Garip bir Pazar sabahı


| 10 Temmuz 2005 | 0 yorum | 4287 gosterim

Neşeli bir yürüyüş, peşinden taze çıtır bir simit, ve tavşan kanı çay, bu kadar mı uzaklaşır bir anda.


Baharın müjdecisi cıvıl cıvıl bir Pazar, evden çıkıp sahile doğru yönlendiğimde, ağaçların arasından süzülen güneş ışığının kalınca bir hüzmesi, sokakta yürüyen ak saçlı, ak sakallı dedeyi aydınlatınca, ne oluyoruz uzaylılar ışınlama mı yapıyor diye dikkat kesildim. Aslında civarda dede çok, çok da bu biraz garip bir dede, bastonuyla yere iki kere vurup bir tur etrafında dönüp beş adım yürüdükten sonra aynı işlemleri tekrarlarken, güneş ışınları da dedeyi yalnız bırakmıyor, iki bulut, üç yaprak arası dönüp dolaşıp dedeyi takip ediyordu. Hayırdır Tanrım bana bir şey mi işaret ediyorsun diye düşünürken dedenin nur yüzü birden aydınlandı ve göz göze geldik. Ben, ak saçlı dede, güneş ışınları ve Tanrı dörtgeninin açısal bileşimi çözülmeyi beklerken, ağır aksak adımlarla dede yanıma yaklaştı. Yılların kırışıklarını barındıran kısılmış gözleriyle derin derin bakıp “kaldır” dedi. Feshüpanallah, ben “neyi kaldır” diye gevelerken o biraz da kamburunun verdiği avantajla eğildi, yaşından beklenmeyecek kuvetlilikte mengene misali iki eliyle bacağıma yapıştı “ayağını kaldır” diye titrek sesiyle söylendi. “Dede ya emekli general ya da Kore gazisi kesin” dedim kendi kendime. Dedenin deli gücü karşısında saygıdanmıdır nedir bilinmez ayağım dirençsizce yukarı kalkarken aklıma ilkokulda hangi ödevimi yapmadığım için karatahta önünde cezamı tek ayak üzerinde durarak çektiğim günler geldi birden. “Dede dur bir dakika” sözcükleri beyinden nöronlara oradan da dilime daha yeni ulaşmıştı ki yaşlı adam vagonlarını yokuş yukarı çekmekten yorulmuş buharlı lokomotiften çıkan sese benzer bir tonda “bırak dedeyi medeyi, kaldır” diye ağzından tükürükleri saça saça homurdandı. “Ama dede ben seni tutmuyorum ki bırakayım”, inanın bu cümleyi sadece düşündüm, ne muzip bir yüz ifadesi ne bir şaşkınlık ne de itiraz vardı davranışlarımda, dede öyle bir baktı ki yüzüme, aha dedim şimdi yedik bastonu kafaya.

Bir simit almak bu kadar mı zor? Neşeli bir yürüyüş, peşinden taze çıtır bir simit, kaşarlanmış bir peynir ve şıngır mıngır karıştırılmayı bekleyen tavşan kanı demleme çay, bu kadar mı uzaklaşır bir anda. Oysa gecenin bitimi günün başlangıcı arası bir zamanda dalıp gitmişim televizyonun başında. Her ne kadar boynum tutulmuşsa da seviyorum işte ne yapayım birbuçuk kişilik kanepemde şöyle ana karnındaymışım gibi yumulup, boynum ağrıya ağrıya uyuklamayı televizyon karşısında. Yarı uykulu, tutuk boyunla kendimi yatağıma attığımı hatırlıyor gibiyim kargalar gaklamaya başladığında. Gel gelelim üst kat komşumun ikibuçuk yaşındaki oğlu var ya, o, hala ağzından “baba” dışında bir sözcük çıkmayan ama isteklerini az ağlama, orta ağlama, ve çok ağlamayla, gökgürültülü sağnak yağış arası bir dozda ifade eden yumurcak sayesinde günün yarısına az kala uyanmak zorunda kaldım. Miğdemin acıkma zillerinin her birine teker teker basarak susturmayı denediysem de o an aklıma gelen çıtır simitle çay içme fikri, zillerin iki kat artarak sivil savunma sirenlerini bile bastıracak bir hal aldı. İşte, bir an önce simidi alıp eve dönerim derken dede ile sonsuza uzanacakmış gibi görülen bir “kaldır”, “kaldırmam” diyaloğu başladı birdenbire.

“Amca mendil”
“yok güzelim mendil istemiyorum”,

küçük bir kız, nerden çıktı bilmiyorum, eskiden kırmızı ışıkta durunca mendil satmaya çalışırlardı şimdi işler kesat olmalı, ya da rekabet arttı herhalde, yollara düşmüş bunlar, kaldı ki ben hala kendimi abi olarak bile hissetmiyorum nereden çıktı bu amca olayı,

“amca mendil”
“bak canım hiç sırası değil mendil mendil istemiyorum” zaten dede ile başım dertte bastonu yemek üzereyim kafaya
“amca mendil, dedemin”
“anlamadım” dedim küçük kıza şaşkın gözlerimi döndürürken
“dedenin mendili mi?” “evet amca dedemle yürüyorduk ben etrafında dönerken o da beni tutabilmek için dönüyordu bu arada bastonuyla yere vurup “dur yaramaz” derken ben birkaç adım ileri gidiyordum, o yaklaşınca yine etrafında dönüp kaçıyordum, dedem yine beni yakalamak için dönüp bastonuyla yere vururken beni durdurmaya çalışyordu, işte o sırada mendilini kaybettiğini fark etti, etrafa bakındık ama göremedik bunun üzerine dedem aynı yolu tüm hareketleri gerisin geriye yaparak mendilini aramaya başladı, işte, karşıdan karşıya geçtiğimiz yerde mendil burda yere düşmüş, siz üzerine basıyorsunuz.”

Ayağımdaki mengene biraz gevşedi ve bacağım yere doğru inerken küçük kızın elindeki sarı mendili gördüm. İpeksi dokusundaki yapışkanlı erimiş nesne ayakkabımdan uzaklaştıkça inceldi, inceldi ve sonunda koptu. Yere atılmış ve sıcaktan erimiş sakızlardan nefret ederim. Şimdi sanırım bir intikam söz konusu. Dede, tozlanmış ve erimiş sakızdan yapış yapış olmuş mendilini katlamaya çalışırken, torunu, koluna girip onu yavaş yavaş uzaklaştırmaya başlamıştı bile. Ben şaşkın bakışlarla baka kalmışken, ağaçların arasından süzülen güneş ışığının kalınca bir hüzmesi………….

Erim CEBECİ

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız