Falcı


| 14 Ağustos 2006 | 1 yorum | 10855 gosterim

Kebapçı literatüründeki gibi “ortaya karışık” bir fal için gelmiştik Zühre’ye, oluşturulacak istek çemberinin enerjisinden, gelecekle ilgili sorulara cevap arayacaktık.


Köhnemiş görüntülü apartmanın yarım açık sokak kapısından içeri girerken görüntüyü destekleyen küf kokusu genzimizi yakıyordu. Apartmanın her bir katında burnumuza gelen yemek kokuları akşamki menüleri tahmin etmemize fırsat vermiş, merdivenleri aydınlatan solgun floresan ışığı da beni yıllar öncesine götürmüştü.

Bir zamanların bunaklık denilen şimdiki alzaymır hastalığına yakalanmış bir akrabamız, kocaman bir berjerde oturuyor, boynu sola doğru yatmış manasız gözlerle bana bakıyordu. Bir eliyle berjerin kolunu sıkarcasına yakalamış, “hah şimdi kalkacak” dedirten bir pozisyonda diğer kolunu ileri geri hareket ettiriyordu. Koyu ceviz kaplama gardropla, dağınık saçlı teyzenin yattığı yatak, beyaz ışığın altında manasız gölgeler oluşturmuştu. Solgun ışık gölgelerinin, ölümün köşe kapmaca oynadığı arka bahçesi olduğunu düşündüğüm için, floresan lambaları hep itici gelmişti bana.

Falcının dördüncü kattaki kapısını 2 kere çalmamıza rağmen herhangi bir ayak sesi henüz duymamıştık. Postacı misali tam üçüncü kez çalacaktık ki bir terlik sesinin kapıya doğru yaklaştığını duyduk. “Bakın arkadaşlar” dedim, “dönmek için son şans” Arkadaşlarımın, geleceğimizi öğrenmeye bu kadar yakınlaşmışken “dönmek de nereden çıktı” diye düşündüklerinden emindim. Randevu için ben aramıştım, falcının adı Zühre’ydi. Telefonu açan adama Zühre hanımın orada olup olmadığını sorduğumda, adam “benim” dedi. Hiç bozuntuya vermeden randevuyu almıştım.

Kapı açıldığında gıdısı, göğüsleri, göbeği ve g..ü katmer katmer sarkan bas bariton sesiyle falcı Zühre hanım karşımızda duruyordu. Solgun beyaz floresan lambası ışığının aydınlattığı koyu ceviz dömi klasik yemek odası ve bir o kadar ağır oturma grubuyla, camlardan günışığının girmesini engelleyen bordo renkli kadife perdelerin tamamladığı salona adımımı zor atmıştım. Ölümün köşe kapmaca oynadığı gölgelerin arka bahçesi yine karşıma çıkmıştı işte. Falcı Zühre ürkütücü ses ve görüntüsüne aykırı incelikteki hareketlerle bizi koltuklarımıza buyur etti. Sade kahvenin daha iyi fal görüntüsü verdiği gibi bir duyumla üçümüz de kahvelerimizi söyledik. Sırayla hepimiz birbirimizin yüzüne bakıyor, kimse ilk konuşan olma inisiyatifini üzerine almak istemiyordu. Randevuyu alan olarak diğer iki arkadaşlarımın kaş göz hareketleri eşliğinde söze başladım. “Nasılsınız Zühre hanım?” havadan sudan konuşma sırasında Falcı Zühre’nin yardımcısı kahvelerimizi getirdi. Urfa yöresinin mırra’sı misali ağdalı ağdalı hazırlanmış kahvenin her yudumu boğazımı yakmış, geleceğin öğrenilmesi için bulunduğum ortama felsefik bir yaklaşımda bulunmuştum. “Acı yoksa gelecek de yok”

Kebapçı literatüründeki gibi “ortaya karışık” bir fal için gelmiştik Zühre’ye. Hem kahve falına bakılacak hem de falcıyla beraber oluşturulacak istek çemberinin enerjisinden, gelecekle ilgili sorulara cevap arayacaktık. Kahvelerimizi içip ters çevirdikten sonra yuvarlak masa etrafındaki sandalyelere iliştik fincanlarımızla. Falcı Zühre ve biz el ele tutuşarak gözlerimizle masanın üstünde önümüzdeki fincanlara odaklanmış, Zühre’nin konsantre olmasını beklerken derinden bir zangırdamanın giderek salonun içine dolmaya başladığını hissettim. Titreme tabandan, döşemeden geliyordu. Gayri ihtiyari diğer arkadaşlarımla birlikte ayaklarımı kaldırmıştım. Masanın üzerindeki avize de titremeye başlamıştı ki keskin düdüğünü çalarak apartmanın arkasından geçen banliyö treni titremenin sebebini açıklamıştı.

Falcı, hiç istifini bozmadan titremeye devam ediyordu. Sol tarafında ben vardım Zühre’nin. Tombalak parmaklarının tutuğu elimi olanca gücüyle sıkmaya başlamıştı. Göz kapakları kapanmış, yanakları acı çeker gibi aşağıya doğru sarkmış, alnında oluşan küçük ter taneleri giderek artmaya başlamıştı. Ben geleceğimizin korkunçluğu altında Zühre’nin acı ve ızdırap çektiğini düşünürken, falcı, üzerinde taşıdığı ağır kiloların da etkisiyle zorlukla ayağa kalkmak için uğraş veriyordu. Bu sırada göz kapakları aralanmış morlaşmaya başlayan dudaklarının arasında anlamsız sözcükler dökülüyordu. Titreme artık hat safhadaydı. Önce benim elimi sonra da arkadaşımın elini bırakırken sola doğru kaykılıp yere düştü. Hemen üzerine eğilip gelecekle ilgili sandığım sözcükleri duymaya çalışıyordum ki doktor olan arkadaşım “112’yi arayın” diye bağırdı. Zühre’nin yardımcısı telefona sarılmış, diğer iki arkadaşım kalp krizi geçiren Zühre’ye suni solunum yaparken ben ağır kadife perdeleri açmak için çaba sarf ediyordum. Arka bahçe gölgelerini yok etmeli ve ölüme köşe kapmaca yapacak alan bırakmamalıydım.

Forumdan Yorumlar (1)

  1. teslim 09 Şubat 2009

    Fal, artık hayatımızın bir bölümünü rahatlatan bir alan olarak karşımıza çıktı. Fala inanmak saçma gelir ama bir insanın sadece sizi düşündüğünü görmek ve size yardımcı olmaya çalışması ruhumuzu okşamakta. Falın tamamen mimikler ve beden dili ile yorumlayan sanki düşüncelerinizi okuduğunu düşündüğünüz bir el falcısı var ondan bahsetmek isterim, Bakırköyde Dejavu Kafe var orda geçen hayatımda 3. kez fal baktırdım ve el falı bakan bir falcı geldi adı Ayla duygularıma tercüman oldu ve ufkumu açtı diyebilirim yalnız geçmişimi çok iyi anlattı onu nasıl yaptığını sorduğumda da "insan doğduğunda hiç bir şey bilmeden doğar , daha sora insanları örnek alarak büyür ve bir kişiliği olur örn. kafamızı yukarıya doğru kaldırmak hayır anlamına gelir ve bu genel geçer bir durumdur bunun gibi mimiklerimize jestlerimize oturmuş hareketler vardır , insanları gözlemeyi seviyorsanız genellemelerle çok iyi tahminler yürütebilirsiniz profosynelseniz çok iyi fal bakarak kendinizin bilmediği geleceğe dair bazı gerçekleri uzman olan anlar ve size anlatır ben böyle bir falcıyım" diye anlattı kendisini ve ona fal baktırmak çok zevkliydi tavsiyem bayanlar ona gidin gayet entellektüel ve hayata dair bilgisi çok fazla olan bir bayandı.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız