Bir İsmin Hikayesi


| 12 Haziran 2006 | 0 yorum | 8780 gosterim

İsimlerin bazen sahiplerinin kişiliğine yansıdığını duymuştum bir yerde. Belki de duymamışımdır da uyduruyorumdur, ama gelin görün ki herkesin isminin bi hikayesi de vardır!


Benim ismimin hikayesi de budur, ya da değildir, ama olmaması için bir sebep var mıdır yok mudur onu da düşünmek lazım! Neyse, uzatmıyorum maç başlamak üzere….

Bir İsmin Hikayesi
– 56, Salim Sever?
– Burada hocam. İsmim yanlış yazılmış galiba, doğrusu Zalim olacaktı.
Bizim sınıfa ilk defa gelen edebiyat öğretmeni Murat Hoca şaşkınca yüzüme bakmıştı.
– İsmin Zalim mi senin?
– Evet hocam. Fakat aslında çok şefkatli bir insanımdır ben!
Sınıftan gelen gülüşmeler cümlemin sonunu bastırdı, Murat Hoca ise henüz şaşkınlığını atamamış gibi görünüyordu. Sonradan öğrendiğimiz kadarı ile İzmir’de bir okulda bir matematik öğretmeni ile olan anlaşmazlığı yüzünden tayinini çıkartmış ve pılını pırtısını toplayıp İstanbul’a gelmisti. Bu kadar bilgi elbette kafamızı uzun süre kurcalamış ve matematik öğretmeninden dayak yiyip utancından kaçtığı, ya da aslında eşcinsel olduğu (bayağı düzgün kılıklı ufak tefek, biraz da köse bi adamdı Murat Hoca) ve bunu anlayan matematik öğretmeninin şantaj yaparak hayatı ona zehir ettiği için Murat Hoca’nın arazi olduğu türünden senaryolar yumurtlamamiza  sebep olmuştu. Tabii sınıfa ilk geldiğinde aklımızdaki tek şey yeni hocalara karşı beslediğimiz ders kaynatma sorumluluğunu başarılı bir şekilde omuzlarımızda taşıyabilmekti. Daha sonradan o matematik öğretmeninin aslında Murat hocanın eşi olduğunu ve fırtınalı bir boşanma surecinden sonra Murat Hoca’nın İzmir’i terk edip İstanbul’a yerleştiğini öğrenecektik. Beni de bizim matematik öğretmeni Nalan hoca çok hırpalamıştır öğrenciliğim boyunca. Meğerse kader yoldaşıymışız Murat Hocayla, ne çektiysek matematik öğretmenlerinden çekmişiz ikimiz de diye düşünmüştüm o zamanlar. E ben de matematik bilen arkadaşları hırpalardım tabii! Genelde tosak vatandaşlardan pek haz etmezdim ama matematikçilere kalbimde ayrı bir antipati duymuşumdur hep!  Birincisi herşeyin hesabını yaparlar, ikincisi de muhabbetleri geyik olur! Sevmem açıkçası!
– Evladım Zalim diye bir isim olur mu?
– Olur hocam. Yani hatta oldu. Benim işte!
Sınıfta benim ders kaynatmak konusundaki ustalığımı bilenler yoklama benimle bittiğinde artık umutlarını bana bağlamışlar, ‘haydi Zalim yüzümüzü kara çıkarma’ dercesine bana bakıyorlardı. Onları yüzüstü bırakamayacağımı ben de onlar da biliyorduk!
– İyi, peki, otur evladım.
Murat hoca elindeki sınıf defterini dönüp masanın üstüne bıraktı ve karatahtaya doğru yöneldi.
– Hocam benim ismim valla Zalim, bakın ismimin hikayesi bile var.
– Inandım Zalim evladım, otur, derse baslayacağım..!!.. Nesi var dedin isminin?
Sınıfta herkes bu sefer merakla bakıyordu bana.
– Hikayesi var hocam. Biliyorsunuz bazı isimlerin hikayesi vardır, mesela zaten çok çocuğu olanlar artık İllallah dedikleri için bi sonraki çocuklarına Dursun, Yeter türü isim koyarlar, ya da bilmem N tane oğlan çocuğun arkasından gelen kızın adı Döndü olur ve de alakalı olarak N tane kızın arkasından gelen kızın adı Döne olur ya, benim ismimin de var öyle bi hikayesi. Anlatıyım merakınız gitsin isterseniz, kısa bi hikaye zaten!
– Tenefüste anlatırsın evladım. Otur!
– Hocam biz de merak ediyoruz, anlatıversin iki dakika! Hem edebi bir arkadaştır, ders gibi olur bize!
Bizim fırlama Yavuz’un sözleriydi bunlar! E biraz da yoklamada benden bir önce olup dersi iki saniye fazladan kaynatamamiş olmanın suçluluk duygusu vardı üstünde herifin belli ki!
– Hocam arkadaş çok iyi yazar gerçekten!
Bak hele! Bu da bizim komik olmak için laf  sokuşturma saplantısı olan Rıdvan’nın laubaliliği! Hoca da kesin çaktı olayı diye düşünmeye başlamıştım ben! Ayakta kalıp oturmayı reddeder gibi bir hal takındım ama beklediğim direnişi göstermedi Murat Hoca,
– İyi, anlat bakalim neymiş!
deyip kisa bir iç çekti. Ben ise daha ilk dersinde okulun yeni edebiyat öğretmenini bezdirmeyi başarmiş olmanin salak gururuyla kalakalmıştım ortada! Bir de hikaye yumurtlayacaktık oracıkta! Haydaa? Ne olsa ki? Du bakiim!
– Hocam ben doğduğumda 5 kilo 750 grammışım.
Tekrar bir sessizlik! Düşünüyorum devamını naapıyim yani?

- Annem dediklerine göre 9 saat doğum sancisi çekmiş ve çok perişan olmuş kadıncağız! Zaten sonunda da ameliyat etmek zorunda kalmışlar. Teyzemin hastaneye gelirken bindiği taksi Karaköy’de bir minibüsle çarpışmış onun da sağ ayagı iki yerinden kırılmış. Iki kızı da hastanelik olunca dedem panik halinde hastaneye koşturmuş fakat o hastanedeyken de evine hırsız girmiş ve çok sevdiği Nordmende marka televizyonunu çalmış dedemin. Dedem televizyonkolik bi adamdi zaten. Babam da hastanede beklerken sağlı sollu haberlerle ayrı ayrı olmuş dirilmiş. E bunun sorumlusu olarak ortada 5 kilo 750 gramlık bi vatandaş var, peder bey de adimi Zalim koymuş! Yani anlayacağınız doğar doğmaz ne kendim etmisim rahat ne de cemaate vermişim huzur!

Sessizlik…
Yavuz’un gülmesini tutmaya çalışıp da beceremeyip gırtlağından osuruğa benzer bir ses çıkarışını hatırlıyorum. Bir de üç ön sırada oturan Ayşe’nin gülümsemesini! Ah canıım! Zaten Ayşe ne yapsa hatırlarım hala. İyi hatundu valla bakın şimdi söylemeden etmiyim! … Ne diyodum ben? .. Hah, Yavuz’un işgüzarlığı ve sonra tek tük saklanmaya çalışılan gülüşmeler sinirlendirip ciddileştirmişti beni!
– Gülmeyin arkadaşlar ne gülüyorsunuz?
Neden böyle bir tepki verdiğimi ben de bilmiyorum aslında. Büyük ihtimalle Ayşe’yi seyir halinde iken daldığım hayallerin kılkuyruk Yavuz’un gırtlak osuruğuyla bölünmesine sinirlenmiştim. Belki de tüm dersi kaynatma fikriyle başladığım  hikayenin 2 dakikada bitmiş olmasının hayal kırıklığı moralimi bozmustu. Yoksa aslında komiklik olsun diye söylediğim bir hikayeydi nihayetinde! Gerçekte nufus memurunun hatasıyla önceden Salim diye karar verilen ismimin kazaran Zalim yazılmasını ve babamın bunu farkedince çoktan eve dönmüş olduğunu ve o zamanlar kızamık olan ablam Fadime ile ilgilenmekten önceleri zaman bulamadığını sonra da bunu benim kaderim olarak algılamasından ötürü hiç değiştirmediğini anlatmaya çalışsam ne kadar albenisi olabilirdi ki böyle bir hikayenin? Murat hoca yanlış yazılmış olarak tahmin etmişti zaten! Hem gerçeği anlatıp olayın gizemini kaybetmenin alemi var mıydı ki?
Murat Hoca da benim ciddi olup olmadığımı tam anlayamamış, fakat iki seçenek için de bir varsayım yapmamaya karar vermişti anlaşılan. Beni oracıkta azarlayıp utandırmak ve bir daha adam yerine koymamak için haklı bir sebebi olmasına rağmen bunu yapmamış, sakin bir sesle
– Peki evladım, oturabilirsin.
demiş ve de ciddiyetini bozmamıştı. O günden sonra bir donem dersinde en az dalga geçilen hoca olmustu Murat Hoca! Hikayemde anlattığım tek doğru doğduğumda 5 kilo 750 gram olduğumdur ve de ve yaşıtlarıma dogduğumda attığım o cüsse farkını epeyi uzun bir sure korumuşumdur. ‘Murat Hocanın dersinde dalga geçmek yok arkadaşlar! Lan Yavuz bak özellikle sana söylüyorum, bükmiyim bi tarafını!’ demiştim ortaliğa bi sonraki dersten önce herkesin duyacağı şekilde. Nitekim de duymuştu herkes! Murat hoca bir dönem sonra bizim matematikçi Nalan’la çıkmaya başlayana kadar devam etti bu böyle. Sonra benim tüm sempatimi kaybetti tabii Murat Hoca!  Bizim dersinde niye nispeten uslu olduğumuzu anlayamadığı gibi bir anda neden azdığımızı da anlamadı hiç!  Belki de adamın benim anlamadığım bi matematik fetişi falan vardı! Bi garip bana sorarsanız…

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız