Sen Görmesen de Köprüler Yanıyor…


| 28 Şubat 2009 | 5 yorum | 3296 gosterim
BurningBridges_k

Hayatın cilveleri ne kadar garip değil mi? Yaşamın her zaman süprizlerle dolu olduğunu hepimiz biliyoruz ve nerede, hangi koşulda, nasıl bir süprizle karşılaşacağımızı bilemeden; iyi şeylerin olması adına umutla ve heyecanla bekliyoruz.


Ama gün geliyor, kendimize kurduğumuz dünyada mutlu mesut yaşamaya çalışırken bir şeyleri değiştirme isteği içimizi sarmaya başlıyor. Nedense daha önce bizi rahatsız etmeyen pek çok şey gözümüze batıyor, adeta varlıklar ile bizi bunaltıyor.

Kendimizi bir kıskacın arasında çaresiz hissetmeye başladığımız sırada ise; özgürlüğümüzü yeniden kazanıp hayallerimizin peşi sıra koşmak dürtüsü tüm benliğimizi sarıyor. Çünkü yaşamımızı elimizdekilerle yetinmek ve isteklerimizden vazgeçmek üzerine kuruyoruz; bu bağlamda hep erteliyoruz bir şeyleri, hep sonraki yıllara atarak adeta biriktiriyoruz.

Bir süre sonra bu duygularla mücadele edip, kendi kendimizi rahatlatmanın yollarını arıyoruz ama gün geliyor ve bıçak kemiğe dayanıyor. İşte tam o noktada geride kalanları hiç umursamadan hayallerimizin peşinden koşmak için delice bir istek duyuyoruz. Pek çoğumuz bu isteği sadece hayallerinde yaşatıyor; az bir kesim ise yakıştırılacak sıfatlara, kendisini yeterince anlatamamanın ızdırabına kulak tıkayarak radikal kararını yaşama geçiriyor. Köprüler yakılıyor, geride kalanların göz yaşları görmezden geliniyor ve yıkıntıların arasından yepyeni bir umudun filiz vermesi bekleniyor. Hiç kolay olmasa da o filizi canlı tutmak, yeşertip büyütmek adına tüm olanaklar seferber ediliyor. Yanık köprülerden savrulan ağır duman gözyaşlarına  karışıyor, ortalık sisleniyor bulutlanıyor ama yine de bu istekten vazgeçilemiyor.

Öyle ki uyumlu giden evlilikler, çocukların ve eşlerin sevgisi, işe duyulan heves hemen her şeyden vazgeçilerek; geçmiş bir kalemde siliniyor ve o kararı veren kişi artık arkasına bir an bile bakmadan gidiyor. Onu hiçbir kuvvet, hiçbir sevgi tutamıyor, kararından vazgeçiremiyor. Peki ama neden?

Uzun yıllar emek vererek edindiği her şeyi bir çırpıda yok etmesine neden olacak kadar güçlü olan nasıl bir dürtüdür acaba? Yılların birikimi, belirli sınırlarda hareket etme zorunluluğu çok mu yormuştur bedenini ve zihnini? Yoksa hayal ettiklerine ulaştığında, hedef basamağına tırmandığında onların gerçekteki beklentisi kadar kendisini mutlu etmediğini mi görmüştür? Ne olmuştur da o yaşına kadar hayatına anlam kattığına inandığı her şeyden vazgeçmiştir? Üstelik hayatı boyunca hep önemsediği ve değer verdiği şeyler, başkalarının kendisi hakkındaki düşünceleri bile bir anda önemini yitirmiştir.

Aslında bunun cevabı derinlerde saklıdır. Çünkü yüzeylerde görünen buzdağının sadece minik bir parçasıdır. Geride kalan ise kocaman bir kitledir ve insanlar onun baskısı ile kıpırdayamaz haldedir. Belli ki yıllar boyu oluşan birikimin etkisi ile tıka basa dolmuştur. Tıpkı ağzına kadar dolu olan bir bardak su gibi. O son gelen damla ile taşar, kabına sığamaz olur. Etrafındakileri umursamaz o saatten sonra. Çünkü kendisinin her şeyden daha önemli olduğunu yeni yeni keşfetmeye başlamıştır. Çünkü artık bir şeyleri erteleyecek, bir şeyleri yok sayacak kadar uzun zamanı yoktur. Daha doğrusu zamanın ne kadar değerli olduğunu, harcanacak fazladan tek bir dakikanın bile olmadığının farkına yeni yeni varmıştır. Şimdi tüm kaçırdıklarını yakalama zamanıdır. Şimdi bir zamanlar hayal etmeye bile korktuğu her şeyi gerçekleştirme zamanıdır. Çevreden, etrafından çekinmeden, sadece kendi istediklerini gerçekleştirmesine odaklanır. Kaybedeceklerini, onlara zamanında ne kadar emek verdiğini hiç düşünmez. Daha doğrusu düşünmek istemez. Geçmişe değil, geleceğe bakar. Kendisini hiç hissetmediği kadar genç, hiç olmadığı kadar cesur, heyecanlı, kuvvetli ve özgür hisseder.

Böylesi kişileri ve verdikleri radikal kararları anlamak zaman zaman zor olabiliyor farkındayım. Ama hiçbir şey sebepsiz değildir inanın bana. Bir insan elindeki tüm sevgileri ve güzellikleri bir kenarda bırakmayı, yaşamındaki tüm köprüleri yakmayı göze almışsa vardır bir sebebi ve her insan gibi ona da saygı duyulmalı bence. Çünkü böylesi bir kararı alabilmek ve onu hiç korkmadan hayata sokabilmek o kadar kolay değil. Çoğu kişinin yapamadığı, yaşam hanesinde “keşke” ler olarak kalan, sadece hayallerde yaşatılan kararlardır onlar. Böylesi zor kararları alarak, geçmişini bir çırpıda harcayan insanların yaptıklarının doğru olduğunu savunmuyorum, özellikle geride kalan kişileri düşününce. Çünkü bu tarz bir kararın onunla yaşamı paylaşan pek çok kişinin yaşamını alt üst ettiğini ve onların bunu asla hak etmediklerini düşünüyorum. Ama madalyona sadece tek taraflı bakmanın, hep güçsüzün yanında olma eğilimimizin ne kadar doğru olduğunu da düşünmemiz gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Ve sebeplerin hiçbir zaman tek taraflı olmadığını. Üstelik herkes kendi yaşamından sorumludur. Hiç kimsenin bir başkasının  hayatını yargılama gibi bir hakkı olamaz. O kişi hakkında yorum yapmak sadece verdiği kararla hayatları değişen kişileri ilgilendirir ki, onlarda zaten gereken cevabı ve hak edilen davranışı kendi özgür iradeleri ile vermişlerdir.

Ne diyelim hayat sizin. Yeter ki vereceğiniz kararlara keşkeler son olmasın ve yeter ki her bir yeni adım size hep mutluluk getirsin. Elde edeceğiniz yeni mutluluğunuz ise geride bıraktıklarınızın göz yaşlarıyla asla sulanmasın ve eğer olabiliyorsa bir zamanlar kurulan o köprüler hiç yakılmasın.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

Forumdan Yorumlar (5)

  1. nilgunozbir 02 Ekim 2009

    çok guzel anlatılmış ellerinize sağlık huzunlendim....eskilere gittim geldim....

  2. mutsuz 25 Mart 2009

    evet benim içimdeki yaşadıklarımı çok güzel anlatmış belgin hanım.sağolsun.ben de bir çok kişi gibi isteklerimi ,yapabileceklerimi hayalimde yaşatıyorum.mutlu oluyormuyum ?Hayır.Ama nerden ,nasıl başlamalı?Çaresizlik cesareti de kırıyor sanıyorum.

  3. yankı 23 Mart 2009

    arkada kalanları yıkmamak adına kalmak hem de biriken ukdelerin,mutsuzluğun baskısıyla daha ciddi yıkımlara sebep olarak kalmak mı daha doğru olur acaba?insan kendinde olmayanı nasıl paylaşabilirki bir başkasıyla?kendini mutlu ya da mutsuz edebilen de yine insanın kendisi değil midir? o halde arkada kalanlar da kendi mutluluklarından sorumlu iken onları üzememek adına neden kendinden vazgeçer insan?nereye kadar sabredebilir?ne kadar polyannacılık oynayabilir?kalarak mutlu olmadığını düşünüyorsa dahası artık umutlarda tükenmiş,hayal bile uğramaz olmuşsa kişinin yaşamına ve gitmek denenmemiş olarak kalmışsa gitmenin sorumluluğunu da yüklenerek neden gidilmesin?gitmek de zor,kalmak da...ama tercihlerimiz değil mi bizi biz yapan.belki daha güçlü belki de kayıp...acaba,keşke sorularını besleyerek ve körükleyerek, zaten bir kere verilmiş ve ne zaman alınacağını bilmediğimiz yaşama hakkını kimlerin eline ne adına bırakıyoruz?...elbette ki bir çözüm mutlaka vardır ve belki o çözüm sadece gitmeler de saklıdır....

  4. Derya Yetkin 05 Mart 2009

    tamda bunun aynıydı yaşadıklarım beni anlatması bu yazının ne kadarda ilginç geldi. ellerinize yüreğinize sağlık

  5. canakcaates 01 Mart 2009

    Güzel bir anlatım,oğru yakalanmış bir konu.Teşekkürler.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız