Baküs (2. bölüm “gül yapraklar”)


| 09 Ağustos 2008 | 0 yorum | 2988 gosterim

vücudundaki anlam veremediği morluklar acıyordu, telesekreterdeki not tehdit doluydu, neyseki çise vardı yanında, biraz hava almak iyi gelecekti, yoksa gelmeyecek miydi?


Ağlama seansları bittikçe telefondaki mesajı tekrar dinleyen Selda bu sefer de kusmak için lavaboya koşuyordu. Akşam üstüne doğru durum ancak sakinleşmişti. “Acıktım” dedi Selda “koca bir fili bile yiyebilirim”

İki arkadaş köşedeki cafeye doğru yola çıkarken Selda kotunun üzerine kollarını gizleyen deniz mavisi bir bulüz giydi. Makyajsız yüzünde gözlerinin menekşe rengi alabildiğine belirginleşmişti. Ayağındaki babetlerle sade, var ile yok arasında olmayı istemişti. Çise’nin ısrarıyla dışarı çıkmadan aldığı sıcak banyo gerçekten de iyi gelmişti. Oysa çıplak vücudunu bu haliyle görmek dahi istemiyordu. Saçlarını kurutmadan bir bandana ile toplamıştı. Kavuniçine çalan akşam güneşi, evlerin camlarından yansıyıp parke yoldaki çınarların yapraklarının arasından iki genç kızın bastığı kaldırım taşlarına süzülüyordu. Kısa bir yürüyüşle cafenin ahşap iskemlelerine oturmuş kahvelerini sipariş etmişlerdi bile. Kepekli ekmeğe kuru domatesli, mozarella peynirli sandviçin midelerine inmesi için beş dakika yetmişti.

Selda kahvesinin son yudumunu alıp fincanı bırakırken Çise parmaklarını belli belirsiz şıklatmaya başladı.

“Ne var?”

Selda, heyecanla parmaklarını şıklatıp kaş göz hareketleriyle yolun öbür tarafını işaret eden arkadaşına bakıyordu.

“Görmüyormusun hala” dedi Çise “şu adam, deminden beri dolaşıp duruyor, çok garip”

“Ne var bunda? Yaşam belirtileri yüksek olan bir mahalle burası, her dolaşan adam garip mi yani?”

“orası senin apartman olursa garip olur tabiki de, hele elinde kocaman bir kutu taşıyorsa”

Gerçekten de adamın elinde kocaman bir kutu vardı. Ara sıra kafasını yukarı kaldırıp Selda’nın oturduğu apartmana bakıyordu. İki arkadaş dikkatlice adamı izlemeye başlamıştı. Sabırsız adım atışları artmaya başlamıştı adamın. Siyah deri bir pantolonu vardı. Ve üzerindeki yine siyah renkli mont sıcak bir yaz akşamüstü için fazla gibi görünürken beş on metre ilerisindeki kırmızı motora yaslandığında hepsi bir anlam kazanmıştı. Adam elindeki kutuyu motora bırakıp montunun cebinden telefonunu çıkarttı. Hararetli konuşma çok kısa sürmüştü. Telefonu kapatan adam ani bir hareketle yüzünü cafeye döndürdü.

Selda tuvalete gittiğinden beri adamı izleyen Çise kendini öyle bir kaptırmıştı ki, bu dönüş adamla göz göze gelmesine sebep olmuştu. Çise bir anda iskemleden kalkıp tuvaletten dönen Selda’nın boynuna sarıldı.

Selda, Çise’nin dolanan kolların tutup iki yana indirirken merakla soruyordu “Ne yapıyorsun sen?”

“Ne bileyim adam aniden dönüp buraya bakınca birşey yapmam gerek zannettim, durum nedir şimdi?”

Selda önünde duran Çise’nin omuzları üzerinden adamın onlara doğru geldiğini net olarak görebiliyordu. Elinde koca kutu, boynundaki krmızılı siyahlı fuları adım attıkça sallanarak ilerliyordu.

“Selda hanım”? Gözlüğünü çıkarırken siyah parlak dik bakışlarıyla adamın Selda’yı bir çırpıda süzdüğünü Çise hemen fark etmişti. Selda’nın cevap vermesine fırsat vermeden atıldı

“efendim”

Motorcunun Selda’yı tanımadığı belli olmuştu, başını Çise’ye döndürüp konuşmaya devam etti “bu sizin” bir yandan da kocaman pembe renkli kutuyu uzatıyordu. Selda, Çise’nin cevabından çok adamın sol eline takılmıştı. Küçük parmağının son boğumu yoktu adamın. Yaşadığı anlık şaşkınlık sonrası arkadaşının bu davranışını destekleyerek kutunun yeşil kurdelalarını çözmeye başladı, bir yandan da Çise’ye sesleniyordu “Açsana Selda”

İki kız merakla kutunun kurdelalarını çözüp kapağını açınca mis gibi gül kokusu etrafa yayılmaya başlamıştı. İrili ufaklı gül yapraklarıyla doluydu kutu. “ Vay be şu güzelliğe bak”, Çise elini daldırıp yaprakları avucuna almak istediğinde parmak ucunda müthiş bir acı hissetti, bir ciyaklama ile elini çekerken kutuyu da havaya doğru fırlatıvermişti. Selda göz bebekleri büyümüş halde şaşkın şaşkın arkadaşının parmağına bakıyordu, parmak daha şimdiden iki katı kadar büyümüştü. Çise zonklayan elini tutmuş bağıra bağıra ağlıyordu, gözünden, ağzında neredeyse her yerinden akan salya sümükle yüzü gözü perişan haledeydi. Ağzından iki çift laf döküldü “tatlım, yardım et” sonra arkadaşının kollarına doğru kayıp bayıldı.

Selda başındaki bandanayı çıkartırken çevreden gelenlere bağırıyordu “ambulans çağırın.” Arkadaşını cafenin ahşap verandasına nazikçe yatırıp başının altına sandalyedeki minderlerden birini koydu. Bandanasını Çise’nin koluna dolarken telaşla onu izleyen garsondan keskin bir bıçak getirmesini istedi. Arkadaşının koluna yaptığı turnike zehirin vücuda yayılmasını engelleyecekti. Garson bıçağı bir çırpıda getirmişti, aldı, arkadaşının parmağında zehirin ilk bulaştğı yerde küçük bir kesik attı sonra parmağı ağzına götürdü, akan kanı emip tükürmeye başladı. Birkaç kez bu işlemi yapıp kağıt peçeteyle parmağı sardı. Artık ambulansı beklemekten başka yapacak birşey yoktu. Kafasını kaldırıp deri ceketli adamın geldiği yöne baktı. Motorun üzerindeki adam kaskını takmış ona bakıyordu. Selda doğrulmaya çalışırken adam gaz koluna asılıp şaha kalkan motoruyla hızla uzaklaştı.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız