Kara Kedi


| 15 Eylül 2005 | 0 yorum | 585 gosterim

Yeşil gözler bana doğru baktı ve “artık bir kabaksın” dedi.


O gece, İlkbahar’ın tadı boğazımdan aşağı akarken, Yaz’ın ilk lezzeti daha henüz damaklarıma ulaşmamıştı. Sahilden yosun kokusunu burun deliklerime kadar taşıyan tatlı esinti “hadi kalk caddede bir kahve iç” dediğinde ise geceyarısına üç çeyrekten biraz fazla vardı. Onikiye kaç kalırsa kalsın arkadaşlarıma yaptığım espriyi bu sefer kendi kendime yaptım “hadi bakalım saat onikide, kabağa dönüşmeden kahveyi içmiş ol”

O’nu ilk o zaman gördüm, evimin cümle kapısından çıkıp kırmızı rüzgarlığımın önünü iliklememe beş kala camdan bana bakıyordu. Önce gölgesi girdi içeri. Tam beş ayağı vardı, hayır biri kuyrukmuş, gölge siyah, kendi siyah, sarı parlak gözler, bir arap, yani kapkara bir kedi. Aslında siyah kedileri severim, nadiren tek renk olan bu yaratıkların diğer renkte olanları daha çok sevilse de, tek renk kediler hep asil gelmiştir bana, baron, kont, kontes gibi ve siyahların uğursuzluklarına da asla inanmam.

İlk irkilişimden sonra “geç kaldın” dedim, “daha yeni diğerlerine verdim mamaları” Evin içinde bir defa kendi etrafımda dönüp kapıya yöneldim, böylece kara kedi önümden geçmemiş olacaktı. Uğursuzluklarına inanmam dediysem, tedbiri de elden bırakacak değilim ya! Kediye son kez bakmak için cama doğru eğildiğimde delici sarı gözlerin üzerime doğru atıldığını farkederek başımı arkaya atıp elimi kaldırdım. Halıya takılan ayğım tavanı işaret ederken kulaklarımda evlere servis motorlarından birinin patırtısı uğuldadı. Hay Allah, üzerime atlayan, daha doğrusu atladığını sandığım şey motorun ışıklarıymış. İkiseksen uzandığım yerden kalkarken, kara kedi ve uğursuzluk eşitliği bir puan kazanmış ama beni kahve içme dürtsünden uzaklaştıramamıştı.

Hala geceleri biraz serin oluyor ama bu kendimi dinç hissetmemde en büyük etken, yoksa yazın sıcakları başladığında yerde sürünen pelte misali tuvalete gidecek gücü bile bulamıyorum. Bu geceki serinlik biraz değişik, az önceki yosun kokusu, setleşmeye başlayan rüzgar eşliğinde uzaklaşırken, yaprak hışıtıları arasında arkamda bir ses duyuyorum “miyaouw”

Genelde aydınlık olan sokak bugece biraz karanlık gibi gelmişti bana. Sesin geldiği yöne baktığımda tanıdık bir sima belirdi karşımda. “arap”, “arap arap arap” “gel pisi pisi”. İki delici göz arkadan gelen otomobil farının aydınlığında daha da incelerek göğsümün içinden geçecek gibi oldu, neden sonra kedinin yanımdaki duvara sıçrayarak bana doğru yaklaştığını fark ettim. Vahşi hayvanları ve türevlerini kapsama alanı dışında bırakırsam ve kimi tanıştığım insanları saymazsak, iletişim kuramadığım iki ve dört ayaklı canlı yok gibidir. Elimi uzatmamla arap’ın üzerime atlaması bir oldu. Bir iki sürtünmeyle başlayan ilk aşkımız giderek ıslak bir hal almaya başlamıştı. Kedinin üzerime çiş yapmadığını aynı ıslaklığın bende de oluştunu farketmemle anladım. Gökten yağan iri damlaların hedefi sadece bizdik anlaşılan. Kara kedi ve uğursuzluk eşitliği iki, ben sıfır. Tamam, bazen kaderci olduğumu kendi kendime itiraf ederim ama genelde kendi geleceğimi tayin hakkı bende saklıdır. “Islanmak var, kahveden dönmek yok.”

Islak kara bir kediyi arkamdan “miyaouw” derken bırakmak erkekliğe sığmazdı. Kara kedi montun içinde, ben, ıslaklıktan zor okunan alnımdaki “ahmak” yazısıyla cafeden içeri adım attığımda, saat onikiye on vardı. “Yine başardın aslanım” dedim kendi kendime “kabağa dönüşmeden kahveyi içeceksin”

“Erken öten horozu keserler” Ne güzel bir laftır bu Tanrım tam da şimdi birinin bana söylemesi gereken. Gözlerime, kulaklarıma ve geride kalan 3 duyuma inanmakta güçlük çekerek kahve makinasının arızalı olduğunu anladığımda kara kedi ve uğursuzluk eşitliği 3 sıfır öne geçmişti bile.

“Afedersiniz, ne kadar şirin bir kedi bu”

“Allahım sen de öylesin” düşüncesi dudaklarımdan “evet şirin ve uğursuz bir kedi” olarak çıktı. Siyah uzun saçlar ve yemyeşil gözlere takılmışken beynim ve ağzım kısa devre yaparak çalışmaya devam ediyordu “evden beri takip ediyor, yağmur yağınca dayanamadım”

“sevebilirmiyim?”

“beni mi?, tabiki”. Kediyi uzatırken bana tatlı talı bakıyordu. O, kediyi severken ben küçük hikayemi anlatmaya başlamıştım. Kısa bir sesizlik sonrası yeşil gözler bana doğru baktı ve “artık bir kabaksın” dedi. İkimiz birden gülmeye başladık. “maden bu kadar çok kahve çekti canın, evim iki sokak ötede, gelmek ister misin?, bir kahvelik zamanım var”.

Arap ve yeşil gözlü esmerle cafeden çıkarken, ben, kara kedi ve uğursuzluk eşitliği ile aradaki farkı çoktan kapatmış iki sayı da fark atmıştım bile.

Erim CEBECİ

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız