Bir Gezi, İki Farklı Yüz (1-2)


| 27 Aralık 2009 | 0 yorum | 2175 gosterim

İnsanoğlu ne garip; sırası geldiğinde sevinci ve hüznü bir arada yaşayabiliyor. Mutlulukla gülümserken, birden bire gördüğü bir manzara karşısında içinin burkulmasına mani olamıyor. Tıpkı benim birkaç yıl önce uzak bir ülkeye yaptığım bir sene sonu yolculuğu sırasında hissettiklerim gibi. Şimdi sizlere bu geziden ve onun iki farklı yüzünden bahsetmek istiyorum.

Yeni yılı karşılamaya saatler kala, evimden kilometrelerce uzakta; dilini, kültürünü, insanlarını bilmediğim yabancı bir ülkedeyim. Evimden ayrı ama sevdiklerimle bir aradayım. İlk defa yeni yılı dünyanın dört bir yanından gelmiş; renkleri farklı, dilleri farklı ama gönüllerinin sevgi dolu olduğuna inandığım insanlarla bir arada karşılayacağım.

O gün herkeste bir telaş var; herkes geceye en iyi şekilde hazırlanmanın peşinde. Kocaman bir markette, her zaman olduğu gibi çok sevdiğim meyve reyonlarının önündeyim. Evlerine şans getirsin diye meyve alan ve birbirleriyle sohbet eden insanlar dikkatimi çekiyor. Her biri birbirinden farklı renkte, görüntüde olan egzotik meyvelerin görüntüsü karşısında ise adeta mest oluyorum. Bazılarını hayatımda ilk defa gördüğüm bu meyvelerin hepsinden almak, hatta evime döndüğümde sevdiklerimle paylaşmak istiyorum. Bir yandan tatlarını merak ediyorum; bir yandan da nasıl yeneceğini anlamaya çalışıyorum. Sert kabuklarının ve rengarenk görüntülerinin altında gizli lezzetler olduğunu biliyorum. Alışveriş yapanların sohbetine katılıp her birinin tek tek inceliklerini öğreniyor, yapılan ikramları geri çevirmeden tatlarına dahi bakıyorum. Aşina olup sevdiklerimin yanında, hayatımda ilk kez tattığım bir kısım egzotik meyve beni öylesine mutlu ediyor ki… Adeta çocuklar gibi seviniyorum.

Bir yabancı ülkeyi gezmenin, gezerken insanlarını yakından tanımanın, yöresel tatlarını denemenin mutluluğu birbirine karışıyor ve içimdeki coşku katlanarak artıyor. Her bir anın farkına vardığım, doyasıya tadını çıkardığımı hissedip kendimi çok şanslı hissediyorum.

Henüz birkaç gün öncesine kadar evimdeyken önümüzdeki günleri nasıl geçireceğimi merak ediyor, için için sabırsızlanıyordum ama şimdi yaşadıklarımla, bu sabırsızlık yerini yeni şeylerle karşılaşmanın ve öğrenmenin heyecanına bıraktı. Bu gece saat tam 24.00’de dünyanın merkezinde olacağım ve bir yanımda çekik gözlüler; bir yanımda siyah tenliler; öte yanımda inançları gereği sadece gözleri görünen tamamen çarşafa bürünmüş kadınlar; hemen yanlarında sıcak havaya uygun, beyaz uzun giysileri ve başlarında statülerini belirleyen beyaz örtüleri ile erkekler; onlara tıpatıp benzeyen erkek çocukları; bir başka yanımda beyaz tenli, soğuk bakışlı insanlar… Yani tüm ırkların en güzel örnekleriyle bir arada yeni bir yılı karşılayacağız; birbirimize dillerimizi bilmesek de mutlu yıllar dileyip kim bilir belki de kucaklaşacağız.

Böylesi hoş bir mozaiğin parçası olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum. Gezmeyi, yeni şeyler öğrenmeyi, yeni yerler ve insanlar tanımayı çok seviyorum. Her ne kadar çaresizliğe, acımasızlığa şahit olsam da tüm bunların hayata bakışımızda etkili olduğunu; elimizdekilerin kıymetini daha iyi anlamamızda adeta mihenk taşları yerine geçtiğini biliyorum.

Yabancı ülkelere yaptığım her gezi sonrasında olduğu gibi yuvama dönüşümde ise içimi bambaşka bir sevinç ve heyecan kaplıyor. Bir kez daha canım ülkemin, dünyanın en güzel ve en yaşanılası yeri olduğunu anlıyor ve ona olan sevgimin her ayrılıkta katlanarak arttığına bir kez daha tanık olurken tebessüm ediyorum.

Ama ya bu güzel gezinin diğer yüzü? (devamı diğer yazımda)

BİR GEZİ, İKİ FARKLI YÜZ (2)

Sefaletin içler acısı görüntüsü, devasa gökdelenlerin şemsiyesi altında sızlanıyor adeta. Zayıf, kupkuru bedenlerin, kırış kırış olmuş yüzlerin yinede her şeye rağmen gülmeye çalışan gözlerin anlattıklarına sözler eşlik ederken zorlanıyor. Çünkü her şey öylesine net ki… Bu çıplak gerçeğin karşısında kelimeler yetersiz kalıyor. Tezatın bu kadar açık, bu kadar taban tabana zıt görüntüsü karşısında etkilenmemek mümkün değil. O çıplak gerçeğin karşısında insan olmaktan utanmamak da.

Bir yanda ülkesinden kilometrelerce uzaktaki bir ülkeye çalışmak için bin bir umutla gelen ve çalışma sınırlarını alabildiğine zorlayan insanlar; diğer yanda kaderinin henüz doğarken onlara adeta dünyayı bahşettiği, çalışmaya gereksinim duymayacak kadar tok olan mutlu azınlık. Dilini, dinini kültürünü bilmediği yerlerde umut içinde çalışmaya konuşan insanlar öylesine sıkı bir disiplin içine hapsolmuş durumdalar ki… Mutlular mı, umutla geldikleri bu ülkede istediklerine kavuşabildiler mi onu tam olarak kestirmek zor ama; yaşıyorlar, çalışıyorlar ve yüzlerine yerleştirdikleri o sahte gülüşle hayata bir şekilde direniyorlar. Yanlış yapmamaya gayret ediyorlar, çünkü en küçük yanlışlıklarında işlerinden olacaklarını, hatta sınır dışı edileceklerini çok iyi biliyorlar. O nedenle her şeye boyun eğmişler, hemen her şeyi kabullenmişler. O sahte gülüşlerinde de bu kabullenmenin izleri saklı zaten, dikkatlice bakınca hissediliyor. Tüm güçlerini zorlu yaşam mücadelelerinde ayakta kalmaya, var olmaya harcıyorlar sanki. Çaresizliklerini ya da pişmanlıklarını akıllarına dahi getirmeden yaşamaya çalışıyorlar. İçlerinde kopan fırtınalara, haksızlık dürtüsünün ruhlarını esir almasına izin vermeden çalışıyorlar. Karşılığında aldıkları az miktardaki para ise sadece yaşamalarına fırsat tanıyor ne yazık ki. Umutları yerle bir olmuş, hayalleri bir daha kapılarını çalmaz hale gelmiş çoktan. Çünkü ülkelerine, ailelerine para göndermek şöyle dursun, karınlarını bile zor doyuruyorlar.

Giderek gelişen, modernleşen dünyada ne yazık ki insanlar arası farklar bu kadar bariz. Dünya giderek daha acımasız bir hale geliyor. Yaşam kalitesi olarak, insanlar arasındaki bu devasa farklar insanı derinden düşündürüyor ve içini sızlatıyor. Sadece bizim ülkemizde değil; dünyanın en modern, en gelişmiş ülkelerinde dahi durum aynı. Aradaki o korkunç uçurum, o asla bir araya gelmeyecek olan zıt kutuplar ne yazık ki birbirini çekmiyor, adeta tüm fizik kurallarını alt üst edercesine itiyor, uzaklaştırıyor. Ve her geçen yeni seneyle beraber bu mesafe birbirinden uzaklaştıkça uzaklaşıyor.

Zenginler daha da zenginleşirken, yoksullar daha da zor şartlara mahkum oluyor. Çaresizlik, eşitsizlik ve adaletsizlik dünyanın her yanını bir ahtapotun kolları misali sarıyor. Ve biz insanlar tüm bunlara rahat koltuklarımızda otururken sadece izliyoruz.

Kim bilir belki ileriki yıllarda aynı yerlerde daha farklı, daha olumlu görüntülerle karşılaşır ve insanlığımızdan bu denli utanmayız diye düşünmek istiyorum. İlk defa gördüğüm ve iki farklı yüzüne şahit olduğum bu ülkeyi arkamda bırakırken yine de umudumu kaybetmiyorum.

Yer Dubai, sene 31.12.2006…

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız