Çocukluk Aşkı


| 28 Kasım 2006 | 0 yorum | 5043 gosterim

el yazısı ile yazılmış uzunlu kısalı aşk şiirlerini göz pınarlarımdan akan damlalardan zor kurtarmıştım


Dedem öleli yıllar olmuştu ama ölmeden önce ağzından çıkan iki kelime bir ömür boyu ailemizi meşgul etmeye yetmişti. Hasta yatağında son nefesini vermeden “ Hazinemi bulun” deyivermiş, “dede hangi hazineden bahsediyorsun” sorusuna cevap alamadan hakkın rahmetine kavuşmuştu bir yaz günü. Ondört yaşımdaydım dedem öldüğünde. Dedemin son sözlerine en çok itibar eden ben ve oniki yaşındaki kuzenim Sadegül olmuştu o gün.

Biz şehirde yaşamış, büyümüştük ama akrabaların bir kısmı köy, kasaba derken şehre pek ulaşamamışlardı. Dedem de son yıllarını köydeki akrabaların yanında geçirmişti. Senede bir iki köye gider dedemi ziyaret ederdim. Alfabeyi söktüğümden beridir şiir yazdığımı bildiği için uzun sohbetlerimiz olurdu şairler ve eserleri hakkında. Şiirlerimi dinler yorumlarda bulunur, beğenmedikleriyle “bunu netekim paşa mı yazmış?” diyerek üstü kapalı gırgır geçerdi. Cumhuriyet döneminin canlı tanığıydı dedem, Atatürk der başka lider tanımazdı. Ölmeden önce kitaplarının bana verilmesini vasiyet etmiş, annem de bir gidişinde yüklenip getirmişti köyden.

Dedem öldüğünde en çok ağlayan Sadegül oldu. Bir gün önce uçurtma uçurmaya söz vermiş ama sözünü tutmadan öbür dünyaya uçmuştu dedem. Sadegül ağlarken kolundan çekip dışarı çıkarmış “ağlamak adınla bağdaşmıyor, senin sadece gülmen lazım” deyip biraz olsun neşelendirmeye çalışmıştım. Cenaze sonrası dedemin müthiş vasiyetini yerine getirmek için bahçede kazılmadık yer bırakmamıştık. Annem peşimizden bizi kovalarken açılan çukurlara en çok çıkan solucanları kapışan tavuklar sevinmişti. Sanırım Buda çok üzülmüştür. Dayım ve diğer akrabalar işi biraz daha abartmış yıllarca köyün çevresinde dedektörlerle hazine aramışlardı. Bense çocukluk hevesim bitince hazine mazine aklıma dahi getirmez olmuştum taaki üniversiteyi bitirdikten yıllar sonra dedemin kitaplarına elimi sürünceye kadar.

Bir Pazar günüydü dedemin kitaplarına gözüm iliştiğinde. Tozlu raflar arasında deri kaplı kitapları tek tek indirip incelemeye koyuldum. Çoğu Arapça kelimelerden bezeli aşk romanlarıydı. Bir iki ünlü romancının eserleri arasında birkaç da araştırma kitabı vardı. Yıllanmış olmaları dışında kayda değer özellikleri yok diye düşünürken deri kaplı bir kitabın aslında bir defter olduğunu görünce bir heyecan dalgası içimi sardı. Defterin sayfaları açıldığında ise dedemin el yazısı ile yazılmış uzunlu kısalı aşk şiirlerini göz pınarlarımdan akan damlalardan zor kurtarmıştım. Şiirleri okudukça dedemin derin bir sevgi ve aşkla bağlandığı kadını tanıma fırsatı bulmuştum. “Bu kadın anneannem mi” diye düşünürken defterin sonunda açılıp katlanmaktan yorulmuş, sararmış bir kağıt parçasındaki ilginç notlara takılmıştım. “ Kazım’dan otuz metre doğuya ilerle, Neriman’ı bul, güneye dön, elli metre sonra kara çınardan çatal yolun solundan devam et Pertev’i bul, ……..” uzun bir paragraf böyle devam edip giderken kağıdın sonunda “Asri Mezarlık batı kapısı” diye bir not düşüldüğünü gördüm. İçim içime sığmaz olmuş, yıllar öncesine dönmüş, dedemin “hazinemi bulun” sözleri kulaklarımda çınlamaya başlamıştı. Hiç yolu yok hazineye bulmak bu kağıttan geçiyordu.

Ertesi günü işten izin alıp doğru mezarlığa vardım. Daha kapıdan girer girmez Kazım’ı buldum, yani Kazım’ın mezarını. Kağıttakiler, mezarlıkta yatanların mezarlarına göre bir yol tarif ediyordu. Sırayla Neriman, Pertev ve diğerleri geçti önümden, son tariften sonra hazinenin olduğu mezara gelmiştim.

“ Hafize Hatun’, doğum, ölüm ve ruhuna fatiha. Kafam allak bullak, mermer kaplı mezarın içindeki oya çiçekleriyle bezeli renkli güllerin ahengine bakarken arkamdan biri seslenmişti “ abi sen mi gönderiyordun?”

“ haşa, ben göndermiyorum, takdiri ilahi, ölüp kendileri geliyorlar”

“yok abi onu demek istemedim, mezar bakım parasını sen mi göndereceksin, iki yıldır gelmiyor da”

Birden aklıma annemin yıllar sonra bir ihbar mektubu alıp kapatmaya gittiği dedemin banka hesabı geldi.Yıllardır dokunulmayan fon hesabı. “Demek buraya para yolluyormuş” dedim kendi kendime.

“Geçen gün genç bir hanım geldi, mezarı yaptıranı sordu, bilmediğimi söylemiştim, bana telefonunu bıraktı, sana vereyim istersen” diye devam etti mezarlıktaki adam.

Dedem, Hafize Hatun ve genç bir kadın, üç bilinmeyenli tek denklemin cevabı telefon numarasında gizliydi. “Alo, Yasemen hanım, ben Hafize Hatunun mezarı başındayım, sanırım mezarı dedem Nurullah efendi yaptırmış”

“Dedeniz Nurullah efendi mi? Ama o benim de dedem”

Bir pastanede buluştuk Pervin ile, anlattı bana hikayeyi. Dedem daha köydeyken aşık olmuş onüçlük Hafize’ye, gidip istemişler. Hafize’nin ağa babası kızı vermemiş daha genç diye. Dedem tam Hafizeyi kaçıracakken savaş patlak vermiş. Dedem cepheye, hamile Hafize’de şehre kaçmış, töre adaletine kurban gitmemek için. Anneannem, annemi doğururken ölmüştü. Dedem de yıllar sonra köyde rastlamış Hafize Hatun’a. Hafize Hatun hiç evlenmemiş bir daha. Durumu öğrenen dedem basmış nikahı Hafize’ye mertçe, çocuğuna piç demesinler diye.

Kimseye söylememişti dedem bunları, kimselere anlatmamıştı çocukluk aşkını. Ne zamanki ben şiirleri okumuştum, o zaman bulmuştuk dedemin hazinesini, ölüm döşeğinde dili sürçmüştü dedemin, çocukluk aşkı Hafize olmuştu hazine. Belki de gerçekten hazinesiydi dedemin Hafize Hatun, kim bilir.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız