|
|
Hayatın İçinden 1 devamı (Gamze'nin Günlüğü) |
|
|
|
Yazar Ayşin Oya Attaroglu
|
|
Sayfa 1 Toplam: 6
 | |  | | Yıllar sonra Gamze’nin Günlüğünden alınmış yazılar, tüm Gamze'lerin yaşadıklarına bir ses olmuş adeta...
| |
 | 5 Sene sonra: Gamze’nin Günlüğünden... 27 Mart 1994 “yine ben. Uzun zamandır ihmal ettim seni. Biliyorum. Ama içimden yazmak gelmedi. Oysa ki bunca zamandır tek gerçek dostum sen oldun. Sen hep yanımdaydın ve ben hiçbir duygumu saklamadan sana aktarabildim. Aslında bazen bundan bile şüphe duydum. Bu beyaz boş sayfalara akıttığım satırlar her zaman dürüst olan Gamze’yi mi anlatıyordu? Yoksa duygularımı ve yaşadıklarımı sana aktarırken bazı süslemeler mi yapıyordum?.. Bilmem. Öyle yada böyle, geldik bu günlere seninle... Ya kusura bakma, ama bugün yine kafam bozuk. Yine Ömer geldi aklıma. Evet diyeceksin ki “hani olayların üstesinden gelmiştik, hani herşey yoluna girmişti?”. Haklısın ama bugün çok şirin bir kız çocuğu gördüm sokakta. O kadar güzeldi ki sana anlatamam. Ve biranda aklıma... biliyorsun tüm o yaşadıklarım aklıma geliverdi. Eğer çocuğumu doğursaydım, o da şimdi 4 yaşında olacaktı tıpkı sokakta gördüğüm o güzel kız çocuğunun yaşında. Gerçi ben cinsiyetini dahi öğrenebilecek kadar yaşatamadım onu bedenimde, ama yine de 4 yaşında olacağını biliyoruz....Offf, çok acı çekiyorum ve çok üzülüyorum. İsimini bile koymuştum karnımdaki çocuğuma. Bak bunu sana hiç söylemedim bu zamana kadar. Adını “Deniz” koymuştum. Hem kız hem de erkek adı olarak kullanabileceğim bir isimdi. Hem de mavimsi yeşil rengi yani denizin rengini çok severim, o yüzden. Ya ben neler zırvalıyorum böyle, doğurmak gibi bir ihtimalim yoktu, zaten o çocuğu doğurup ne yapacaktım ki? Onun yüzüne her baktığımda Ömer’in o korkunç iğren yüz ifadesi gelecekti aklıma ve ben hergün o çocuğa lanetler yağdıracaktım. Düşünsene bir de tıpa tıp Ömer’e benzermiş?!?! Korkunç birşey olurdu. Kabus. Nefret ederdim, asla o çocuğu sevemezdim. Ama biz bunları zaten seninle uzun uzun yazıştık değil mi sevgili günlüğüm. Ben sana anlattım bütün bunları ve her geçen gün yazdığım satırları tekrar tekrar okuduğumda ne kadar isabetli bir karar verdiğimi anlamıştım, değil mi? Hele Ömer’in telefonda hamile olduğumu duyar duymaz söylediği ilk cümle bir kaç sayfanı kapladı günlerce “Kaç Para Lazım?”- “Kaç Para Lazım?”. Ah keşke hiç Ayşe’yi dinlemeseydim o zamanlar. Ömer’i hiç aramasaydım. Hala unutamıyorum... Hiç sorgusuz sualsiz verilen donuk bir cevaptı: KAÇ PARA LAZIM? Benim nasıl olduğum, neler hissettiğim, sağlık durumum, ne yapmak istediğim, duygularım, düşüncelerim, yaşadıklarım, bunların hiçbiri önemli değildi Ömer için. Zaten nasıl böyle bir beklenti içinde olabilirdim ki? Adam sapıktı, hastaydı ve ben maalesef bu hasta insanın kollarına düşmüştüm, tecavüzüne uğramıştım... O dengesiz insanın sevgi, şefkat, anlayış, destek yada buna benzer duygularla karşılık vermesini beklemek bile delice bir fikirdi. Ve maalesef ben de bu delice fikire kapılıp aramıştım onu. Aldığım cevap ortada ve hala yüreğimde kanıyor : KAÇ PARA LAZIM.. bu soruya cevap bile verememiştim ve inan Ayşe’nin verdiği cevapları hiç hatırlayamıyorum bile. Sadece birşeyler bağırındığını ve gevelediğini anımsıyorum, başka hiç bir şey hatırlayamıyorum. Ben o saniyeden itibaren tüm algılarımı kapatmıştım. Ahh, ah, ne kadar sürecek içimdeki bu sancı, ne kadar ? Geçecek değil mi sevgili günlüğüm? Ayşe de böyle demişti bana, tüm olanları ilk duyduğunda. Söz vermişti hep yanımda olacağına. Ne oldu, o da beni terk etti. O da önce beni yargıladı ve sonra da terk etti. Eee, tabiiki zor geldi dugularımı tüm çıplaklığıyla anlaması, yaşadıklarımı benimle göğüslemesi, ne olursa olsun yanımda olması, zor geldi ona. Taşıyamadı bu ağır yükü. Bana her baktığında yüzündeki o ifadeyi okuyabiliyordum “Yani Gamze nasıl böyle büyük bir hata yapabildin? Tecavüz olduğundan emin misin yani?” En yakın arkadaşıma yaşadıklarımı inandıramadıktan sonra kime inadırabilirdim ki? Hı, sen söyle... Kim inanırdı bana, ailem mi, başkaları mı, kim, kim? Bir insan tecavüze uğradım derse o kişiye nasıl “emin misin?” diye bir soru yöneltilebiliniyor anlamıyorum. Benim isteğim ve rızam olmadan bana sahiplenme olayına tecavüz denmiyor mu? Zorla sahiplenmenin adı tecavüz değil mi? Dünya mı ters ben mi? Peki eğer buna tecavüz deniyorsa bana neden en yakın dostum dahi “emin misin?” sorusunu sorabiliyor? Anlamıyorum. Hala anlayamıyorum. Yaşadığım iğrençliğin izlerini silmeye çalışırken bundan emin olup olmadığımın bana sorulmasından daha büyük bir darbe olamaz diye düşünüyorum. Ah günlük, ah, bak gördün mü, bir kız çocuğunu görmem yine eskiden yaşadığım o kötü günleri hatırlattı bana. Oysaki herbiriyle her gün yüzleşiyorum defalarca. Son altı ay ne kadar iyi geçmişti. Ne oldu bana böyle? Neden yine daldım o kara deliğe acaba?.... Sana yazmadığım birşey daha var. İtiraf ediyorum. Ben doğmamış çocuğuma bir mektup yazmıştım. Evet. Ve o mektubu kürtaj olduğum gün apartmanımızın arka bahçesine gömmüştüm. Tabiiki bir fotokopisi hala en çok sevdiğim kitabımın arasında duruyor. Kitap mı? Vasconclos’un Şeker Portakalı adlı kitabı. Ya aslında ben Güneşi Uyandıralım’ı da severim. Zeze’nin hikayesi. Çok güzel.......Çocuk kitabıdır ama bence herkes her yaşta o kitabı bir kaç kez okumalı,evet evet kesinlikle okumalı.... çünkü Zeze, o sevimli ufaklık..... Ağlıyorum günlüğüm, ağlıyorum ve kıvranıyorum şuan. Acı çekiyorum hem de çok. Yoruldum. İzin ver biraz dinleneyim. Çok yoruldum, çok.... Hadi yarın görüşürüz, yarın yine devam ederim satrılarıma... yüreğim acıyor şuan, yüreğim....”
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|