmak için meditasyona başladığında evrensel enerjinin iç benliğindeki dolaşımı artmış gecenin soğukluğunu daha az hissetmeye başlamıştı. Dış dünyaya kendini kapatalı ne kadar zaman geçtiğinin farkında bile değildi. İşaretlerin analamını, kendine yüklenen görevi öğrenmek için buradaydı ve bunu öğrenmeden kutsal çemberdeki meditasyona son vermeye hiç niyeti yoktu. Brahman’nın kurucu gücünü düşündü, Vişnu’nun koruyuculuğu ve Şiva’nın yok edici kuvvetini. Vücudundaki kan, olduğundan daha hızlı dolaşmaya başlamıştı şimdi, her yanını ateş basmıştı. Terlemeye başladığını hissediyordu, bedenini saran sıcaklık acı vermeye başladığında gözlerini açtı.

Alevler, ilk gördüğü şey çepe çevre etrafını saran alevlerdi. Başını hafifce yana kaydırırken haykırdı ama banyan ağacının harlı ateşinde sesini kendi bile duyamamıştı. Bambudan yapılmış bir sedyeye bağlanmış, vücudu kefen beziyle sarmalanmıştı. Sadece yüzü açıktı. Kefen bezi alev alıp derisi kavrulmaya başlarken hiç acı histmediğin fark etti, kutsal kente geldikten sonra edindiği üç beş arkadaşının alevler içinde yanan vücuduna baktığını görebiliyordu. Gözlerini kapadı. Evrensel güçle bütünleşmeden hemen önce düşündüğü tek şey küllerinin nehre dökülerek günahlarından arınacağı idi. İşaretler onun kutsal kente gelip huzur içinde ölmesi içindi, bunu şimdi anlıyabiliyordu. Varoluşunun nedenini ve ona yüklenen görevi ise ancak bir sonraki yaşamında öğrenebilecek olması buruk bir sevinç yarattı.

O günün sonunda, kutsal nehrin kıyısı, son yüzyıldaki en soğuk gecesini yaşamıştı. Ölüm ile yaşam arasında sadece sarınacak bir şal inceliği vardı.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız