Büyüklere masallar 2, Kibritçi Kız


| 14 Kasım 2006 | 0 yorum | 6622 gosterim

Kibritçi Kız’ın gerçek hikayesi, masalların diğer yüzlerini açıklamaya devam edeceğiz……


Kara kış bir anda kapıya dayanmış, hatta içeri bile girmişti. Kırık dökük kulübenin ağaç kütüklerden yapılmış duvarlardaki ara boşluklarından esen rüzgar, anlamsız notaların senfonisini çalıyordu. Yaz sıcağının kuruttuğu ve son bahar yağmurlarının alıp götürdüğü çamur dolguları yeniden yapmaya fırsat olmamıştı. Taş şömineden gelen sıcaklık ancak kendini ısıtabiliyordu. Yağan kar, toplamaya fırsat bulamadığı ağaç kütükleri ıslatmış, kuru odun stoğu bittiği için kulübenin kapısını yakmak zorunda kalmıştı. Hesapta olmayan hava şartları iki günlük yiyeceğinin hızla tükenmesi sonrası onu açlık sınırına kadar getirmişti. “Ha bugün, ha yarın bu kar durur” diye düşünmüş ama tipinin şiddeti gittikçe artmıştı. Yanındaki komando bıçağı ile birkaç avlanma girişiminde bulunduysa da eli hep boş dönmüştü. Göz gözü görmez halde yağan kar bir günlük mesafedeki kasabaya ulaşmasına engel oluyordu. Arabasını kar altından çıkarmayı aklına bile getirmedi. Geceleri kurt ve ayıların saldırısından korunacak ateşi yakacak odunu bile kalmamıştı. Battaniyesine sarılıp sönmekte olan şöminedeki ateşe baktı. Elleri neredeyse ateşin içinde olmasına rağmen parmak uçlarını hissetmiyordu. Sadece erittiği kar suyunu içtiği ikinci günün sonunda bir karar verme aşamasına gelmişti. Ya kulübede ölüm ya da kasabaya ulaşma çabası.

Oysa kafa dinlemeye bir geceliğine gelmişti buraya. Derin bir uçurumun kenarına yaslanmış kulübenin verandasından yemyeşil çam ormanının dinlendirici güzelliğine bakacak, son zamanlarda pek de kaliteli yaşadığını düşünmediği hayatını gözden geçirecekti. Şimdiyse üç beş gün önceki haline dönebilmek için neler vermezdi. Sonunda tüm cesaretini toplayıp kulübeden ayrılmaya karar verdi. Yönünü iyi kötü tahmin edebiliyordu. Son sıcak kar sularını evdeki poşetlerin içine koyarak ceplerine yerleştirdi. Daha fazla gecikmek istemiyordu. Hiç olmazsa hava kararmadan yolu yarılamalıydı, sonrası ise Allah kerim. Tek güvencesi olan komando bıçağını şöyle bir yokladı, ayı için bir şey yapamayabilirdi ama kurtlarla sonuna kadar mücadele edebileceğini düşünüyordu.

Adımını kulübeden dışarı attığında buzlu kar tanelerinin küçük birer kamçı gibi vurduğu yüzü acıyla buruştu. Hızla orman içine, yola benzer benzemez bir patikaya doğru yöneldi. Kah düşüp kah yuvarlanıp ilerlemeye çalışıyor, uyuşan ayak parmaklarını kıpırdatıp donmaması için çabalıyordu. Bilinmezlik beyazında takip edebildiği hiçbir şey yoktu, son adımından sonra artık aşağı doğru tostoparlak yuvarlanır olmuştu, “bir çığ yaratırsam kasabaya girişim muhteşem olur” diye düşünürken gülümsedi. Espri yeteneğini kaybetmemiş olduğunu görünce biraz morali düzelmişti. Cebine koyduğu poşetler patlamış, ıslak giysileri havanın soğuğu ve rüzgarın şiddetiyle vücudunu sanki cendereye almıştı. Yola çıkalı üç saati bulduğunda hava kararmaya başladı. Bir an için durup ormanı dinledi. Uzaktan gelen kurt ulumaları yol arkadaşlarının yakında geleceğinin habercisiydi. Ormanın içlerine girdikçe, rüzgar hız kesmiş ama lapa lapa yağan karda bir değişiklik olmamıştı. Uzaklardan nefes nefese koşuşan üç beş kutrun sesi geliyor ulumalar yaklaşıyordu. Aşağılara doğru tekrar son gücüyle koşmaya başladığında uzaklarda, kasabanın ilk ışıkları görülebiliyordu, tükenmekte olan gücü ve morali yerine gelmişti. İlk sokak lambasının altına geldiğinde takipteki kurtlar bir başka avın peşine düşmek üzere geride kaldılar. Kar durmuş ama dondurucu ayaz giderek artmıştı. Islak elbiseleri hareketlerini güçleştirse de derin uykudaki kasabada bir kuytu köşe bulma ümidiyle ilerlemeye başladı. Dar bir sokağın köşesini döndüğünde ileride küçük bir alevin titrek sıcaklığını gördü. Alevler düzensiz aralıklarla yanıp yanıp sönüyordu. Yaklaştığında küçük bir kızın köhnemiş bir evin girişinde kutusundan çıkarttığı kibritleri bir bir yakarak ısınmaya çalıştığını gördü. Kızın yanında naylon torba içinde kutularca kibrit vardı. Hiç düşünmeden eğildi ve kızın şaşkın bakışları arasında torbayı kapıp koşmaya başladı. Kız arkasından “babam kızacak bana” diye ağlıyordu. “en fazla sıkı bir dayak yer” diye düşündü. Birkaç sokak sonra iyice uzaklaştığından emin olduğu bir merdiven altına büzüşerek oturdu. Battaniyeyi başının üzerinden aşırarak kendine geçici bir barınak oluşturdu. Kibritleri aynı kibritçi kız gibi teker teker yakarak ısınmaya çalıştı. Gün doğarken açık bir sabahçı kahvesi aramak için yola koyuldu. Sevinçten içi içine sığmıyordu, başarmış hayatta kalabilmişti.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız