Ruhumun Kabuğunu Kırdım


| 27 Eylül 2006 | 0 yorum | 2915 gosterim

Mutlu olmanın, sevip sevilmenin en güzel ve nadide taşları ile oynadığım satranç tahtasında kendi kendimi şah-mat ettiğimi hissediyorum.

Hayata bakıyorum kendi dışıma çıkarak ilk kez…yaşantımı, çevremi, insanları inceliyorum. Birdenbire yaşamı bu denli ciddiye aldığıma şaşırıyorum ve “neden daha önce değil de şimdi?” diyorum.

Siz hiç denediniz mi bilmem, zaman içinde kendi kendinize yarattığınız koruyucu kabuğun dışına çıkıp hayatınıza bir üçüncü gözle bakmayı…Korumasız, hassas ve son derece naif bir ruh halindeyken; sanki dokunuverseler kırılabilecekmişcesine narin duygularınızla, ruhunuz çırılçıplakken…

Sanki koşarak gittiğiniz ve aslında nereye gittiğinizi bilemediğiniz hayat yolunuzda aniden durmak, hız kesmek ve her şeyi daha net, tüm çıplaklığı ile görmek istemek gibi. Tarifi zor…

Anıları, yaşananları birer birer hatırlayarak…Amaçlarımızı, onlar uğruna verdiğimiz onca çabayı, çektiğimiz üzüntüyü, döktüğümüz gözyaşlarını, yıldızlar kadar uzak sandığımız amaçlarımıza ulaştığımızda yaşadığımız garip boşluğu; damağımızda bıraktığı o tatlı/mayhoş tadı. Biraz elde etmenin, erişilmezlere erişmenin sarhoşluğu, birazda ulaşılan amacın gözümüzde büyüttüğümüz kadar olmadığını anlamanın içimizi saran ezikliği…

Acıyor bir yerlerim, kabuğum yok artık. Her hatıra içimi daha bir acıtıyor; yaralanıyorum hatırladıkça, üzüntüm göz pınarlarımdan birer damla olup yanaklarımdan süzülürken.

Mutlu olmanın, sevip sevilmenin en güzel ve nadide taşları ile oynadığım satranç tahtasında kendi kendimi şah-mat ettiğimi hissediyorum.

Her şeyden korumasız halim; masum çocukların saflığına benziyor adeta. Gelebilecek her türlü acımasızlığa açık; yorumsuz, çaresiz, naif. Halbuki terazinin ağır basan yanı mutluluklarım, kazançlarım, elde ettiğim tüm amaçlarım, topluma kazandırdıklarım. Yine de bambaşka bir yerde, bambaşka bir kimlikte olmayı istiyorum nedensiz. Başıma gelecekleri, yaşayacağım zorlukları, kaybedeceklerimi bilerek.

Peki neden?

Cevabı yok galiba. Tüm suçum, ruhumu sarıp sarmalayan kabuğun kırılmasında mı acaba? Tüm suç yıllarca o kalkanın altına saklanan benliğimde mi? Bilmiyorum, bilemiyorum… Tek bildiğim korkuyor olduğum. Kendimden, duygularımdan, vereceğim kararlardan, endişelerimden, her şeyden… Geriye dönmek isteyip de dönememekten, yıkılan köprülerimi yeniden kuramamaktan.

Çırpınıyorum deliler gibi kurtulmak adına çıplak ruhumdan, olur olmaz düşüncelerimden. Ama her çırpınışta bizi yaşama bağlayan pamuktan iplik daha da inceliyor sanki, koptu, kopacak. Ne zamana kadar süreceğini bilemediğim bu ruh halimle gözlerimi kapatıyorum yavaşça. Göz yaşlarım yine de akıyor göz pınarlarımdan kirpiklerimi ıslatarak. Ne garip…İnsan gözleri kapalı haldeyken de ağlayabilirmiş. Daha önce hiç fark edememişim.

Sessizliğin sesini dinliyorum bir yandan ve düşünüyorum. Düşündükçe rahatlayacağımı sanırken, yanıldığımı anlıyorum. Çünkü düşünme hızım o kadar fazla ki; saniyeler mertebesinde yığınla olay gözlerimin önüne dikiliveriyor. Sanki çok hızlı çalışan bir slayt makinası gibiyim. Ardı ardına açılan resimler görüyorum hızla. Her bir kare beni içine, yeni düşünceler yumağının tam ortasına çekiyor; gidip geliyorum, gidip gelemiyorum. Bu hız beni yoruyor hissediyorum. Halbuki şu anda gözlerim kapalıyken yapmak istediğim tek şey dinginliğe kavuşmak, düşüncelerimden olabildiğince uzak. Tıpkı masmavi bir denizin ortasında, bir kayıkta her şeyden uzakta olmak gibi. Kısa bir süre bu durumda kalmayı diliyorum, tüm düşünceleri beynimden uzaklaştırıp nefes almanın ritmini hissetmek, yavaşça…

Yaşıyorum, hayatın o en hızlı temposu yerini sakinliğe terk edip kabuksuz, çıplak ruhumla baş etmeyi öğrenene kadar yavaş adımlarla. Ama yeni bir kabuk, yeni bir koruma zırhı yaratmaya gerek kalmadan.

Başarabilir miyim? Şimdilik bilmiyorum ama en azından daha güçlüyüm ve deneyeceğim bunu biliyorum.

Sevgiyle kalın.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız