Gitmenin anlamı nedir?


| 16 Ocak 2006 | 0 yorum | 897 gosterim

Gitmek; beden, zihin ve ruh olarak her şeyi ile insanın bulunduğu mekandan ayrılarak farklı bir mekana geçişidir.


Doğarken, yaşarken, ölürken, tekrar dirilirken hep farklı mekanlar arası adeta mekik dokuruz. Gidişimiz bazen bize yakışır bazen de üstümüzde ölçüsüz kıyafetler gibi iğreti durarak yakışmaz. Gittiğimizde memnun oluruz yada huzursuz. Gitme eyleminden önce düşünme aşamamız vardır. Bazen hiç düşünmeden aniden alınan bir karar sonrasında gideriz. Her nasılsa fark etmez. Tüm gidişlerimiz sancılıdır. Bu sancıyı bilerek yada bilmeksizin gideriz. Güle oynaya gideriz ve arkasından ağlarız. Ağlayarak gideriz fakat sonunda bize gülmek kısmet olur. Aslında neyin bizim için hayırlı ve neyin de şer olduğunu anlamadan gideriz. Her halükarda gitmek bir cesaret işidir ve her babayiğidin harcı değildir.

Gitmek; çoğu kez insanın kendisi için var olmaya çalışması, başkaları için yok olması yada uzaklaşmasıdır. . Başkaları için yok olmak, genellikle terk edilmiş olanların kesin kararını gösterir. Giden belki de yok olmak maksadıyla gitmemiştir. İnsan sağlıklı bir akılla yaşarken, kendisinin kendisi ve başkaları için yok olmasını istemez zaten… Bunu ısrarlı bir şekilde isteyen, ciddi olarak hastalanmış demektir. İntihar ederek yaşamına son verenler; sadece kendilerini değil başkalarını da kendileri ile birlikte yokluğa bırakma telaşından dolayı canlarına kıyarlar. Oysa bilmezler ki dünyaya doğan asla yok olmayacaktır.

Gitmek; bazen dikkatleri üzerine çekmeye çalışmaktır. Çoğu insan mıhlanıp kaldığı ve gidemediği için dikkate değmediğine inanır. Gitmek; fani alemde baki kalmak için hoş bir seda bırakma telaşını gizliden gizliye yaşamaktır. Varlık içinde yokluk bilincine ulaşmanın mücadelesidir. Aslında gitmek; insanın var iken yok olarak hiçliğe yapay da olsa ulaşma çabasıdır. Kurt kapanı yalnızlıktan kurtulup, huzur limanı özgürlüğe kavuşma ve böylelikle geleceğe tutunma gayretidir. Çünkü insanların çoğunluğu kapana sıkışmış, limanda ise kızağa alınmıştır.

Gitmek; kimi zaman olgunlaşmayı başkaları ile paylaşmayı kabul etmemektir. Giden ayrıldığı yerin kokusunu üstünde taşıyarak olgunlaşır. Üzerindeki koku ve gidenin gitme eyleminden dolayı yaşadığı acı aynı zamanda dağılır. Koku ile acı; yarı görünür bir sis bulutu gibi insanın ruhunda akrobasi yapar. Bunlar aslında insanın ruhunda hissettiği onu zenginleştiren aksesuarlardır. Kokunun ve acının ruh da yaşanması; ruhla hem hal olarak iyice karışıp bütünleşmesi olgunluğu pekiştirir. Olgunluk; duygulardan yararlanma becerisi kazanmaktır. Bu beceri gençlerin yapabilecekleri bir beceri değildir. Yaşlanmayla kendiliğinden ortaya çıkar. Olgun insan; duyguları kendi yararı için öyle bir kullanır ki, korku rehavete, öfke mutluluğa, çaresizlik ümide dönüşür.

Duyguların harmonisi insanı canlandırır. Duyguların bize vermek istediği temel kazanç bilgidir. Duygular bizim içsel zekamızın ürünleridir. İçsel zekası güçlü olanların yoğun duygular yaşaması mukadderdir. Şairler ve yazarlar gibi… Bu insanlar aynı anda birkaç duyguyu birden yaşarlar. Hayatlarının bazı dönemlerinde yaşadıkları buhranlar bu yoğunluktan kaynaklanır. �Duyguların hangi mesajı vermeye çalıştığı bilinir ve duygulara, duygusal olmayan bir yolla yaklaşılması öğrenilirse tüm duygular insana iyi gelir. �(1)Duyguların verdiği mesaj öğrenildikçe sıkıntı ve endişelerimiz domino taşları gibi birbirlerini iterek düşerler. Bunların düşüşü; bizi engelleyen fetihlerimize mani olan kalelerin düşüşü gibidir. Kalelerin tek tek düşmesi gelecekte muhteşem zaferlere taşınacağımızın habercidir.

Gitmek; aslında bile bile lades diyerek acıyı kendine mıknatıs gibi çekmektir. Acılar sanki demir bizler ise mıknatıs olmuşuzdur. Acılar evrenin çok uzak köşelerinde olsa bile gidiş anında insana sinsice sokularak yaklaşır ve onu en güçsüz yerinden avlayarak kıskaca alır. Gerçek anlamın özünde; yürüyüp giderken adımını açan fakat bununla birlikte acılarını bir pergel gibi kapamaya çalışan insan vardır. Oysa yaşanan çoğunlukla aldanışlarla dolu hayal kırıklığından farklı bir şey değildir. İnsanın bu durumda suyunun suyu çıkar, yedi denizin attığı, yeri yurdu belirsiz göçebe bir muhacire döner.

Hayatın mizanpajıdır dengeli ve ölçülü gitmek. Geleceğe açılan eskitme ahşap penceredir. Geçmişi düzene sokan eli tokmaklı savcıdır. Bir medyum gibi kuru sıkı atmadan, geleceği olabildiğince öngörerek, vıcık vıcık yağdanlık kişiliklerin etkisinden kurtulup, kokusunun etrafa yayılmasından önce kirişi kırıp gitmeyi bilmektir. Mızrak çuvala sığdığı zaman giden insan kalmaya karar verir. Hele onuru söz konusu olduğunda onu durdurmak imkansızdır. İnsan onuru için, sadece gitmeyi değil aynı zamanda her türlü özveride bulunmayı da bilmelidir. Onuru için yaşamayan, Allah�a giden yollardan birisine giremez. O; istenmediği yerde zorla durarak, iğreti bir ruh dünyasının sübyanı olduğunu apaçık ortaya koyan lanetlenmiş bir insandır.

Uzaklaşmış olmak ise; gitme eyleminin bir süreliğine gerçekleştiğini daha sonra ayrılanların tekrar birleşeceğini anlatır. Giden beden olarak gitmiş ama ruhu ayrıldığı yerde kalmıştır. Bir daha dönmek üzere… Ruh bedeni bekler… Geldiğinde, insan bedeni ve ruhuyla bütünleşir. Beden ruhu öper, ruh bedeni sarıp sarmalar. Yok olma eyleminde tüm bağlar kopmuş geriye dönülemeyecek bir menzile girilmiş sanılır. Menzilin sonunda ortadan kalkarak yok olmak vardır. Hey hat nerede o günler… Aslında hiç birimiz kendimiz ve diğerleri için tam anlamıyla yok olamayacağımızı bilmeyiz. Hele hele Allah’ın bizleri yok sayması hiç mümkün değildir. Çünkü O; Evrenin Sahibi olarak bize en yüksek değeri verip en değerli kulunu bizler arasından seçmiştir.

Üveyikler seher vaktinde ötmeye başladığında kader döngümüz içimizde titrer. Biz anlayamayız ama Kaderin Sahibi bazı eylemlerle bunu bize anlatır. Gitmek; bu durumu açıklayan en önemli insan eylemidir. Nadiren insan nereye ve neden gittiğini bilmeksizin gider. Bilerek gittiği en güzel yerlerden birisi de günde beş kere Rabbine gidişidir. Namaz esnasında insan öteler ötesine giderek Yaratıcının karşısında durduğunun bilinci içinde ruhsal tekamüle varışın altın kapısını iteklemeye başlar. Bu anların sıklığı ve miktarı oranında her insan şifaya kavuşur. Gerçek şifayı başka yerlerde arayanlar annelerinin, ananelerinin, dedelerinin yaptığı eylemin bu kadar değerli olduğunu ne yazık ki bilmezler. Bu durum okyanusun içinde durduğu halde suyun farkına varamamak gibidir.

Bazı insanları ne yaparsanız yapın yerinden kımıldatamadığınız da olur. Adeta onlar oturduğu yere yapışmışlardır. Makamlarda kalmak için olağanüstü gayret gösterenler işte bunlardır. Makamları onlar için her şeydir. Fakat onlar aslında bu hatadaki ısrarları nispetinde evrende hiçbir şey olamama haline doğru giderler. Yüksek makamların alçalmış insanıdırlar onlar. Ruhsal boyuttaki ağlanacak hallerine aynanın karşısına geçip gülerek bakarlar. Çünkü aynalar ruhsal boyutun önüne set olup gerçekliğin sığ göstergeleri olarak çalışırlar. Bu yüzden aynaların yalan söylemesiyle sık karşılaşılır…

İnsanın balistik ayarı gitme eylemine göre ayarlanmıştır. Kurşun adres sormaz fakat insan adrese gider. Düğüm atıldığı ipteki yerinden çözülür. Akıllı insan ne zaman, nasıl ve hangi yolla gideceğini çok iyi bilir. Bir çok kereler hata yaptığını kısa zamanda kavrayarak hemen yolunun yönünü değiştirir. İnsan çok çabuk kavrayan ve buna rağmen sürekli hata yapan bir canlıdır. Her hatası onu geliştirir ve yaşamı boyunca hatasızlığa doğru güzel bir yolculuk yapar. Bu yolculuğun farkında olanlar olmayanlara göre çok şanslıdırlar. Çünkü farkında olmayanlar işkembelerini, farkında olanlar ise ruh dünyalarını büyütür.

Gitmek, gerçeğin şimdi değil, gelecek zamanda hükümranlığına boyun eğmektir. Yada özellikle böyle olmasını istemektir. Gitmek, şimdiki zamanda oluşacak sakıncalardan korunmak için bir bakıma kaçmaktır. İnsan haklı da olsa hakkını savunma ihtiyacı hissetmeksizin gider. Bilir ki gelecek bir zamanda mutlaka haklı olduğu ortaya çıkacaktır. Belki de gitmek, insanın bilerek ve isteyerek mazlum kabul edilme ihtiyacından kaynaklanır. Gitmek aslında hüküm giymektir. Haksız yere hüküm giyen mazlumları geniş halk kesimleri sever ve onlara gerektiği zaman ülkelerinin iktidarını bile verir. Giderken geride kalanlar mazlumlar için kötü konuşmayacaklar, iyi bir insandı diyeceklerdir. Mazlum çoğunlukla giderken boynu bükülmüş olarak gider. O gerçekten iyi bir insandır. Gidenler büyük oranda sorunsuzdurlar zaten. Onlar etraflarıyla olan ufak tefek sorunlarının da büyümesini istemezler. Oldukça duygusal ve hassas insanlardır. Çabuk kırılır ve incinirler. Onlar, şimdiki zaman zorbalarının en kolay baskı uygulayacaklarını sandıkları insanlardır. Oysa ki onlar zorbalardan yada farklı korkulardan değil sorun daha fazla büyümesin diye kavga etmek istemezler. Diğerleri de bunu:

-“Bak benden korktu çünkü ben haklı ve güçlüyüm” şeklinde yorumlar. Bir insanın sık olarak bu şekilde düşünmeye başlaması onun kendi sonunu kendi eliyle ve düşünceleriyle sonlandırmaya çalışmasından başka bir anlam taşımaz. İnsan hata yapmayacağı düşüncesine saplanmıştır. Bu düşünce iki ucu kirli değnektir. Her açıdan insana zarar verir. Bu zararlar genel geçer zararlar değil, kalıcı ve akıl sağlığını bozan zararlardır. Tüm bu zararlar aynı zamanda gitmenin büyülü gerçeğini engellemeye çalışırlar.

Gitmek; kısmen geriye dönüşümlü intihardır. Bu dönüşüm olduğu için insanlar daha bir cesurca karar alırlar. Geriye dönerek intihar durdurulabilir. Bazen insan geriye dönmeyi gururuna yediremez. İşte o zaman kendisini, yaşadığı korkunç acılara pisipisine mahkum etmiş demektir. Köklerini söküp gitmiştir fakat bu gidiş onun intiharı olmuştur. Aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra insan ayrıldığı yerle tam olarak tüm bağlarını kopartmışsa geriye dönmek fevkalade zordur. Böyle bir çok insan vardır ve bunlar ortalıkta dolaşır. Yıllar önce ayrıldıkları yerlere akşamın alacakaranlığında varıp; o sokakların, semtin ve ayrıldığı yerde bulunan her şeyin gizlice tadını çıkarmaya, oraların kokusunu ciğerlerine doldurmaya çalışır. İnsan kolay unutamayan zayıf bir canlıdır…

Kalmanın artık meşakkatli olması durumunda, gitmek tabi ki özgürlüktür. Kalmak için bir sebep yoksa insanın bulunduğu yerden ayrılması onu rahatlatır. Mühür kimin elinde ise padişah odur. Kalacak olanı ve gidecek olanı belirleme hakkı da onundur. Kalmak eğer yükse bu yükten kurtulmak için gitmek çoğu kez en akıllı karar olur. Direnmek, hayır ben gitmeyeceğim demek çok fazla bir anlam taşımaz. Oysa direnmek ve bunu yaparken onurunu koruyarak yapmak aslında en doğru davranıştır. Diğer yandan bir çok insan bu durumda direnenin menfaati olduğu düşüncesine sahip olmaya başlayabilir. Palas pandıras olmasa da usturuplu bir şekilde ayrılmak en güzelidir. Fakat giderken insan konuşmalı söylemek istediklerini sakin ve cesurca ifade ederek gitmelidir. Mahşerin gidiş yolunda sütü ve mayası bozuk olanlarla tartışıp ortamı germenin güzel bir neticesi olmaz zaten…

Gitmek; yüreğin çözemediğini ayakların çözmeye çalışmasının eylemidir. *Oysa yürek ayaktan mukayese edilemeyecek kadar üstündür. Yürek çözemezse ayaklar nasıl çözsün? Yürek devlet kurar, devlet yıkar… İnsanın yüreği daha henüz keşfedilememiş en kutsal organıdır. Evet modern tıp maddesel olarak insan yüreğini tedavi etmektedir. Damar tıkanıklıklarına çözüm bulmaktadır. Onun anatomik yapısı en ince ayrıntısına kadar tespit edilmiştir fakat diğer yandan onun gerçek gücünden insanlık mahrum bırakılmıştır. Güç ayaktan değil asıl olarak yürekten gelir. Ayakların ve bedenin tüm organlarının güç merkezi yürektir. Ruhsal tekamülümüzdeki cevherimiz de yüreğimizdir. Ayakların yüreğin gücü yanında hemen hemen hiçbir etkinliği olamaz. Ayaklar yüreğin tahakkümündeki organlarından sadece birisidir çünkü…

*http://sozluk. sourtimes. org/

Gitmek; uzaktaki sesin gizemine kapılmaktır. Çünkü uzaktakinin sesi başlangıçta hakikaten kulağa hoş gelir. Davulun sesi gibi… Fakat ses yakınlaştıkça boğuklaşır. Kulağı tırmalamaya başlar. İnsan bir süre sonra bu sesten artık iyice rahatsız olur. İlk yıllarda aşıkların sesleri birbirlerine ninni gibi gelirken yıllar geçtikçe tıpkı bu ninninin büyüsünün bozulması gibi… Belli bir süre sonra neredeyse her tatlı kelime eşler arasında acı ve incitici etki meydana getirmeye başlayabilir. Gitmek işte bu yüzden yanı başındakinin tüm güzelliklerini görmekten aciz kalıp ileride çok uzaklarda bulunanın ne idüğü belirsiz bilinmeyen gizemine yönelmektir…

Gitmek; kalmamaktır. Kendini başkalarından sakınmaktır. Gitmek diğerlerinin sisli beyinlerinden, devinip duran huysuzluklarından, dinelerek ayakta zor duran omurgalarındaki çaresizliklerinden, müziğin zirvesi pink floydun nağmelerinden uzaklaşarak ayrılmaktır. Bir bakıma aslında bencilliğin şakırdayarak yere yuvarlanmış çeşididir. Yere yuvarlanan ayağa kalkar belki fakat üzerine yerin tozu, çamuru ve kokusu bulaşmıştır artık… Yerin kokusunun içinde ise gidenlerin burcu burcu tenlerinden çıkararak arkalarında bıraktıkları terlerinin kokusu vardır. Yer ve ter kokusu bir birlerine tüm imtiyazları sağlayarak bir ve bütün olmuşlardır.

Gitmek; sadece terk etmek değildir. Aynı zamanda terk edilmektir. Çünkü arkada bırakılan gelmemiştir. Gelmeyi istememiştir. Gelmeye cesaret edememiştir. Gelmeye gerek duymamıştır. Gidene refakat edecek kadar onu benimsememiştir. Sevgili, aşık, kan kardeş, dost, ahbap olamamıştır. Bu yüzden arkada kalır… Zaman, mekan, hatıra, duygulanım olarak belki çok yakın yada artık çok uzak, hayatın öylesine bilinen veya bilinmeyen bir köşesinde kalakalmıştır… Kimisi ise dipçik zoru ile kalmak zorunda bırakılmıştır…

Yeni Türkü Grubunun “Günebakan Dünyanın Kapıları” adlı albümünde “Terk eden” adındaki şarkılarının sözleri çok manidardır. Burada terk edenin ifade edilişinde sıra dışı orijinal bir bakış açısı yakalanmıştır. “Kimdi giden kimdi kalan/giden mi suçludur her zaman/ne zaman başlar ayrılıklar/dostluklar biter ne zaman/ne zaman başlar ayrılıklar/dostluklar biter ne zaman/kimdi giden kimdi kalan/aslında giden değil kalandır terk eden/giden de bu yüzden gitmiştir zaten… “

Gitmek; dere iken nehre dökülmek, nehir olunca denize kavuşmak ve oradan da okyanusa açılmak isteğidir. Gitmek; gündüzün aydınlığına bakıp gecenin karanlığına küsmektir. Oysa gece bir çok gizemli zenginliğin yatağıdır. Ne yazık ki bir çok insan gecenin gücünü keşfedemeden son nefesini vermek zorunda kalır. Tarihe damga vurmuş tüm yiğitler onun koynundan güç almışlardır. Ona sığınmışlar ellerini açarak Yüce Yaratıcı ile onun içinden geçerek farklı bir boyuta yükselip kontakt kurmuşlardır.

Gitmek; sessizliğin sesini açıp, gürültünün sesini kısmaktır. Eğer insan sessizliğin sesini açıp, gürültünün sesini kısarsa hayat kendisine göre süt liman olacaktır. Fakat bilmez ki sessizliğin içinde ne çok yılanlar tarafından sokulmaya maruz kalmaktadır. Sessizlikten faydalanmak öyle kolay değildir… Sessizliğin içinde durup etrafına bakındıktan sonra haykırarak holografik evrenin kucağında oturmaksızın yol almayı bilmek gerekmektedir… Burada makinenin deklanşörü sessizce çalışacak ve makine yol alma hızına göre daha kaliteli bir çekim gerçekleştirecektir.

Giden insan pervane olup dönmek, kuş olup uçmak, rüzgar olup esmek, yağmur olup yağmak istediği için gitmeyi yaşamının merkezine oturtmuştur. Değirmen taşının dönmesi gibi o da döner ve dünyanın buğdayından un yapmaya çalışır. Amacı ekmeğini kazanmaktır. Buğday olduktan sonra unu üretmek zor değildir. Ekmek giden insanın… nasırlarının hakkıdır, un ruhunun… Ekmek işlemden geçirilmiştir, yapaydır, bedeni besler. Oysa un doğaldır, ucuzdur ve ruhu doyurur… Beslenmekle doymak bir mıdır? Çoğu kere besleniriz. Oysa doymak nedir bilmeyiz. İşte bu yüzden insanın gözünü toprak besler değil “insanın gözünü toprak doyurur” denmiştir…

Giden insan; varlığın arkadaşı yokluğun hısımı olmak için gider. Bu yüzden daha çok yokluğu tercih eder. Çünkü hısımlık arkadaşlıktan üstündür. Tıpkı yokluğun varlıktan evla olması gibi… Giden insan işte bu yüzden ruhsal tekamül olarak radikal bir çok değişime uğrar. Bu değişimin gücü gitme eylemini, insanın en önemli odak eylemlerinden birisi yapmıştır. Gitmek günahların ve sevapların hakikaten tam da odağına oturmuştur. Bu yüzden kalmamızın esamisi okunmaz, dönüşümüz muhteşem olsa da gidişlerimiz destanlar meydana getirir…

Gitmek ayrılmaktır… Sevgiliden, köyden, ülkeden, dünyadan… Yaşanan her yerden, ana kucağından, baba ocağından, eskide kalmış neşeli ve hüzünlü tüm ruh hallerinden uzaklaşarak ayrılmaktır… Kestane rengi saçlardan ak saçlara, çinko damda öten kumru sesinden lapdobun içinden çıkan müzik sesine yönelmektir, kısacası her şeyden ağlayıp koparak yada gülüp öpüşerek ayrılmaktır… Ve her ayrılık zordur… İnsana kazandırdığı yetenekler bu zorluktan filizlenir. Çünkü zorluk ruhumuzun toprağıdır ve ancak canımızı acıtarak bizi besler…

İnsan ayrılarak gidişin tadını aldığında yaşamın gerçek anlam boyutunu kavramaya başlamış demektir. Artık tüm bütünlük ve birliktelikleri sonlanmaktadır… Zenginliğinden, sevgileri, aşkları, eş dost ve akrabaları ile olan yaşadıklarından, iyi yada kötü huylarından, yetkilerinden, unvan ve kariyerlerinden ve belki de hepsinden önemlisi kendi canından ayrılacaktır. Kendi canından öte sevdiklerinden ayrılmak bazı insanları daha çok etkiler. Hatta aşık olanlar birbirlerinden ayrılmak zorunda kaldıklarında hayattan da beraber ayrılmayı tercih ederler… Bu yüzden aşıkların birlikte yaşadıkları intiharlarına sık tanık oluruz. Onlar ayrılmanın acısına farklı bir boyut kazandırarak öteki alemde birlikte olma kaygısı ile böyle bir yanılgıya düşerler.

Gitmek; bir bakıma insanın kendisinin değerleneceği zamanı bekleme girişimidir. İnsan mutlaka değerinin anlaşılacağını düşünerek gider. Kimi zaman hakikaten anlaşılır kimi zamanda tarihin susuz topraklarına karışarak izbeliğin rutubeti ile bütünleşir. Kitaplar, şiirler, resimler, tüm sanatsal eserler değerleneceği zamanı bekler. Tıpkı insan gibi… Çünkü onlar canlıdır. Bir çok insanın bilmediği bir gerçek vardır… Bu gerçek yaptığımız her şeyin yaşamakta olduğudur. Bizler sadece kendimizin yada etrafımızdaki hareket eden canlı varlıkların yaşadığı yanılgısına kendimizi inandırmışızdır. Oysaki canlı yada cansız her şey yaşar. Aslında şöyle demek daha doğrudur. Yaratılmış olan her şey örneğin taş, toprak, kurumuş bir odun parçası bile yaşamaktadır…

Yaratan her yarattığına en lüzumsuz zannettiğimize bile kendisinden ruh vermiştir. Bizlerde hayatımızın merkezinden yaptıklarımıza ruh veririz. Her insanın eserine onun ruhu bulaşmıştır. Ruhlar ölümsüzdür… Tıpkı her yapılan eylem gibi… Eylemler gerçekleşir sonra biter zannedilir… Oysa her eylem sonsuza dek kayıt altına alınır… Fotoğraf ve video arşivimiz gibi… Video arşiviniz her zaman hareket eder mı? Siz onu çalıştırdığınızda hareket ederek geçmişte yaşanılanları şimdi yaşadığınız ana getirir… Yıllar önce evlilik merasiminde düğün yada nikah salonunda yaşadıklarınızı seyredersiniz. Gelinlik olmuş kızınızın doğduğu günkü bebek halini de… Her şeyin hesabının verildiği gün tüm kayıtlarımız da böylece karşımıza dikilir… Onların hepsi işte o gün bize seyrettirilecektir… Unuttuklarımızı gözlerimiz yaşlı ve derin pişmanlıklarla izlemek zorunda kalacağız… Bu pişmanlıkların hiç birisinin zerre kadar bizlere faydası olmayacaktır… Tüm bunlar bizi hayatın büyülü hengamesinden gitmenin büyülü gerçeğine ulaştırır…

Konu ile ilgili yorum yapmak ve yorumların tamamına ulaşmak için tıklayınız