Felaketi Beklerken…


| 20 Ocak 2010 | 1 yorum | 548 gosterim

‘‘Felaketi bekleyip durmak, felaketin kendisinden daha acı ve uzun boylu bir felaket olurmuş. Ne olacaksa olsundu. İdama mahkum olanın asıl işkencesi, idam değil idamı beklemektir.’’

Bu satırlara Halikarnas Balıkçısı’nın ‘‘Mavi Sürgün ‘‘ isimli romanında rastladım ve doğruluğuna bir kez daha şaşırdım. Ne kadar gerçek, ne kadar bizden satırlar…

Bazen öyle beklenmedik olaylar, felaketler olur ki hayatımızda ne olduğumuzu şaşırırız. Bazen de felaketlerin gelişini bir şekilde sezeriz iç  güdümüzle ve beklemeye başlarız. İşte o bekleme anları insanı felaketle karşı karşıya gelmekten çok daha fazla yorar. Öyle ki en güçlü insanların bile yürekleri bir yaprak misali titrer bu beklemelerde. O süre ise uzadıkça uzar, bir türlü bitmek bilmez. Bu süreçte insan öylesine üzüntü duyar, öylesine yoğun duygularla boğuşur ki; sonrasında yani felaketle karşılaştığında artık üzülemediğini fark eder. Ya da beklerken yaşadıkları canını öylesine acıtmıştır ki, duyguları uyuşmuştur sanki.

Hayatımız rutin ama her zamanki seyrinde devam ederken sezgilerimiz bize yakında kopacak büyük bir fırtınanın küçük fısıltılarını taşır adeta. Adını koyamadığımız, nedenini bilemediğimiz bir süreç içindeyizdir artık. Ya evliliğimiz çatırdayacak; ya çok sevdiğimiz bir kişinin bizi aldatmasına tanık olacak; belki çocuğumuz hiç nedensiz senelerini verdiği okulunu bırakacak; belki bizim için çok özel olan bir dostumuzun sağlığı bozulacak; belki senelerce emek verdiğimiz işimiz iskambil kağıtları misali yerle bir olacak; belki elimizdeki her şeyi kaybedecek; belki de o güne kadar aklımıza dahi getiremediğimiz bir olayla yüzyüze kalacağız.

Ne olduğunu bilemeyiz o süreçte ama fısıltılar fırtınanın bizi derinden etkileyeceğini, duygularımızı paramparça edeceğini söyler adeta. Ve biz beklemeye başlarız. Bekleme süresi uzadıkça dayanma sınırımız, gücümüz tükenmeye, içimizin titremeleri dışarıdan duyulmaya başlar.

Ne uyuduğumuz uyku uykudur artık, ne de yaşadığımız hayat. Sadece nefes alıp veren bir robot misali yaşarız. Karmakarışık duygularımız, yoğun iç çekişlerimize, donuk bakan gözlerimize eşlik ederken bekleriz sessizce. Tıpkı kılıcın önünde başını eğen bir mahkum, idamını bekleyen bir tutuklu gibi. O süre uzamasın, ne olacaksa bir an önce olsun isteriz. Öyle acımıştır ki ruhumuz, öyle didiklenmiştir ki duygularımız bundan sonrası acıtmaz içimizi biliriz.

‘Yine de yaşamın değişik yüzleri vardır, tıpkı değişen mevsimler gibi…’Kemal Demirel’in ‘Evimizin İnsanları’ romanında söylediği bu cümle bize yaşadıklarımızın bir sonbahar, sonrasında yaşayacaklarımızın
Amansız bir kış olacağını gösterir belki de; doğrudur. Ama her kışın sonunda ilkbahar ve pırıl pırıl yaz aylarının geleceği de bir gerçektir. O halde her kaybedişin bir sonraki adımda kazanca dönüşeceğine inanırsak eğer; karışıklıkları, çalkantıları ve olacak tüm olumsuzlukları gerek beklerken gerekse yaşarken  dimdik ayakta kalabiliriz.

İrademizi güçlendirmeye, cesaretle davranmaya çalışmak içsel kaygılarımızı azaltmamıza yardımcı olur. Böylece tüm zayıf düşünceleri olumlu ve iyi düşüncelerle geliştirir ve kısa sürede her şeyin daha olumlu olarak hayatımıza girdiğini görürüz. Böylece felaketi beklemek yerine umdun bizi hiç terk etmediği yüreğimizde güzel şeylerin olacağını da bekleyebiliriz. Belki kaderimizi değiştirmeyiz ama en azında o üzüntü dolu zamanı daha dingin atlatmış oluruz böylece; ne dersiniz?

Sevgiyle hep güçlü kalın.

Belgin ERYAVUZ
05.05.2009   

Forumdan Yorumlar (1)

  1. icell 22 Ocak 2010

    ‘Felaketi bekleyip durmak, felaketin kendisinden daha acı ve uzun boylu bir felaket olurmuş. Ne olacaksa olsundu. İdama mahkum olanın asıl işkencesi, idam değil idamı beklemektir.’'Belgin Hn, çok güzel belirtmişsiniz yazınızda...Unutmamalıyızki her gecenin bir sabahı,her kışın bir baharı vardır...Emeğinize sağlık...saygı ve sevgilerleAysel

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız