Engellere Çarpa Çarpa…


| 07 Şubat 2007 | 0 yorum | 2810 gosterim

Hiçbir hareket koymadı ana ama anlaşılamamış olmak koydu. İnsanların böylesi hassas bir konuya bu kadar kapalı olmaları, bir takım art niyetlerle yaklaşmak istemeleri içimi acıttı.


Bu işe gönül koyduğum günlerden bugünlere aradan çok uzun yıllar geçti. Bu zaman dilimi içinde onlara olan sevgim katlanarak arttı, özellikle aralarına karışıp o yaşam mücadelelerini gördükten sonra. Ben en çok onların gözlerini, gözlerindeki o ışıltıyı sevdim; o gözlerden kalbime akan sıcacık insanlığa aşık oldum, onlara ve yaptıklarına saygı duydum, azimlerine hayran oldum, başarılarını ayakta alkışladım, alkışlamaya devam ediyorum. Ama onları anlamanın, sevmenin dışında pek bir şey yapamadım. Çünkü büyük ümitlerle başladığım projelerimi, o bitmez çoşkumu ve enerjimi kimselere yeterince ifade edemediğimi düşünüyorum. Çaldığım her kapıda bana sorulan ilk soru engelli olmadığım halde neden böylesi girişimlerde bulunmak isteyişimdi. Onlara anlatamadım; evet ben sağlamdım, yakın çevremde de engelli birisi yoktu ama onları sevmek, anlamak ve yeni projelerle hayatlarını kolaylaştırmak adına gayret göstermek için buna gerek de yoktu ki…Çünkü hepimiz birer engelli adayıydık; yarın bizim ya da sevdiklerimizin başına neler geleceğini kim bilebilirdi ki?

Bu amaçla Anadolu'yu, Ege ve Akdeniz'i gezdim; gittiğim pek çok yerden kibarca kapı dışarı edildim, pek çok yere adımımı dahi atamadım, engellendim. Benim heyecanıma ortak olanlar da oldu elbette aralarında, onlarla umutlandım; ama biliyor musunuz hepsinin bu konuya bakışı yakınlarının başına gelen felaketlerle değişmişti. Hiçbir hareket koymadı ana ama anlaşılamamış olmak koydu. İnsanların böylesi hassas bir konuya bu kadar kapalı olmaları, bir takım art niyetlerle yaklaşmak istemeleri içimi acıttı. Oysa ki bizler önce insanız, bir yaşamı diğer insanlarla beraber paylaşıyoruz. O halde "ben" duygusunu bir yana bırakıp, "biz" diyebilmeliyiz, öyle değil mi?

Şimdi sizlere sormak istiyorum. Hayatı paylaşırken, sokakta yürürken, toplu taşıma araçlarını kullanırken, sinema, tiyatro ya da bir gösteriyi izlerken, büyük marketlerde alış veriş mağazalarında koştururken engelli bireylere neden rastlamıyoruz? Hiç düşündünüz mü? Yurt dışına çıktığınızda henüz havaalanından şehir merkezine giderken bile gözünüze çarpan, sokaklarda özgürce dolaşan, otobüse metroya kimseden yardım almadan binen engelliler; yoksa bizim ülkemizde fark edemeyeceğimiz kadar az sayıda mı? Hayır hiç de değil! Sayıları tahminlerin üstünde, üstelik resmi rakamlar bir yana, tespit edilemeyen çok daha büyük bir kesim var. Aramızdalar, bizimle birlikteler, onlar da nefes alıyorlar, onlar da yaşıyorlar ama aslında yok gibiler…değil mi? Çünkü en modern şehirlerimizde bile kent düzenlemesi, yaşam alanları maalesef engelliler düşünülerek yapılmış değil. Bizlerin bile zor çıktığı o yüksek kaldırımlarla, o devasa merdivenlerle, o yüksek bankolarla, o dar kapılarla, o elverişsiz WC'lerle, o standart dışı evlerle hepimiz onları adeta toplum dışına itmiş durumdayız. Nasıl çıksınlar ki sokağa? Nasıl yaşasınlar ki bizim aramızda? Her yerde bir set, her adımda bir engel önlerine duvar misali dikilirken; sen yaşama, sen dur derken… Aslında çok iyi niyetli, sevgi dolu bir toplumuz, ama o kadar.

Birde acıma duygumuz var ki… kimseler yanına yaklaşamaz. Biz engellileri görünce gözlerimizi dikip acıyarak bakmanın, içimizden "vah vah" demenin, bu arada yanımızdakini dürtmenin dışında hiçbir şey yapmıyoruz maalesef. Üstelik bunları yaparken onların kalbini nasıl yaraladığımızı, içlerini nasıl acıttığımızı fark edemiyoruz. Evet engelliler, evet belki kolları ya da bacakları yok, belki duyamıyor, belki de göremiyorlar ama onlar önce insan, bizim toplumumuzdan, bizimle aynı haklara sahip birer birey. Bizlerin yaptığı her şeyi yapmaya, bizlerin girdiği her ortama girmeye, bizler gibi yaşamaya hakları var ama bunları yaparken kendi özgür iradeleri ile hareket etmek istiyorlar. Kimseye yük olmadan, kimseden yardım rica etmek zorunda kalmadan, kimsenin keyfini beklemeden…Kısacası onlarda en az bizler kadar özgür olmak istiyorlar. Ama maalesef bizler onlara bu özgürlüğü vermiyor, önce düşüncelerimiz sonra da yaptıklarımızla onları toplum dışına itiyor, kafeslere kapatıyoruz. Sadece nefes almalarını yeterli sanıyoruz. Ve onların engelli olmanın ötesinde önce insan olduklarını unutuyoruz.

Arada sırada güzel girişimlerde bulunuyoruz elbette. Onlarla umudumuz artıyor; her seferinde acaba bundan sonrası daha mı kolay olur diye de düşünüyoruz ama hepsi orada kalıyor. Birde bakıyorsunuz ki umutla başlana her şey yarım kalmış, bir kısmı düşünceden öteye gidememiş, bir kısmı ise yapılmış ama türlü nedenlerle uygulamaya konulamamış, işletilememiş ve yerinde çürümeye terk edilmiş. İşte yine derin bir sessizlik ve umudun arada göz kırptığı süresiz bir bekleyiş… Oysa ki toplum içinde maddi manevi anlamda pozitif enerjiye sahip insanların bunu diğerleri ile paylaşması daha anlamlı, daha güzel değil mi? Bu paylaşımın mutlaka maddi çerçevede olması da gerekmez üstelik. Bazı şeyleri anlamak, kabullenmek, sevgi ile yaklaşmak hayatın o zor kulvarlarını aşmamızda yardımcı olacaktır hem veren hem de alan için. Bizler bunu başardığımızda zorluklar zor olmaktan çıkacaktır. İlişkiler karşılıklıdır zaten hiçbir zaman tek taraflı kalmamalıdır, öyle değil mi?

Bir takım şeyleri sadece üç beş kişiden beklemek yerine hepimiz bir bütün olarak hareket etmeli; hayatın akışına engel olmak set çekmek yerine; o akışın içine kendimizi bırakmalıyız ama el ele, gönül gönüle. Bu konu ile ilgili olarak yapılacak o kadar çok şey var ki aslında… Benim ilk hedefim ise yurt dışında gördüğüm, faydalarına imrenerek şahit olduğum ve neden bizim ülkemizde de olmasın dediğim yenilikleri kendi standartlarımıza uygun şekle getirmek ve engellilerin hizmetine sunmaktı. Onların daha insanca yaşamalarını, bizlerin arasına çekinmeden katılmalarını sağlayacak teknolojilerdi. Evlerinin dört duvarı arasına sıkışmış ruhları nefes alacak, onlarda bizler gibi yaşamın güzelliklerinden özgürce yararlanacaklardı. Geçirdikleri ağır depresyondan daha kısa sürede kurtulmalarına, daha çabuk toparlanıp hayata karışmalarına olanak tanıyacaktı. Onlara saygı duyduğumuzu, onları onlardan çok düşündüğümüzü anlatacaktı. Yurt dışı bağlantılı organizasyonlar yapıldığında elimiz ayağımıza dolaşmadan, geçici çözümlerle olayı bir kereliğine atlatma çabalarına gerek kalmadan; göğsümüzü gere gere engellileri de bu toplantılara dahil edebilecektik.

Her şey bu kadar basitti aslında. Her gün gözümüzün önünde çarçur edilen ve yok yere etrafa saçılan birikimlerin sadece küçük bir kısmını ayırmak bile bu işler için yeterli aslında. Yeter ki elbirliği yapılsın, yeter ki gönülden istensin, yeter ki bir takım insanlar bu anlamlı işlerin üzerinden kendilerine bir pay aramasın. Bu konu ne zaman aklıma düşse içimde bir burukluk, gönlümde yapmak istediklerim ve engellere çarpa çarpa kırılmış hayallerim devreye giriyor. Ama umudumu hiç kaybetmiyorum, hayallerimin kırık kanatlarını her defasında yeniden sarıyor, yepyeni hayallerle zenginleştirip bekliyorum. Ve diliyorum ki gün doğmadan doğacak olan güzellikleri elimle tek tek dağıtacağım o anlamlı günler çok uzakta olmasın…

Sevgiyle kalın.

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız