Korku Fısıltıları


| 10 Mart 2006 | 0 yorum | 425 gosterim

Zaten her yer siyah, peki başrolünü oynadığım filmin beyazları nerede?


Korkunç, tek kelimeyle berbat bir geceydi. Sırılsıklam olmama hayıflanacak zaman bile bulamadan tökezleyip düştüğümde, lanet köpek sahiplerinin lanet köpeklerinin lanet boklarının bulaşmadığı yerim kalmamıştı. Askerdeyken duşa elbiselerimle girerdim. Elimdeki sabunla önce gömlek ve pantolonumu sonra da iç çamaşırlarımı üzerimden çıkarmadan yıkardım. Sonra da kendimi. Sıranın başındaysan sıcaksuyun vardır ama senden sonrakiler sana yeterli zamanı bırakmaz, sıranın sonundaysan, sonsuz zamanın olur ama sıcak suyun asla yoktur. Arada bir yerlerde yıkanmaya fırsat yakaladıysan, elbiselerini ve kendini yıkamak için on dakikan vardır. Ben ise şimdi eve on dakikalık mesafede sağnak yağmurun bir an için mucizevi şekilde sabunlu yağıp, üzerimdeki bok bulaşıklarını temizlememe fırsat vermesini bekler halde, karanlık gökyüzüne bakıyorum. Neden köpeklerini dolaştırırken yanlarında poşet taşımazlar ki?

Su dolu çukurlarla köşe kapmaca oynarken, kimin ebe, kimin sobe olduğu belli olmayan bu oyundan sıklımıştım. Bir an önce eve gidip kokulu ve ıslak elbiselerimden kurtulmak istiyorum tez elden. Giderek şiddetini arttıran yağmura bir de poyrazın soğuk esintisi eklendi. Sonbahardan beri yer çekimine karşı koyan ağaç dallarındaki kuru yaprakların yerinde olmak isterdim şimdi. Havada şuursuzca uçmak, rüzgar seni nereye götürürse oraya sürüklenmek muhteşem olmalı. Rüzgarın önündeki yapaklar, alıp başımı haliç kıyısındaki Pierre Lotti’ye gittiğim, ya da Haliç Köprüsü’nde balık tutanları izlediğim zamanlarımı hatırlatsalar da ben yine de Ortaköy meydanı’nda en ufak sesten ürküp havalanan ve bir bulut misali yine havalandıkları meydanın arnavut kaldırım taşlarına konan güvercinler gibi tırıs tırıs evimin yolunu tutardım. Salondaki saatin sarkaçı misali unutmak istediklerimden uzaklaştıkça onların çekimine kapılıp yeniden geri geliyorum, özlediğimi sanarak geri gelince yine uzaklaşma çabası içersine giriyorum, doğrusu, hayatıma tuz ve biberden gayrı bir baharat daha katabilmek için Pierre Loti’de kahve fincanı, Haliç’de balık olmaya razıyım. Özgür uçan yapraklar, sizleri çok kıskanıyorum ama sizin sonunuz da benim sonlarım gibi, uçup uçup yere düşüyor, ya bir bahçeye gübre oluyor ya da benim gibi yerlerde pisliğe bulanıyorsunuz.

Korkularım, bazen beni yönlendirir, aklımı başımdan alır, onların olmadıklarını bilirim ama ya varlarsa diye de düşünmeden edemem, hangileri, neler, ya da kimler bunlar, peşimdekiler?

İşte yine oluyor, yağmurlu gecenin soğuk esen rüzgarında ayak seslerimin yankıları hızla benden uzaklaşırken, yakınlaşanlar ise fısıltılar. Karanlık sokakların kuytu köşeleri. Kokuyorum, eve gidememekten ona ulaşamamaktan korkuyorum, korku fısıltılarını ensemde hissediyorum, bir an önce güvenli limanıma, evime ulaşmalıyım, fısıltılar daha da yakın artık. Islaklıktan pantolonum üzerime yapışmış, bacaklarımı açamıyorum, buzdolabından çıkmışca esen rüzgarla iliklerime kadar dondum. Çıkarsam mı nedir pantolonu? Yağmur, rüzgar ve pantolon elele vermişler sanki. Siyah beyaz filimlerin ağır çekimini andıran bir hızda fısıltılardan kaçamam ki. Zaten her yer siyah, peki başrolünü oynadığım filmin beyazları nerede?

Her heyecanlandığımda miğdem ağrır tuvaletim gelir, ne zaman üşüsem o zaman da çişim gelir. Eskiden dalardım denizin derinliklerine. Yassı Ada’nın kenarında, kristal tabakanın hemen altında, ısınmak için balıkadam elbisesinin içine işerdim. Rahatlamanın getirdiği hoşluğun yanında sıcak sıvının koruyucu bir jel gibi vücudunu sarıp, eksi derecelerdeki kristal tabakaya meydan okumana yadımcı olması harika bir duygudur. Eve varmaya şunun şurasında ne kalmışken, yağmurun saçımda biriken iri tanecikleri artçı sağnaklar yaratmakla meşgulken ve soğuk rüzgarla iki beden birden küçülmüş pantolonuma rağmen korku fısıltılarımdan kaçarken, vücuduma yayılan bu sıcaklık da nereden çıktı şimdi.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız