Sevmeyi bilmek – 2


| 20 Ağustos 2007 | 2 yorum | 1177 gosterim

Berbat bir gecenin sabaha çalan saatleriydi. Öylesine atmıştı kendini sokaklara.Biraz nefes almak,esen rüzgarın üzerindeki karanlık kasveti dağıtmasını ummaktı amacı.


Berbat bir gecenin sabaha çalan saatleriydi. Öylesine atmıştı kendini sokaklara.Biraz nefes almak,esen rüzgarın üzerindeki karanlık kasveti dağıtmasını ummaktı amacı. En geç kapanan kepenkler bile çoktan inmişti. Meydandaki sabahçı kahvesinde temizlik yapılıyordu.Birkaç masa sandalye sesinin dışında, birde gecenin sessizliği vardı, sokaklarda hüküm süren.

Ne kadar yürüdüğünü , ne kadar bu ruh haliyle başka dünyalarda dolaştığını bilmiyordu. Birden bir melodinin onu kolundan çekelemesiyle irkildi. Tüm karşı koymasına rağmen onu takip eden ayaklarını engelleyemiyordu. Usulca rıza gösterdi melodinin emreden notalarına.Bir, ara sokaktaki köhne bir evin bahçesinden geliyordu, ayaklarının karşı koyamadığı o ritim. Sonradan fark etti ki, aslında ritim de değildi karşı koyamadığı, melodinin dile gelmeyen sözleriydi ki, bu sözler onun ruh halini anlatıyordu. Sanki şarkı olmuş, hızla akan nehirler gibi çağlıyordu yüreği. Gecenin karanlığının içindeki gölgeler sanki onu resmediyordu,hava da çınlayan notaların düzenlediği bu tiyatro oyununda.

Çevresine baktı. Bu mahalleye daha önce geldiğini hatırlamıyordu.Etrafındaki evlerin hepsi köhne, tek katlı ve bahçeli evlerdi. Müziğin geldiği yöne doğru ilerledi. Alçak duvarlı bir bahçenin önünde durdu. Kafasını duvarın üzerinden uzatınca, müziğin mütevazı bir şekilde kurulmuş, bir çilin gir sofrasının başında oturan, yaşlı bir adamın çaldığı ud’dan yayıldığını gördü. O kafasını uzatınca müzik’te durdu. Yaşlı adam öne eğik duran başını kaldırdı.Yüzündeki silik gülümseme ve gecenin içinde parıldayan çakır gözleriyle ona baktı.

– Hayırdır evlat gecenin bu saatinde seni böyle sokaklarda dolaştıran nedir? Dedi Şaşırmıştı. İlk önce rahatsız ettiğini düşünerek özür dilemek istedi.

– Çok özür dilerim ben sadece geziyordum ve müziğin sesini duyunca merak ettim. Rahatsız etmek istemezdim. Özür dilerim siz devam edin, ben gidiyorum.

– Dur bakalım dur hele.Rahatsız ettiğin filan yok. Ben de ne zamandır böyle yalnız olmaktan sıkılmıştım. İstersen gel içeri belki birlikte birkaç kadeh parlatırız.

Aslında normal bir zamanda yaşlı adamın bu teklifine hayır derdi. Ama gecenin bu saatinde yapacak başka neyi vardı ki. Bahçe kapısının mandalını usulca kaldırıp içeriye girdi.

– İyi akşamlar amca. dedi.

– İyi akşamlar yavrum da, akşamı mı kaldı artık. Sabaha sadece birkaç saat var.

– Rahatsız etmeyeyim ben seni

– Ne rahatsızlığı evlat. Bilakis memnun olurum . Hoş geldin sefalar getirdin soframa. Herhalde benimle bir kadeh içersin

– Sana zahmet olmazsa. Dedi ve usulca oturdu masanın öbür ucundaki sandalyeye. O esnada bir şeyi fark etti. Sanki, üzerinde ki o kasvet ve huzursuzluk hali yavaş yavaş kayboluyordu.

– Biraz önce o çaldığın şarkı neydi diye sordu, yaşlı adam onun kadehini doldururken.

– Haaa o mu, o dede efendinin hicaz makamında bir eseriydi. Beğendin mi?

– Bilmem, şarkıyı daha önce hiç bilmiyordum. Ama sanki notaları içimi anlatıyordu.

– Eee bu Dede efendi evlat. O, insanların duygularını notalarla anlatır. Şimdi de sen anlat bakalım, nedir seni sabahın bu saatinde sokaklarda dolaştıran şey.

– Yok bir şey uyuyamadım dedi sıkılmış bir tavırla. Aslında bahsetmek istemiyordu. Neden anlatsın dı ki tanımadığı bir adama, kendi dertlerini.

– Anlıyorum evlat. Peki öyle olsun. Sana bir şeyler çalmamı ister misin?

– Çok memnun olurum.

Adam yanında ki sandalyeye bıraktığı udu tekrar eline aldı. Bu sefer udun tellerinden farklı bir melodi yayılıyordu gecenin karanlığına. İçinde kopan fırtınaları dindiren bir sakinlikle. Melodi sustu… Adam udu tekrar yanında ki sandalye ye bıraktı. Gözleri nemli nemli gökyüzüne baktı.

– Eşimin en çok sevdiği şarkıydı bu. Susmuştu. Şimdi yaşlı adamla arasında bir tek gecenin sessizliği vardı.

– Eşiniz nerede? Diye sordu usulca.

Adam parıldayan çakır gözlerini ona çevirdi.

– Geçen sene bu vakitler öldü. O öldüğünden beri de masam yalnız kaldı. Çok güzel bir sesi vardı biliyor musun? Her akşam ben çalardım o söylerdi.

– Sever miydin?

Adam bir tebessüm etti.

– Sevmek? Bir ömür geçti onunla evlat, sevmek ne kelime.

Yaşlı adam durdu ve farklı bir gülümseyişle onun yüzüne baktı.

– Merak ediyorsun değil mi? Neden o gittiği halde böyle ud çaldığımı.

Şaşırdı.Sanki zihninde şekillenen soruyu okuyup dillendirmişti yaşlı adam.

– Evet merak ediyorum. diyebildi.

– Onu yaşatabilmek için ve o şarkı söyleyebilsin diye evlat. Düşünsene benim ud çalmama alışmış bir insan, ben ud çalmadan nasıl şarkı söyler ki. Hadi şimdi de sen anlat biraz. Dedi kadehinden bir yudum daha alarak.

– Ben de eşimi kaybettim dedi. Birden içinin çağladığını ve her şeyi anlatmak istediğini fark ederek.

– Nasıl oldu ? diye sordu yaşlı adam.

– Biz birbirimizi severek evlendik. Karım hem öksüz hem de yetim di. Ben de babamı çok küçük yaşta kaybettiğimden mi bilmem, içimiz de dinmek bilmez bir çocuk özlemli vardı. Evlendikten sonra öğrendik ki karım hastaydı ve çocuk doğurması çok tehlikeliydi. Onu çok seviyordum ve buna razı oldum.Ama o içimdeki çocuk özlemini bildiğinden, hep bana bir çocuk vermek istedi. Ben evlatlık edinelim dediysem de kabul etmedi. Sonra doktorların tüm uyarılarına rağmen hamile kaldı. Her şey aslında çok normal gidiyordu. Ta ki doğum anına kadar. Bana nur topu gibi bir evlat verdi ama. Sustu. Sonra hıçkırarak ağlarken bağırmaya başladı.

– Onu ben öldürdüm amca. Onu içimde ki bu çocuk sevdası öldürdü.

Yaşlın adam sanki onu hiç dinlememiş gibi sandalyede duran udu tekrar eline aldı.

– Dinle evlat sadece dinle dedi ve çalmaya başladı. Tellerden her çıkan notada hıçkırıkları kesiliyor ve içi huzurla doluyordu. Bir süre sonra yaşlı adam çalmayı bırakıp udu tekrar sandalyenin üzerine koydu.

– Nasıl olduğunu bilmiyordu ama sakinleşmişti.

– Buda mı dede efendiden? Diye sordu.

– Hayır dedi yaşlı adam. Bu benim eşim için bestelediğim bir eser.

– Bir adı var mı?

– Evet. Adı, benim çocuğum sensin.

– Anlayamadım.

– Anlattayım evlat. Bizim de hiç çocuğumuz olmadı ve inan bana, benim eşimde seninki gibi bana bir çocuk vermeyi çok istedi. Biz hep kız istedik. Fakat bizimkisi hepten imkansızdı. Bende bu gerçeği kabullenerek onu hem eşim hem de çocuğum gibi sevdim ve bu şarkıyı yazdım onun için. Ama eminim ki, eğer sizin ki gibi, bir ihtimal dahi olsaydı, benim eşimde ölmeyi göze alırdı. Bak evlat herkes sever ve sevdiklerini kaybeder. Önemli olan, sevdiklerinden arda kalanlardır. Eşin seni sevmiş ve sana nur topu gibi bir evlat bırakmış. Sen onu kaybetmemek için, nasıl evlat edinmeye razı olduysan, buda onun rızası imiş… Neden karşı çıkıyorsun ki. Onun sana verdiklerine şükret ve bırak, rahat ve huzurlu uyusun… Ben nasıl ud’umla eşimi yaşatmaya çalışıyorsam, bırak o da sana verdiği çocuğuyla yaşasın. Bu hem sevmek hem de kaderdir ve bazen buna razı olmak gerekir.

– Peki sen neye razı oldun, sevdiğin için amca, diye sordu hüzünle ve alkolün verdiği etkiyle. Birkaç melodi ve sözlerini senden başkasının duymadığı birkaç şarkıya mı.

Yaşlı adam usulca gülümsedi.

– Kim bilir evlat, Kim bilir. Bunu sadece Allah bilir.

Sabahın ilk ışıklarında ayrılmıştı o yaşlı adamdan ve ona huzur veren o bahçeden. Adam ona son kez.

– Çocuğunu bana getir oğul, o artık benim torunum olsun. Demişti. O da çok duygulanmış ve.

– Söz amca. Yarın, çocuğumu getirip sana göstereceğim.Diyerek oradan ayrılmıştı. Bahçenin ortasında oturmuş ve tüm olanlara bir anlam vermeye çalışıyordu. İki gündür yaşadığı olayları değerlendiriyor ve hiçbir mantıklı açıklama yapamıyordu kendine. Dün o yaşlı amcayla konuşmuş ve verdiği söz doğrultusunda çocuğunu ona göstermeye getirmişti…

Ama o akşam bahçe karanlıktı ve yaşlı amca orada yoktu. O bahçeye girdiğinden hemen sonra, yaşlı amcayı andıran biri belirmişti arkasında.

– Selam evlat, hoş geldin.

– Hoş bulduk ben dün akşam.

– Biliyorum evlat, dün akşam burada, yaşlı bir adamla konuştun ve onunla konuştukların için, bu akşam buraya, bu bebekle geldin.

– Evet ama kendisi nerede?

– O çok uzaklarda evlat, hem de çok uzaklarda.

– Tam olarak anlayamadım. Beni bu akşam o davet etti.

– Biliyorum evlat, biliyorum. Aslında o, bu daveti yaklaşık bir sene önce yapmıştı. İstersen her şeyi anlatırım ama önce otur ve o bebeği, yani ağabeyimin torunu nu sevmeme biraz izin ver.

– Ama ben o yaşlı.

– Biliyorum evlat. Merak etme, her şeyi biliyorum ve anlatacağım, sadece sabırlı ol. Adamın bir süre çocuğuyla oynamasını ve onu sevmesini seyretti. O adamı hiç tanımadığı halde, adam oğlunu sanki kendi akrabası veya daha da ötesi, kendi yeğeniymiş gibi seviyordu.

– Bir sene kadar önce yengem, yani Muhsine hanım rahatsızlanmış ve yatağa düşmüştü. Diye söze başladı oğlunu seven yaşlı adam ve yine oğlunu sevmeye devam ederek. O çok iyi bir insandı. O kadar iyiydi ki, bizler, yani ağabeyim haricinde ki diğer iki erkek kardeş, onu anne gibi görürdük. Çünkü annemizi çok küçük yaşta kaybetmiştik ve o hepimize annelik yaptı.

– Ama tüm bunların benimle ne ilgisi var ki. Yani bu olanl.

– Dur evlat. Önce bazı şeyleri dinle ve sonra konuş.. Diyerek söylemeye çalıştığı hatta söylemekten öte, sormaya çalıştığı tüm soruları susturdu yaşlı adam ve devam etti. O akşam ağabeyimle birlikteydim. Yengem ölürken bile aynı şeyleri söylüyordu. “Ethem sana bir kız çocuk veremedim,çok üzgünüm, beni bağışla” diyordu. Çünkü ağabeyimde yengem de hep bir kız evlat istemişlerdi. Ağabeyimse ona hayır, sen bana, her şeyden çok daha güzel olan bir hayat verdin dediyse de, bu yengemi teselli etmiyordu. Ağabeyim yengemin ölüm döşeğinde olmasından öte, onu teselli edememenin çaresizliğiyle yanıyordu o akşam. Derin bir iç geçirdi yaşlı adam. Sonra gülümseyerek kucağındaki bebeğe baktı.

– Sonra?

– Sonra o akşam yengem öldü. Ve ağabeyim gerekli vecibeleri yerine getirdikten sonra, gecelerce bu masada yalnız oturdu. Hiç birimizi yanına kabul etmedi. Ta ki bir akşam beni çağırıp konuşmak istediğini söyleyene kadar. Ailede ondan sonraki büyük benim. Yaşlı adam sustu. Gözlerinden akan yaşlara rağmen, yine de kucağındaki bebeğe çok sevecen bir tavırla bakıyordu.

Bekledi. Bunu nasıl bildiğini bilmiyordu ama biliyordu ki, bu ortamı bozmadan sessizce beklemeliydi. Bir süre sonra yaşlı adam oğluna bir öpücük kondurarak sözlerine devam etti.

– Ağabeyim yengem öldüğü akşam ölmeden önce kulağına eğilip bir şeyler söylemişti. Beni çağırdığı akşam bana bak Ahmet, yengenin kulağına eğilip ne söylediğimi merak ediyor musun diye sordu. Bende, merak ettiğimi söyledim tabi ki…

Yaşlı adam tekrar nemli gözlerini kucağındaki bebeğe çevirerek devam etti. – Bir gün bu bahçe kapısından bir erkek girecek. O, kızımız olmaya layık birinin kocası olacak ve ben onunla., gerçek damadımla yapmaya özendiğim gibi, bir çilingir sofrasında muhabbet edeceğim ve o akşamdan sonra, seninle bir ömür geçirdiğim bu bahçede, kızımızın oğlu koşturacak, bunun için sana söz veriyorum dedim. demişti.

Yaşlı adam usulca kalkarak, kucağındaki bebeği öpüp onun ellerine verdi,

– Bak evlat, bu ev ve bu bahçe her zaman sana ve çocuğuna açık olacak. Bence eşinin, yengemin, ağabeyimin isteği budur. İnsanın başına gelen bazı şeyler sorgulanmaz. Bunlar sadece yaşanır. Sen sadece bunu bil yeter.

Son sözleri bunlardı yaşlı adamın, usul usul kapıdan, küçük bebeğe gülümseyerek çıkarken. Gökyüzüne bakarak oğluna delicesine sarıldı. Yıldızların arasında o gece sadece eşini görmedi. Muhsine hanımı ve Ethem beyi de gördü. Ve oğluna dönerek.

– Sevgili oğlum bir gün sana anneni anlatacağım ama sen bu bahçede koştururken anneanneni ve çakır dedeni de anlatacağım. Dedi. Bahçe kapısının mandalını kapatırken farklı sözler dökülüyordu dudaklarından. Ve onlar eşini yani çocuğunun annesini ne kadar çok sevdiğini anlatan sözlerdi.

Saygılarımla…

Forumdan Yorumlar (2)

  1. mete cavus 10 Ocak 2010

    ya elerinize saglık insanda sevmenin ne derece önemli ve gerekli bir duygu oldugunu ve bu duyguyu yasamayınca bilinmiyecegine dair çok güzel bir hikaye elerinize yüreginize saglık.

  2. damla 14 Mart 2009

    yha süper bir hikaye yhaa

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız