izmarit


| 31 Mayıs 2008 | 0 yorum | 3100 gosterim

Mezarlıktaki üç yol ağzının ortasında telefondaki sesin dediği yerdeydim. Gece karanlığında, elimdeki fenerle, yeni gömülen meftaların altın dişlerini sökmek için fırsat bekleyen mezar hırsızlarına benziyordum.

                                                                                                                 

 


Mezarlıktaki üç yol ağzının ortasında telefondaki sesin dediği yerdeydim. Gece karanlığında, elimdeki fenerle, yeni gömülen meftaların altın dişlerini sökmek için fırsat bekleyen mezar hırsızlarına benziyordum. Oldum olası mezarlıklardan ürkmüşümdür hele hele gecenin bir yarısı buralarda dolanmak tam bir cesaret sınavıydı benim için. Çok direnmiş ama sonunda telefondaki tacizkar çağrılara daha fazla direnç gösteremeyerek mezarlığa gelmiştim. Arkadaşlarıma kendimi kanıtlamalıydım.

Her şey üç ay önce bir Çarşamba günü şampiyonlar ligi maçını izlerken devre arasındaki sohbet esnasında başlamıştı. İzciyken oynadığımız define avını analtıyordum arkadaşlarıma , çizilen haritayı, işaretleri ve her bir işareti buldukça yeni hedeflerin ortaya çıkmasını. Son hedefe ilk varan da büyük ödülün sahibi oluyordu. Laf lafı açtı ve o zaman dahiyane gelen ancak şimdi lanetler okuduğum fikrimi ortaya attım. Her hafta içimizden birine define avı düzenleyecektik, ancak bu zorlu bir etap olacak ve yaşadığımız şehrin canlı parçalarından oluşacaktı. En önemli şart içeriğinde muzipliğin de bulunmasıydı. Oy birliğiyle kabul edilen teklif sıralamanın belirlenmesiyle son bulmuştu. Hazine avının parkuru ve ödül, her hafta çekilen kura sonucu iki arkadaş tarafından belirlenecek, böylece şakaların ağırlığı intikam duygularını ateşleyemeyecekti.

Benim düzenldiğim parkur en kolayı ve en neşelisiydi şüphesiz. Üyesi olduğum spor kulübündeki bayanlar soyunma odasında bitiyordu parkur. Bir dolabın içine koydurduğum iç gıcıklayıcı kilodun alınmasıyla sonlanacaktı. Tüm arkadaşlar masum masum koridorda dizilmiş kurbanımızın çıkmasını beklerken içeriden gelen çığlıklara şen şakrak kahkahalar karışmaya başlamıştı. Biz şaşkın bakışlarla birbirimize baka duralım onbeş dakika sonra yaka paça dağılmış vaziyette arkadaşımız belirdi kapıda. Dudakları öpüşmektan mosmor, parçalanmış, ruj izleri içindeki gömleğinin arasından görülen vücudundaki tırmık izleri ve morlukları fark etmemek mümkün değildi. Düğmeleri yarı iliklenmiş pantolonu, alması için gönderdiğimiz kilotu gizlemeye yetmiyordu.

Ne kadar safmışım. Ben, benim hazırladığım hazine avına benzer bir şeyler beklerken telefonda mezarlığın ortasında ışıkları takip etmem söylenmişti. Ne kadar komik, akılları sıra mezarlıktan korkacağımı sanıp gizlendikleri yerden bana gülecekler. Gerçi biraz ürkmüyor değilim ama donuma da işeyecek değilim.

Mezarlıkta, belirlenen yerde ilk ışık işaretini bekliyorum şimdi. Evet uzakta biraz ilerde bir ışık belirdi, yaklaşıyor, ben de hareket ettim, ona doğru gidiyorum, ışık mı? Hayır bir sigaranın ateşi gibi. İkimiz de yakınlaşıyoruz, izmarit durdu, ben devam ediyorum, arada sadece üç beş metre var.

“Tansel”? Benim parkurumu hazırlayan arkadaşın Tansel olduğunu öğrenmiştim diğerlerinden, yeniden seslendim “Tansel sen misin” ?

“Ne Tansel’i ulen çıkar paraları”

Karşımdakinin Tansel olmadığını anlamıştım. Sert ve külhan beyi tarzındaki bu konuşma, ne yalan söyliyeyim hakikaten inandırıcı görünüyordu. Gözlerim bir nebze karanlığa alışmış olmasına rağmen daha iyi görebilmek için fenerimi adama doğru tuttum. Pejmurde bir kıyafet içindeydi, yüzünde kocaman bir şark çıbanı, kalın kaşları, fenerin ışığına rağmen dik dik bakan kocaman kara gözleri vardı. Sol elindeki sigara ateşine sol elinde, fenerimin ışığını yansıtan hatrı sayılır büyüklükteki bir bıçak eklenmişti.

“ver ulan cüzdanını totok”

Bu son kelime bir anda sinirlerimi gevşetip hafifçe sırıtmama sebep olsa da şakanın devamını merak ettiğimden usulca ceketimin iç cebinden cüzdanı çıkarıp uzattım. Bir yengeç misali yan yan yaklaşıp bir anda elimden kaptı. Şöyle bir içine bakıp kabanımtırak ceketinin cebine yerleştirdi.

“Pantolonun”

Yok artık daha neler şakanın da bir sınırı olmalı, hadi cüzdan neyse ama pantolonu çıkarıp kimseye kendimi rezil edemezdim. Yavaş adımlarla geri geri yürümeye başlarken, izmarit de aynı hızda bana doğru yaklaşıyordu. Çabuk karar vermeliydim, adama doğru feneri sallayıp “selam söyle Tansel’e” derken aniden geri dönüp olanca hızımla koşmaya başladım bir yandan da arkaya doğru başımı çevirip peşimden koşup koşmadığına bakıyordum. Ben uzaklaşırken “yerim ulen Tansel’i” diye bağırmaktan başka bir harekette bulunmamıştı.

Arabamı park ettiğim yere yaklaşırken bir çift araba farı da bana doğru geliyordu. Yeni bir işaret mi derken araba yanımdan geçerken ani bir frenle durdu. Açık camdan Tansel’in yüzünü görebiliyordum. Şaşkın bakışlarla bana birşey söylemek isterken ben önce davrandım.

“Tansel, aslanım, cüzdan neyse ama pantolonu kaptıracağıma inanmadın değil mi”?

“Ne cüzdanı? hangi pantolon abi?, iskelet desenli kıyafetleri evde unutmuşuz, geri dönüp alınca biraz geciktik de”

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız