Ana Menu
Anasayfa
Bize ulaşın
Forum
Yardım
Reklam Ver
Psikoloji
Kişilik Bozuklukları
Genel Psikoloji
Yeme Bozuklukları
Tüm Psikoloji Yazıları
İçerikler
Çocuk ve Aile
Kişisel Gelişim
Tüm Yazılar
Arşiv
Psikoloji Testleri
Eğlence Testleri
Kişilik Testleri
Yazarlar
Perihan Yazıcı
Çiğdem Alper
Rüya Yüksel
İnci İlhan
Süreyya Türkoğlu
Dr. Meltem Kavcar Sırmalı
Erim Cebeci
Leyla Draman
Füsun Budak
Derya Akkaya
Şadan Hergüner
Ümran Akça
Özden Bayraktar
Tüm Yazarlar
Anasayfa
Forum
Psikoloji-Terapi
Bulimia ve Anoreksiya
KİŞİSEL GELİŞİM
KİŞİSEL GELİŞİM
Merhaba,
Ziyaretçi
. Lütfen
giriş yapın
veya
üye olun
.
Eylül 05, 2008, 06:48:38 pm
Hatunca.NET Forum
Psikoloji-Terapi
Bulimia ve Anoreksiya
(Moderatör:
crea
)
KİŞİSEL GELİŞİM
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
« önceki
sonraki »
Sayfa:
[
1
]
2
3
Gönderen
Konu: KİŞİSEL GELİŞİM (Okunma Sayısı 7621 defa)
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
KİŞİSEL GELİŞİM
«
:
Haziran 15, 2006, 12:34:41 pm »
Özdeğerin Sırları
Özdeğer, sağlıklı ve mutlu bir insan hayatının önemli bir bileşenidir. Özdeğer, kendimiz hakkında nasıl hissettiğimizi, çeşitli durumlarla, başarı ve başarısızlıkla başa çıkma şeklimizi ve diğer insanlarla ilişkilerimizi etkiler.
Yüksek veya düşük özdeğer, günlük hayattaki deneyimlerimizde çok çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Yüksek özdeğere sahip olduğumuzda rüyalarımızın peşine düşerek onları gerçekleştirme sorumluluğunu alırız.
Hayatımızın kalitesini, zihnimizin kalitesinin belirlediği söylenir. Bu çok açık ve doğru olan bir deyiş olsa da, modern hayatta zihinlerimize çok az dikkat ve özen gösteriyoruz. Başarının peşinde, bir çok şeyi gerçekleştirebilmek için giderek artan bir hızda, her gün oradan oraya koşuşturuyor ve öncelikle aradığımız şeye dair amacımızı unutuyoruz. Kendimizi ve neyin etkisi altında olduğumuzu bilmediğimizden, bizi kuşatan şartlar ve insanlardan kolayca etkileniyor ve özdeğerimizin de kötüye gittiğini görüyoruz.
Özdeğer, kendim hakkında nasıl hissettiğimle ilgilidir. Bana değer verildiğini mi hissediyorum? Ben kendime değer veriyor muyum? Kendimi olduğum gibi kabul ediyor muyum ve kendi eşsiz değerimin farkına varıyor muyum? Başarı ve başarısızlıkla nasıl başa çıkıyorum? Başarılarım hakkında övünmeye ihtiyaç duyuyor muyum? Birşeyde başarısız olduğumda üzülüyor ve cesaretim kırılıyor mu ? Yoksa kendimi hemen toparlıyor, başarısızlıklarımdan gerekli dersleri alıyor ve yoluma devam mı ediyorum? Eleştiriyi kolayca kabul edebiliyor ve kendimi kötü hissetmeden, onu kendimi geliştirmek için kullanabiliyor muyum? Yoksa savunmaya geçiyor, saldırganlaşıyor ve bana zayıflıklarımı gösteren kişiye karşı bir ego savaşı mı başlatıyorum? Tüm bunların hepsi özdeğerimin seviyesini gösteren işaretlerdir.
Özdeğerimin Temeli Nedir?
Günümüzün materyalistik hayat tarzı, bizi içimizde olup bitenden çok dışımızda olan bitene dikkat göstermek üzere şartlandırmaktadır. Bunun sonucu olarak, özdeğerimiz dış faktörlere dayanmakta ve bu faktörler de değişken ve güvenilmez olduğu için, özdeğerimiz de bunlara paralel olarak sarsılmaktadır.
Hepimiz kendimizi mal varlığımız, diğer kişiler, sıradan nesneler, özelliklerimiz, işimiz vs. gibi dışsal faktörlerle ilişkilendiriyoruz. İlişkilendirmeden belli bir süre sonra bu faktörlerin bazılarıyla kendimizi özdeşleştiriyoruz ve bu bizim özgüvenimizi yansıtıyor. Örneğin, bir kişi kendini işiyle özdeşleştirebilir. Eğer "gücü yüksek" bir işse, kişi kendini önemli hissedebilir, ama sıradan bir işse kişi kendini daha az önemli veya önemsiz hissedebilir. Ancak, eğer benim kendime verdiğim değer işimdeki ünvanıma bağlıysa o zaman işimi kaybettiğimde veya terfi etmediğimde nasıl hissederim? Benim özgüvenim bundan etkilenecektir. "Ben bir mesleği icra ediyorum , ama ben bir meslek değilim"i farketmek önemlidir. Eğer benim kimliğim işimdeki ünvanımla karışmışsa, benim özdeğerim patronumun insafına kalmış demektir. Benzer şekilde, ben kendimi fiziksel görünüşümle çok sıkı olarak bağdaştırabilirim- ve kendimi uzun veya kısa, zayıf veya şişman, güzel veya çirkin olmama göre iyi veya kötü hissedebilirim. Eğer kendimi sadece bir manken gibi olduğum için iyi hissediyorsam, yaşlanma veya belki de bir kaza nedeniyle görünüşümü kaybettiğimde kendimi nasıl hissederim? O zaman ben kimim? Bu şartlar altında benim öz değerim nereden kaynaklanıyor? Üçüncü seviyenin adı "bağımlılık"tır -ki bu durumda kendimi dış faktörlerle o kadar çok özdeşleştirmişimdir ki artık onlarla kendim arasındaki farkı ayırt edemem. Bu durumda, dış durumların ve kişilerin beni mutlu etmesine çok fazla bağımlı hale gelirim- zihin, her taraftan dikkat, övgü veya saygı çekmeye çalışan- bir elektrikli süpürge haline gelir. Bu bir duygusal kırılganlık ve zayıflık halidir.
Gerçek Özdeğeri Yeniden Elde Etmek İçin Bir Yolculuk
Özdeğerimizi yeniden kazanmadaki ilk adım geçici dış faktörlerle kendimizi özdeşleştirmeyi bırakmak ve içimizdeki o güvenli alanla yeniden özdeşleştirmektir. Bunun için, kendinizin eşsiz bir birey olduğunuzu, sizin başka hiç kimse olamayacağınızı ve başka hiç kimsenin de siz olamayacağını- farkedin. Ama, en iyi siz, içinizdeki sizsiniz... Ve göreviniz de içinizdeki en iyi sizi tekrar ortaya çıkarmaktır.
Kendinize şunları hatırlatmanın uygulamasını yapın:
"Bu yaşamda oynadığım roller var, ama ben bu roller değilim."
"Sahip olduğum maddi varlıklar var, ama ben bu maddi varlıklar değilim."
Ve bu şekilde, güvenli alan olarak bilinen o kendi ebedi parçanızla tekrar özdeşleşin.
Bir insan olarak, eşsiz özelliklerinizin ve yeteneklerinizin potası olan alan bu alandır. Tüm gücümüzün yattığı yer burasıdır. İçinizdeki bu altından parçanın farkına varmak, sizdeki en iyiyi ortaya çıkarmanın başlangıcıdır. Şöyle bir deyiş vardır ; "Dikkatinizi verdiğiniz yere enerjiniz akar, enerjinizin aktığı yerdeyse hayat gelişir."
Gün boyunca, özelliklerinizin ve erdemlerinizin farkında olmaya dikkat edin ve onları hem başkaları hem de kendiniz için kullanın. Bu sizi güçlendirecek ve özdeğerinizi yükseltecektir.
Özdeğeriniz yüksek olduğunda, zayıflıklarınıza bakabilir ve onlar üzerinde etkin bir şekilde çalışabilirsiniz. Zayıflıklarınız, güçlü yönlerinizin dengeden çıkmış halleridir.
Sonuç olarak, artmış bir duygusal sabitliğe ve yüksek bir özgüvene sahip oluruz. Böylece güçlüklerle yüzleşebilmede daha yetenekli hale geliriz- elektrikli süpürge gibi herşeyi vakumlayan bir zihinden, radyatör (yayan) gibi bir zihne dönüşmek mümkün olur ki, bu şekilde herkese doğal olarak saygı gösterebiliriz, çünkü kendimize de saygı duymaya başlamışızdır.
Brahma Kumaris Raja Yoga Meditasyon Derneği
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 08:44:36 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"İyileştiren Düşünceler"
«
Yanıtla #1 :
Haziran 15, 2006, 12:35:48 pm »
İyileştiren Düşünceler
Çoğumuz artık düşündüğümüz ve hissettiğimiz şeylerin aynı zamanda bedenimizi de etkilediğini biliyoruz...
Bu etki bazen yalnızca kan basıncında veya beden kimyasında kısa süreli bir etki yaratır. Bazen de, korku veya öfke kalbe hasar verdiği veya kronik mutsuzluk, kansere ve enfeksiyonlara karşı olan direncimizi zayıflattığında, yaşamı tehdit edici hale gelebilir. Üzüntülü duyguların çeşitli ağrı ve sancılara neden olduğuna ilişkin çok şey söylenir.
Hem kadim bilgelik, hem de modern bilim, bu tür riskleri pozitif bir bakış açısı geliştirerek azaltabileceğimizi belirtir. "Sağlıklı zihin sağlıklı bedende bulunur" sözlerindeki hakikat günümüzde her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır. Yanlış olan şeyler üzerinde ısrar etmek yerine, pozitif çözümlere iyimserlik ve nükte ile bakmak, sağlık için gerçekten faydalıdır.
Zihin ve beden arasındaki ilişkinin bu artan farkındalığına rağmen, zihin için gerçekten besleyici düşünceler yaratarak, iyilik halinin ve iyileşmenin nasıl arttırılabileceğini pek az kişi bilmektedir. Bu yazıdaki sorular ve cevaplar sağlığımızla ilgili bu önemli konuya basit açıklamalar getirmektedir:
- Yaşam neden pek çok kişi için gittikçe zorlaşıyor gibi görünmektedir?
Zengin toplumlar fiziksel olanakları geliştirmek için muazzam bir çaba göstermiş olmalarına karşın, zihinler ihmal edilmiştir. Artmakta olan endişe, bağımlılık, sinirlilik ve depresyon gibi olumsuz durumlara filizlenen arzular da eşlik etmektedir. Bu olumsuz tutum ve duygular bireylerin sağlığını bozduğu gibi, eylemlerimizdeki temel değerlerin kaybına neden olarak, çevreye ve topluma da zarar vermektedir. Çevremizdeki dünya ve birbirimizle daha az ilgilenir ve daha az işbirliği yapar durumdayız.
- Bunun için neler yapabiliriz?
İçimizde üzüntü veya boşluk hissettiğimizde, çözüm yerine problemin bir parçası haline geliriz. Çoğunlukla, başkalarını veya koşulları suçlayarak kendimizi rahatlatmaya çalışırız, fakat bu koşulları daha da kötü hale getirir. Bunun yerine, zihnimizi nasıl kuvvetlendireceğimizi öğrenmemiz gerekmektedir. Bunun anlamı zihni pozitiflikle doldurmaktır.
- Pozitiflik nedir?
Aynı elektrik enerjisinin bir pile doluşu gibi, zihinde birikebilen ve hepimizin aşina olduğu soyut, ruhsal bir nitelik, ya da enerji. Pozitif bir zihin yapısı kendisinde iyileşme sağlar ve bu enerji doğal olarak dışarı, başkalarına doğru akar.
- Pozitifliği ne tür düşünceler sağlar?
İnsanlığın aşina olduğu sevgi, huzur ve neşe gibi değerlerin, insan olmanın ne anlama geldiğini düşündüğümde, kendi içimdeki bir hakikat enerjisiyle bağlantı kurarım. Hepimizin içinde bir iyilik nüvesi vardır ve bu gücü talep edip çektiğimde, pozitif duygular doğal olarak ortaya çıkarlar.
- Pozitifliğimi nasıl koruyabilirim?
Kalbimden ve zihnimden endişe ve ıstırabı uzaklaştırmaya çalışarak. Bunları uzaklaştırmak, olumsuz duyguların herhangi bir fiziksel nesneye olan bağımlılıktan dolayı tetiklendiğini idrak etmeme yardım eder: bedenim, ilişkilerim, varlığım, veya etrafımdaki dünyanın koşulları vb. Eğer bu fiziksel kavramlardan, nesnelerden vs. her hangi birisi karmaşa durumunda olursa, ben de sıkıntıya maruz kalırım. Fakat derin bir sıkıntıya neden olan karmaşanın kendisi değil, benim bu nesnelere olan bağımlılığımdır. Olumsuz duyguları kalbimden ve zihnimden uzaklaştırırarak, içsel olarak özgür hale gelirsem, endişe ve ıstırap da biter.
- Zihnimin kontrolünü nasıl yeniden elde edebilirim?
Düşünce ve duygularımın içsel dünyasını gözlemlediğimde, koşullara ve olaylara yanıt vermek için, pozitif bir zihin yapısında kalmama yardımcı olacak yeni yollar geliştirebilirim. Örneğin, sağlığımın bozulması konusunda üzgün ve korkak bir hale gelmenin durumu sadece daha kötü bir hale getirdiğini, halbuki bir hastalık sürecinin bana yaşam trenininden bir süre için inme, dinlenme ve nasıl yaşamakta olduğuma bakma fırsatı verdiğini görebilirim. Böylece, eğer dürüstsem, tutum ve eylemlerimi geliştirme yollarını görebilirim. Bu idrak, taze bir umut ve mutluluk sağlar. İçeriye bakmaya devam ettiğim sürece, gerçekten bir seçeneğim olacaktır. Neden bana zarar veren endişeyi seçeyim? Neden beni yüceltecek olan, pozitif bir yaklaşımı seçmeyeyim?
- Bedenim rahatsızken nasıl endişelenmeyebilirim?
Zihin gücünün farkına vardığımda, bedende olup bitenlerden bir adım geriye çekilerek izlemeye başlayabilirim. Olan bitene kapılmak yerine, olanları izleyerek ne kadar daha fazla gözlemci hale gelebilirsem, zihin de o kadar özgürleşir. Bu benim zihnim, benim düşüncelerim ve benim duygularımdır ve beden hasta bile olsa, gene de mutluluk ve huzura ilişkin düşünce ve duygular yaratabilirim. Böylece, bu pozitif duygular bedene yardım eder, bu nedenle de çoğunlukla acı ve hastalık azalır, hatta yok olabilir.
- Bana kötü davranan birisine karşı nasıl iyi şeyler hissedebilirim?
Çoğu zaman, bir başkası hakkında kötü hissettiğimizde, onların da, kendileri hakkındaki fikirlerimizi teyit eden kötü duyguları olduğunu düşünür ve "kısasa kısas" deriz. Herkes zarara uğrar. Bunun yaptığı zararı açıkça görmem gerekir. Hastalık çoğu zaman kötü davranıldığımı veya aldatıldığımı hissettiğim zaman gelir. Zihnimin kuvvetiyle, huzurumu yeniden elde edebilir ve hakkımda iyi şeyler hissetmeyen kişilere karşı bile pozitif duygular besleyebilirim.
- Pozitifliğin gücü başkalarına nasıl yardım eder?
Pozitif düşünceler ve duygular insanlar arasında sanki bir elektrik akımı gibi akar. Bunlar, merhamet ve anlayış gibi nitelikler olarak ortaya çıkarlar. Hasta bir insan bir pozitif enerji armağanı aldığı zaman, iyileşmesini kolaylaştıran içsel bir sükunet hisseder.
- Dünya hakkında endişelenmenin bir faydası var mı? Nasıl fayda sağlayabiliriz?
Çok fazla ıstırap olduğu doğru. Fakat eğer olumsuza odaklanırsak, bu bizim yardım etme kuvvetimizi tüketir. Dünyamızda, karanlık güçler olduğu gibi,aynı zamanda iyilik ve hakikat de işlev yapmaktadır. İnsanlığın aşina olduğu pozitif niteliklerin farkındalığının düğmesini çevirdiğimde, bu sanki karanlığa ışık taşımak gibi olur. Artık geçmiş sık sık aklıma gelmez ve gelecek hakkında endişelenmeye son veririm. Böylece sürekli mutluluk ve sağlık için yapmam gerekenleri daha açık bir şekilde görürüm.
- Sevginin kaynağı nedir?
Sevgi insan doğasının özünde vardır. Fakat içimizde, kendimizin sevgi olduğu gerçeğini kaybettiğimizde, bunun yerine, sevgiyi kendi dışımızda aramaya başlarız. Bencil arzuları bıraktığımızda ise, endişeden özgür oluruz ve yaşamlarımız baştan başa sevgi dolu hale gelir. Bu çok iyileştiricidir.
- İnsanlar beni sevmedikleri halde neden sevgi hissetmeliyim?
Çünkü sevgi iyileştirir ve mutluluk getirir. Başkalarına karşı sevgi hissettiğimde, bu durum fark gözetmeksizin yarar sağlar. Sevgi dolu olmak doğal bir yaşam şeklidir. Eğer daha fazla sevgi dolu olmak için çaba gösterirsem, kendi mutluluğum hemen artar ve başkalarının tutumları da kısa süre içinde yumuşar. Pek çok kişi sevgi eksikliğinin sonucu olarak olumsuzlukla yüklüdür. Bu, bazen benliğe yönelik, bazen de başkalarını suçlayan, eleştiren düşünceler ve olumsuz duygular döngüsü olarak kendisini gösterir. Böyle düşünce ve duygular enerjiyi tüketir ve herkesin iyiliğini azaltır. Eğer bunu idrak eder ve pozitif kalmaya karar verirsem, olumsuz döngüye son verebilir ve eylemlerde sevginin gücünü ortaya koyabilirim. O zaman bunun, bütün ilişkilerime faydası olur. Bu şekilde her birimiz daha iyi bir dünyaya katkıda bulunmuş oluruz.
Brahma Kumaris Raja Yoga Meditasyon Derneği
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 08:45:11 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"Bırakalım Gitsin..."
«
Yanıtla #2 :
Haziran 15, 2006, 12:38:36 pm »
Bırakalım Gitsin...
Hayatımızın çoğunu, geçmişten şekillenen birçok şeye tutunarak geçiririz, bu nedenle de gerçekten özgür olmanın ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Bazen birtakım şeyleri, ilişkiler olsun, durumlar olsun, sadece onlara tutunduğumuzda elde edebileceğimizi düşünürüz. Eğer bir kuşu sıkıca tutarsanız, büyük olasılıkla ona zarar verebilirsiniz. Kuşu nazikçe tutmakla bile, onun varolma nedeni olan uçabilmeyi gerçekleştirmesine engel olur. Elimde bir çiçeği tutarsam, ömrü ne kadar sürer? Eğer suya koyarsam daha uzun yaşayacaktır. Eğer çiçek toprakta, doğal yaşam ortamında kalırsa, daha da uzun süre yaşayacaktır. Öncelikle, çiçeğe sahip olma isteğim nedeniyle onu keserim. Sonra da, çiçeğin vazoda durması da yeterli olmaz, benim olması için onu tutmak isterim ve böylece hayatını yadsımış olurum.
İlişkilerde, birisini bırakmadığım zaman, onlara kendilerini ifade etmeleri ve kendileri olmaları için alan ya da özgürlük vermemiş olurum. Bırakmamak ve gitmesine izin vermeyi istememek benim kendi güvenliğimdir. Korkarım ve bu nedenle sürdürmeye ihtiyacım olur. İçimde istikrarlı, emniyette ve güvenli olduğum an, devam ettirmeye ihtiyacım kalmaz.
Gitmesine izin vermek yaşamak ve yaşanmasına izin vermek için çok önemlidir. Eğer izin vermezsem, başkalarının hayatta kalmalarına izin vermemiş olurum. Neden koşulların gitmesine izin vermek istemeyiz? Koşullar değişir, hiçbir şey aynı kalmaz. Her an farklı bir sahnedir. Bu sahneleri kendi zihinlerimizde sürdürürüz. Belli bir durumun imajı, veya her hangi bir şeyin zihinde kalmış olan etkisi kafamda tekrarlanmaya devam eder. Bu bilinç düzeyine bağlı kalırım ve bu da kıymetli bir alanı işgal eder. Zihnimde yalnızca sınırlı, mahdut miktarda bir alan vardır. Bununla ne yapacağımı seçebilirim. Her nasılsa güzel anıların yok olduğu ve yalnızca acı dolu anıların kaldığı görülür. Bu gariptir, çünkü acı deneyimlemek istemem, ama gene de acı dolu anılara bağlı kalırım. Bu anılar hakkında tekrar tekrar düşünerek tekrarlanan bir acı yaratır ve kendime eziyet ederim. Zulmeden başka bir kimse değildir. Kendime zulmederek ve bu belirli durumun gitmesine izin vermeyerek kendimin kurbanı haline gelirim.
Şükürler olsun ki her zaman bu durumda olmayız, fakat, elbette, yaşamımızda koşulların veya ilişkilerin içinde tutulmuş kaldığımız süreçler olur. Kendime gelişmek, akmak ve ilerlemek için imkan vermem önemlidir. Eğer bunu kendim için yaparsam, etrafımdaki başka herkesin de ilerleyebilmesi ve gelişebilmesi için yer ve izin vermiş olurum.
Teori böyledir, "ama bunu nasıl yapabilirsiniz?". İlk olarak, kendi içsel dünyam için bir şeyler yapmam gerektiğini idrak etmem ve buna önem vermem gerekir, çünkü süreç zihnimde oluşmaktadır. Özgür olmam gereken düzey içseldir. Çoğu kişi meseleleri dışsal olarak ayarladıklarında her şeyin daha iyi olacağını düşünürler. Meseleleri dışsal olarak sınıflandırmak, sanki onların üzerline yapışkan bant koymak gibidir, bu bir süre için bazı şeyleri bir arada tutar ve sonra bir başka bant parçası gerekir, ve sonra bir başkası, ve sonra bir başkası. Hızlı bir ayar yeterli değildir. Meselelerin zihinde başladığını ve sonra dışa doğru hareket ettiğini anladığımız zaman, meseleleri seçip ayırmak için, cevapları içimizde aramaya başlayabiliriz. Böylece daimi çözümlerle karşılaşırım.
Gitmesine izin vermek, kesip atmak anlamına gelmez. Eğer bir şeyi keskin bir bıçakla kesmeye çalışırsanız, o zaman muhtemelen çok miktarda kan akacaktır ve mutlu bir deneyim olmayacak, çok acı verecektir. Meseleleri kesmek iyi değildir. Ilımlı bir şekilde geri çekilin, çözün ve meseleler değişime hazır olduğu zaman, doğru anda gitmesine izin verebileceğinizi fark edin. Bu çok daha yumuşak ve daha az acı veren bir süreçtir.
Kendinize sorun: ihtiyacım olan şey gerçekte nedir? Kendi içsel gereksinimlerinizi yerine getirmeye başladığınız zaman, aslında o kuşu tutmanız gerekmediğini idrak edeceksiniz. Elinizi açtığınız ve kuşun özgürce uçuşunu izlediğiniz zaman, onun güzelliğini ve uçuşunu takdir edebilir ve sevebilirsiniz. Muhtemelen kuş, kendi doğal arzusu ve seçimiyle, uçarak geri gelecek ve elinizde dinlenecektir.
Bu nedenle, arzularımın gitmesine izin vermem gerekir. Bir arzu doğduğu zaman, bunu yerine getirmeyi başarıncaya kadar dönüp duracak ve zihninize geri gelmeye devam edecektir. Arzu bir kez yerine getirildiği zaman, daha fazla arzular olacaktır, ve daha fazla, ve daha fazla. Bu hiçbir zaman huzurlu bir hale ve doyuma ulaşamayacağım, bitmeyen bir durumdur. Arzularımın gitmesine izin verdiğim zaman, içimde huzura sahip olabilirim. Gitmesine izin vermek, bütün ihtiyaçlarımın içimde olduğunu bilmektir. Bunu izlediğim ve düşüncelerimin, sözlerimin ve eylemlerimin bu gerçeğe göre sıralandığından emin olduğum zaman, gereksinimlerim sağlanır. Bir zamanlar Gandhi'nin söylediği gibi, "Herkesin ihtiyacına yetecek şey var, ama bir kişinin bile ihtirasına yetecek kadar yok." Mahatma Gandhi.
Ruhun içinde pek çok boş alan vardır. Bu boş alanların başkaları, iş, mevki, mülkiyet ve ortaklar tarafından doldurulacağını düşünürüz. Bununla birlikte, kendimizi ne kadar fazla dışsal şeylerle doldurmaya çalışırsak çalışalım, hala içsel boşluk duygusu vardır. Boş alanları doldurmanın yolu, ilişkilerin kumunu, ya da iş mevkisinin değişken koşullarını, veya işin bana getirdiği mülkiyetleri değiştirmek değildir, ama kendi içsel kaynaklarımı akıtmak ve İlahi olanla bağlantı kurmaktır. Bu hudutsuz kaynak, beni asla hayal kırıklığına uğratmaz, veya hiçbir zaman tükenmez. Bu, hepimiz için her an mevcut olan bir olanaktır.
Kendimi doldurdukça, kendi içsel varlığıma geri gelen sevginin, huzurun, neşenin ve gücün kuvvetini hissedebilirim. Kendine dayanan ve kendine yeten olabileceğimi bilmekte emniyet vardır. Artık insanlara ve nesnelere bağlanmaya ihtiyacım yoktur. Başkalarıyla olduğum zaman,sevgi ve mutluluk değiş tokuşu olur, ama gene de başkalarına bağımlı olmam. Eğer civarımda olmazlarsa, onları özlemem.
Bu, ruhun deneyimleyebileceği bir özgürlük mertebesidir. Gitmesine izin vermek, yoksun olmak ya da feragat etmek değildir. Gitmesine izin vermek, geriye çekilmek ve özgür olmak demektir. Bu, bir başkasına yer ve özgürlük vermek anlamına gelir.
Bu gitmesine izin verme durumunda, geriye çekilebilir ve meseleleri bir mesafeden görebilirim. Meseleleri çok yakından gördüğünüz zaman, çok net bir resim elde edemezsiniz. Bir ağaç gördüğünüz zaman, bunun bütün bir ormanın bir parçası olduğunu idrak edemezsiniz. Biraz geriye çekilin, meseleleri daha geniş bir açıdan göreceksiniz. Meselelere farklı bir şekilde bakmak içsel bilgelik yöntemidir. Meselelere pek çok farklı açıdan bakmak için kendimi eğitmek ruhsallık yoludur.
Gitmesine izin vermek, bu içsel huzur düzeyinde olmak, böylece duruma uygun olarak doğru olanı yapmak demektir. Yanıtlarımızın çoğu mantıki değil, duygusaldır. Bir şey olduğu zaman, duygularımız ve hislerimiz derhal tetiklenir, ve yanıtımız da ani olur. Bu nedenle, zaten bir şey söylemişimdir, zaten bir şey ifade etmişimdir, ve bunun hakkında sonra düşünürüm. Bu şekilde yaşamayı seçebiliriz, sürekli olarak tepki vererek, karmaşa yaratarak ve daha sonra da bunu temizleyerek. Sorun şudur ki, temizleme süreci vakit alır. Yapmam gereken enine boyuna düşünülmüş, anlayışa dayalı,sevgi ve sıcaklıkla dolu bir yanıt geliştirmektir. Yalnızca görmek ve tepki vermek değil, fakat kendime mola vermek için bir zaman ayırmak, düşünmek ve sonra yanıtlamaktır.
Affet ve Unut
Şu anda, yüreğimde sevgi ve merhamet geliştirmeye başlayabileceğim bir durumdayım. Aramda anlaşmazlık olan kişiyi affetmeyi öğreninceye kadar, başkalarıyla olan ilişkilerimde de daima sorunlar olacaktır. Bir ilişkideki engel, aynı zamanda başka herkesle olan tüm enerji akışını da etkileyecektir. Eğer affetmezsem, o zaman acılık, ıstırap, pek çok ertelemeler olacaktır. Affetmek istemediğim kişiyi bir yana bırakın, kendim için ıstırap olacaktır. Grip olduğunuz zaman, hiçbir şey yiyemezsiniz, çünkü hiçbir şeyin tadı güzel ve iyi değildir. Kötü olan gıda değildir, fakat ağzınızda acı bir tat vardır. Affetmediğim zaman da aynı şey olur, zihnimdeki bu acılık duygusu yaptığım her şeyi etkiler. Bu nedenle, affetme işlemi benim kendimi iyileştirmemin bir parçasıdır.
Kendini affetmek egoyu idrak etmek ve gitmesine izin vermek sürecini içerir. Kendi hatalarımızı kabullenmemize izin vermeyen şey, kendi egomuzdur. Dürüstlük ve alçakgönüllülükle egomu bıraktığım zaman, kendi hatamı anlayabilirim. Bu hatayı yeniden tekrarlamak istemediğime dair kararlılık vardır. Affetme gücünü deneyimleyerek, kendi suçumun ve kendi acımın gitmesine izin verebilirim. Bu yolla,yeni olasılıkların kapısından geçmek için, ileri doğru bir adım atarım.
Eğer kendi hatamı anlarsam, başkaları da beni affetmeye hazır olur. Diğer kişilerin affediciliği, onların manevi cömertliğinden, ve aynı zamanda her insandaki iyiliğe olan inançlarından gelir. Bu nedenle, şöyle söyleyebilirler, "Anlıyoruz, hataların olabileceğini biliyoruz. Olabilir. Aynı şey bize de oldu." Affedildiğim durumları hatırladığım zaman, şükran ve alçakgönüllülük duyguları olur. Bu affediciliğin minnettarlığı ile, aynı şeyi başkalarına da yapma sorumluluğum olduğunu anlarım.
Bir hata yapıldığı zaman, bazen bir özür dileme yeterli olmayabilir. Duygular çok derindir ve çok kötü bir şekilde incinmiştir, öyle ki bazı değişiklikler olduğunu ve size daha fazla acıya neden olmayacağımı ispatlamam gerekir. Benlikte bazı dönüşümler olduğu zaman, diğer kişi de affetmeye hazır olacaktır.
Diğer kişi sizi affetmeye hazır olmadığı zaman, o andaki tek seçenek gitmesine izin vermek ve geriye çekilmektir. Onların yönünden bir reddetme vardır, çünkü zihinleri ve yürekleri henüz açık değildir. Yüreğinizde huzur ve zihninizde olumluluk olsun, ve belki de zamanla yürekler iyileşecek ve zihinler açılacaktır.
Başkalarını affetmeye gelince, "affetmeye hakkım ve yetkim var mıdır?" Dünya aslında yasalara dayanır. Her şey kesinlikle doğru olan bir modele göre hareket eder. Uyumsuzluk ve düzensizlik görebiliriz, bununla birlikte, bu tüm sahnenin bir parçası değildir. Meseleler düzelir ve çözülür, ve adalet, uyum ve düzen durumuna geri döner. Dolayısıyla benim sizi affetmem, gerçekte benim kendimi ve ilişkiyi iyileştirmemdir, fakat aslında sizi affetmeye yetkim ya da gücüm yoktur. Karma yasası mutlaktır, bu nedenle birisi affetse de affetmese de sonuç adil bir şekilde tasnif olacaktır.
Unutmak, geçmişi şimdiki zamana geri taşımak yerine, onun geçmişe ait olmasına izin vermektir. Kendi zihnimde geçmişe bir nokta koymayı öğrenerek, daha iyi bir gelecek yaratmak olasılığı sağlanır. Gitmesine izin vermek, affetmek ve unutmak için güce ihtiyacım vardır. Bu kuvvete odaklanarak ve üzerime çekerek, zihnimi doğru yöne yönlendirebilir ve içimde huzurlu bir durum yaratabilirim.
BK JAYANTI
Brahma Kumaris Raja Yoga Meditasyon Derneği
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 08:45:54 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"Kendini Sevmek"/ Nuri Can
«
Yanıtla #3 :
Haziran 15, 2006, 12:40:16 pm »
K E N D İ N İ S E V M E K
Ebedi Güzellik Reçetesi:
Eğer güzel gözlerin olmasını istiyorsan;
İnsanlara iyilikle bak.
İnce bir bedense istediğin;
Ekmeğini acılarla bölüş.
Ve...güzel dudaklara sahip olmak için;
Sadece ama sadece güzel
ve doğru sözler söyle.
(Audrey Hepburn)
Güzellik kimine göre bir karakter, kimine göre huy, kimine göre uyum, kimine göre iyilikle özdeşleşen bir kavram.
Kimine göre de bir değer.
Üzerinde çok farklı görüşler, fikirler ileri sürülse yorumlar yapılsa da.
Güzellik de mutluluk gibi göreceli bir kavramdır. Sanırım en geçerli olanı da insanın iç güzelliğidir.
İnsanın kendine olan güveni ve kendisiyle barışıklığı, haliyle iç güzelliğini dışına da yansıtır.
Tabi bunu fiziksel anlamda söylemiyorum.
Güzellik ve mutluluk her şeyden önce insanın kendisiyle barışıklığıdır.
Çünkü insanın kendini var sayması, kendini beğenmesi, kendini olduğu gibi kabul etmesi gerekir ki, dışındaki güzelliklere yönelebilsin.
Kişilik kazanmış içten güçlü kişi, başkalarının ön yargılarından pek rahatsız olmaz.
Başkaları tarafından fiziğinin beğenilip beğenilmemesi çok önemli değildir o kişi için.
Demek oluyor ki; mutluluk ve güzelliği başkalarının gözünde arayan kişinin ne huzuru, ne de kendine güveni pekişir.
Bilinmelidir ki; içimizde sahip olduğumuz güzellik ve sevgi duygusu bütün zenginliklerin, değerlerin, güzelliklerin üstündedir.
İnsanın iç değerleriyle insan oluşunun doğal bir tezahürüdür bu. Ne yazık ki, bir çok insan bu asıl değerlerin bilincinde değil.
Güzellik fiziki ya da yüzeysel bir takım ucuz değerler kavramıyla sınırlanamaz.
Güzellik duygusu bütün güzelliklerin derinliğini içinde barındıran, insanın iç değerlerinin derinliğiyle ilintili bir kavramdır.
Kuşkusuz tüm sorunların çözümü yine kendini bilmeye ve sevmeye gelip dayanır.
Kendini ölçemeyen, özvarlığının ne olduğunu bilmeyen, doğayı, insanı, toplumu, kendini ve hayatı da bilemez.
Bütün mesele, insanın kendini düşün ve değer terazisinde tartabilmesi, sevgi ve mantık metresiyle ölçebilmesidir.
Unutmayalım ki; aynanın tek görevi vardır, o da insana kendisini göstermek.
Öyleyse o insan bir ömür boyu o aynanın karşısında, kendisiyle barışık durmak zorundadır.
Neden; çünkü kendini görmesi, kendini tanıması, kendini sevmesi ve kendisiyle barışması için.
Kendini görmek, tanımak, sevmek ve kendiyle barışmak, her şeyden önce bir motivasyon, bilinç ve güven gerektirir.
İnsanın başkalarının karşısında vereceği sınavlardan çok kendine vereceği sınav önemli.
Aynaya bakınca başkalarının gördüğü yüzün yada biçimin ötesinde asıl güzelliğin ne olduğunu bilmenin adına, kendine özsaygı ve güven deniliyor.
İçini güzelleştiren ve içinin güzelliğini derinleştirebilen insan akıllı ve güzel insandır.
Bakın Dale Wimbrow "Ayna" başlıklı yazısında ne diyor:
"Kendiniz adına yaptığınız mücadeleyi kazanmak Ve dünyanın sizi de bir gün bir kral gibi davranmasını istediğinizde,
Sadece bir aynanın karşına gidip, kendinize bakın
Ve O yüzün size ne dediğini görün. Ne babanız ne anneniz ne de eşiniz, O anda üzerinizde etkisi olan;
Söyledikleriyle hayatınızı etkileyen Aynada size bakmakta olan kişi.
Bazıları, dürüst bir dost olduğunuzu düşünebilir Ve sizin için harika bir dost yada arkadaş diyebilirler,
Fakat aynadaki yüz, tam gözlerinin içine bakamıyorsanız,
İşe yaramazın biri olduğunuzu söylüyor.
Hoş tutmanız gereken kişi kendinizsiniz, boş verin gerisini, Çünkü yolun sonuna kadar kendinizle gideceksiniz.
Aynadaki yüz dostunuzsa, Geçtiniz demektir en zor sınavınızı. Kandırabilirsiniz tüm dünyayı,
Ve geçerken yanlarından herkes sizi tebrik edebilir, Fakat yolun sonundaki hediyeniz,
kırık bir kalp ve gözyaşları olacaktır eğer aynadaki yüzü aldattıysanız."
Öyle veya böyle hayatı yaşamak gerek, yaşamı da güzelleştirmek.
Güzelleşmek bir çabadır, kendine güvendir, bir iç derinliği, iç zenginliği ve iç güzelliğidir.
Herkesin güzel bir tarafı vardır elbet, yeterki farkına varıp bunu dışarı yansıtmasını bilsin.
Güzellik bir çabaya harcanan emektir. Öncelikle insanı, doğayı, hayatı sevmekle başlar güzellik.
Kişiliğini iyilikle besleyen, yaşatan, onurlu ve vicdanlı olmak da bir güzelliktir.
Güzelliğe sadece estetik ve fiziki açıdan bakmamak lazım.
İnsan önce özgüvenini geliştirmeyi, iradesiyle pekiştirmeyi öğrenmeli.
Öğrenmezse yıkılır, mutsuz olur. İnsan yalnızca toplumun ucuz değer yargılarıyla kendini yargılayıp bilincini geliştirmezse, dünyası dar, mutsuz ve sefil bir çerçevede kalır. kendini beğenmez, kendisiyle barışık olmaz, kendini sevmez.
Güzellik, kendini geliştirmeyen ve iç dünyasını zenginleştirmeyen insanlar, kendisiyle barışmayı, kendini sevmeyi hak edemez.
Çünkü kendini sevmek, kendini beğenmek milimetrik uğraşlarla kurulmuş, berk bir yapıdan sonra hakedilir ancak.
Her şeyden önce insan önce yüreğiyle buluşmalı, duygularıyla, vicdanıyla yani içsel insani değerleriyle buluşmalı.
Aksine yalnızlıktan, sevgisizlikten, mutsuzluktan kurtulamaz.
Düşküne el uzatan, yardıma ihtiyacı olana yardım eden kişi de güzeldir.
İnsan sevgisi, saygısı ile yaşamını da güzelleştirmelidir ki, çevresine güzellik saçsın.
Güzel olduğunu inandırabilsin, kabul ettirebilsin değil mi?...
Mutluluklarınız ve güzellikleriniz bol olsun.
Nuri Can
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 08:50:17 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"Özgüven Eksikliği ve Çözüm Yolları"
«
Yanıtla #4 :
Haziran 16, 2006, 05:24:06 pm »
Özgüven Eksikliği ve Çözüm Yolları
Özgüven şu kavramlarla tanımlanabilir: fikirlerini kabul ettirmek, iyimserlik, istekli olmak, sevgi, gurur, bağımsızlık, güven, eleştirilere açık olmak, duygusal olgunluk ve kapasitesini doğru değerlendirme becerisine sahip olmak.
Özgüven Nedir?
Özgüven; kendimiz ve yeteneklerimiz hakkında pozitif ve gerçekçi bir anlayışa sahip olduğumuz anlamına gelmektedir. Diğer taraftan, özgüven eksikliği ise; kendinden şüphe duymak, pasiflik, boyun eğme, aşırı uyum gösterme, yalnızlık, eleştirilere karşı hassas olma, güvensizlik, depresyon, aşağılık duygusu ve sevilmediğini hissetme gibi kavramlarla tanımlanabilir.
Özgüven Eksikliği Nasıl Gelişir?
Aşağılık duygusu, umutsuzluk gibi duyguları, genellikle evde, okulda veya işte yaşadığımız kimi olumsuz yaşam deneyimlerinden sonra ortaya çıkar. Örneğin, siz büyüme aşamasındayken, ebeveynleriniz size sağlıklı ve destekleyici bir çevre sağlayamamış olabilir. Size karşı çok eleştirel, talepkar ve/veya aşırı koruyucu olabilirler. Sonuç olarak, kendiniz hakkında olumsuz düşünmeye başlarsınız.
Aileden birini veya yakın bir arkadaşı kaybetmek. Örneğin: anne-babanızın boşanması, evinizden ilk kez ayrılıyor olmak (ailenizden ve arkadaşlarınızdan ayrı olmak), erkek/kız arkadaşınızdan ayrılmak,
Başarısızlık, hayal kırıklığı gibi olumsuz olayları bir deneyim gibi algılamaktansa, bunların üzerinde fazla durmak,
Kendini veya yeteneklerini çok acımasız bir şekilde eleştirmek,
Olayların sonuçlarını, gerçekte olduklarından daha kötü bir şekilde değerlendirmek,
Ailenizin ve arkadaşlarınızın, sizinle ilgili istek ve beklentilerini karşılayabilmek için çok fazla baskı hissetme ve bu durumun sizin kendi kimliğinizi geliştirmenize ve kendinize ait kararlar almanıza mani olması,
Gerçekçi olmayan hedefler belirleme,
Başarısızlık korkusu; örneğin; bir dersinizden kaldığınızda, kendinizi bir dersten kalmış, iyi bir insan olarak düşünmektense, işe yaramaz ve başarısız biri olarak düşünmek.
Özgüveninizi Nasıl Arttırırsınız?
Kendiniz hakkında olumlu düşünün.
Gerçekçi olan ve beklentilerinizi karşılayan hedefler belirleyin. Makul seviyede hedefler belirleyin ki, böylece başardığınız şeyler, başta ulaşmayı düşündüğünüz hedeflerlere yakın olsun. Bu durum, özgüveninizi ve kendinizle ilgili memnuniyetinizi destekler. Psikolojinin öncülerinden William James şöyle der: "Kendinden memnun olmak = Ne başardığımız / Başarmayı hedeflediğimiz şey"
Bir şey başardığınızda kendinizle gurur duyun ve kendinizi ödüllendirin.
Kötü veya üzücü bir şey olduğunda, olumsuz düşüncelerinizin farkına varın. Tamamen duygularınızla hareket etmek yerine, içinde bulunduğunuz durum hakkında mantıklı olarak düşünün.
Zayıf taraflarınız yerine, güçlü taraflarınıza ağırlık verin. Belirli konularda, diğerlerine göre daha becerikli ve iddialı olduğunuzun ve hayatınızın her alanında mükemmel olmanın imkansız bir şey olduğunun farkına varın.
Yaptığınız ve başardığınız şeyleri sadece şansa bağlamayın. Bunun yerine, kişisel başarılarınız için kendinizle de gurur duyun.
Fikirlerinizi savunun. Diğer bir ifadeyle, başkalarının haklarını ihlal etmeden, kendi duygularınızı, düşüncelerinizi, inançlarınızı, ihtiyaçlarınızı, dürüst ve net bir şekilde ifade etmeyi öğrenin.
Haklarınıza sahip çıkmayı öğrenin ve sizin için makul olmayan isteklere "hayır" deyin. Fikirlerinizi açık ifade edebilme konusunda alacağınız bir eğitim, özgüveninizin gelişmesinde size çok yardımcı olabilir.
Yaşamınızda önemli olduğuna inandığınız sorunların bir listesini çıkartın. Daha sonra bunları iyileştirmenin veya değiştirmenin yollarını yazın. Bütün sorunlarınız tabii ki kolay ve hızlı bir şekilde çözülemez ama hemen harekete geçebileceğiniz bazı alanlar da olacaktır.
Özgüveni İyileştirmek için Hatırlanması Gerekenler
· Kötü şeyler yerine iyi şeylere ağırlık verin.
· Kendiniz hakkında olumlu düşünün.
· Deneyimlerinizden ders çıkartın.
· Gerçekçi hedefler belirleyin.
· Cesaretli olun.
· Öğrenmeye devam edin.
· İşe yarar şeyler yapın.
· Basitliğe önem verin.
· Değişimi hoş karşılayın.
Davranış Bilimleri Enstitüsü
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 08:58:19 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"Suçluluk" / Ayşe Arman
«
Yanıtla #5 :
Haziran 20, 2006, 10:04:52 pm »
Suçluluk
"Çocuk olma, Sonya," dedi Raskolnikov yavaşça. "Onlara karşı ne suç işledim ben? Niçin gideyim? Gidip de ne diyeceğim ben? Bütün bunlar kuruntudan başka bir şey değil... Kendileri milyonlarca insanın canına okuyorlar, üstelik de bunu erdem sayıyorlar. Hepsi alçak ve sahtekonların, Sonya! Hayır, gitğim! " Acı bir gülümsemeyle ekledi: "Hem gidip ne diğim onlara; Kadını ben öldürdüm ama paraları almaya ceedemedim, bir taşın altına gizledim mi diyeceğim? Ama alay ederler o zaman benimle, aptala bak, paraları bile alamamış derler. Korkak ve aptal! Hiç ama hiç bir şey anlamayacaklardır, Sonya; anlamaya layık insanlar da değiller zaten! Hayır, gitmeğim! Çocuk olma, Sonya..." Sonya ellerini ona doğru uzatmış: "Acı çekeceksin, çok acı çekeceksin..." diye tekrarlıyordu Raskolnikov, dalgın dalgın: "Hem ben belki de kendime iftira ediyorum," dedi. "Bit değil, daha bir insanım belki ve kendimi mahketmekte acele ediDaha savaşacağım..." Dudaklarında kibirli bir gülümseme belirdi. "Böyle bir acıyı taşıyıp durmak! Üstelik de hayat boyunca..!"
SUÇ ve CEZA/ Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKİ
Yasalara göre suç, yapılmaması gereken bir eylemi gerçekleştirmektir. Sınırları belirlidir, maddeleri bellidir ve cezaları bellidir. Oysa ne kadar çok suçluluk duygusu öğretilir doğduğumuz andan itibaren bize ve sınırsızdırlar. Maddeleri yoktur ezberleyebileceğimiz ve cezaları sonsuzdur çoğu kez ömür boyu taşıdığımız.
Çocukluğun Suçu
"Yemek istemiyorum" dediğimizde, annemiz "ama sen yemezsen ben üzülür, hasta olurum. Tansiyonum çıkacak, senin yüzünden öleceğim" der. Öylece başlar suçluluk duyguları. Annenizin üzülmesine ve hasta olmasına neden olmak az bir suç mudur? Yemek yenince ceza bitmiş olmaz üstelik. Uslu olmak, onların istediği gibi davranmak, kurallara uymak gerekir. Yoksa anne babanızın tüm sıkıntılarının, kavgalarının suçu sizindir. Anneniz bu evliliğe sırf sizin için katlanıyordur, sizi taşırken de, doğururken de acı, eziyet çekmiştir. Ve tek suçlu sizsinizdir. Nasıl ödenir bu suçların bedeli? Ve daha da önemlisi ödenemezse nasıl taşınır o küçücük çocuk omuzlarda? Ebeveynler için suçluluk duyguları, çocuğu idare etmek için etkili bir yöntemdir. Erişkin döneme geldiğinde de devam eder. Onlar sizin için çok şey yapmıştır ama siz uzaktasınızdır, aramıyorsunuzdur. Aslında nasıl der aileler? Annelik babalık karşılıksız yapılan bir iştir. Evet, açıktan hiçbir şey istenmez çoğunlukla ama bu suçluluk duygusu az bir bedel midir? Okulda devam eder öğretilen suçluluk duyguları. "Çalışmadığın için oldu, beni hayal kırıklığına uğrattın, oysa ne kadar inanmıştım sana." Ve bu kadar öğretiye dayanamayan çocuk da öğrenir karşısındakine suçluluk hissettirmenin gücünü. "Başkalarının aileleri izin veriyor ama, siz beni sevmiyorsunuz, siz iyi anne baba değilsiniz". Bu sefer suçluluk duygularıyla kararsız kalma ya da yanlış kararlar alma sırası ailededir.
Sevgilinin Suçu
Çocukluktan öğrenilen suçluluğun erişkin döneme doğru uygulanım yeri başka sevdiklerinizdir. Sevgiliniz hoşlanmadığınız bir şey yaparsa "beni sevmiyorsun" diye başlayıp, "sevseydin yapmazdın" la devam edersiniz. "Yaptıklarından sonra, sizden nasıl birşey isteyebilir" Amacınız isteklerinizi yapmasıdır. Ne kadar çok suçluluk hissederse o kadar kolay olur. Ama bazen unuturuz, suçluluk duyguları o denli artar ki, sizin yanınızda kalıp ceza çekmektense, giderek kendini cezalandırmayı seçebilir. Hele eski suçların listesini tutuyor ve her fırsatta tarih ve gün belirterek tekrarlyorsanız...
Toplumun Yarattıkları
Kilolusunuz, perhiz yapmanız gerekiyor. Karar verdiniz, başladınız da. Birden kendinizi yememeniz gereken birşeyi yerken buldunuz. Yerken suçluluk duymazsınız, ama perhizde olduğunuzu bilen biri "Ne yapıyorsun?" derse, lokma boğazınıza dizilir. Oysa sizin duyacağınız suçluluk yediğiniz bittikten sonra olacaktır. Pişmanlık duyacaksınızdır, ama kendinizi affetmeniz daha kolay olabilecektir. Ya sizi görenin verdiği suçluluk duygusu? "Yanlış davranıyorsun, böyle konuşulur mu?" ya da "Bunu mu giydin?" Tüm bu ve benzeri sözlerin yarattığı suçluluk duygusu bazen, gerçek suçdan daha ağır cezaya neden olur. Soyutlanma, utanma, uzaklaşma hapise girmekten daha mı basittir? Din ve ahlak kuralları da suçluluk yaratmaya yöneliktir. Kuralların dışında davranmışsanız suçluluk hissetmeniz gerekir. Bu suçluluk duygusuyla pişman olmanız ve yeniden yapmamanız beklenir sizden.
Kendi Suçluluğumuz
Hiç kimse size bir şey söylemez. Hatta çoğu kez olup bitenden haberleri bile yoktur. Ama sizin içinizde bir suçluluk duygusu, sizle birlikte var olan, her yere giden o duygu... Ömer Seyfettin'in 'Kaşağı' öyküsünü bilir misiniz? Hani kaşağıyı kırıp, kendi yerine kardeşinin ceza almasına göz yuman çocuğun, kardeşi ağır hastalandığındaki duygularını ne güzel anlatır. Pişmandır ama pişmanlık ne gerçeği değiştirir ne de suçluluğu giderir. Bir de bize ilişkin suçluluk vardır. Adeta varolamanın suçluluğu ki o bambaşka bir süreçtir anlaşılması, çözülmesi, yazılması gereken. Oysa geçmiş için suçluluk duymak geçmişi değiştirmez, tıpkı gelecek için duyulan endişenin geleceği değiştiremediği gibi.
PROF DR BENGİ SEMERCİ
KURTUL ŞU SUÇLULUK DUYGUSUNDAN Suçluluk duygusu, bu çağın hastalığıymış. Hepimiz bitmez tükenmez suçluluk duyguları içinde kıvranıp duruyormuşuz. Ve bu kötü bir şeymiş aslında. Şöyle düşünmek gerekiyormuş: "Herkes suçluluk duyacağı şeyler yapmıştır, ben de yaptım anasını satayım. Gurur duyuyor muyum kendimle? Hayır. Peki olan biteni değiştirebilir miy(d)im?" Cevap evetse, "Şöyle şöyle yapabilir(d)im" diyorsan, hálá şansın var git yap, haaa iş işten geçmişse, sen lazım gelen her şeyi yapmışsan... Ee o zaman be güzel kardeşim, uğraşma artık, yeme kendini, bitirme, bırak, bırak, bırak... Kurtul şu suçluluk duygusundan.
Ayşe Arman
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 08:57:47 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"Kendi Dünyamızı Yönetmek"
«
Yanıtla #6 :
Haziran 24, 2006, 01:38:30 pm »
Kendi Dünyamızı Yönetmek
Yaşadığımız dünyayı her an kontrol edebiliriz, kolayca ve zorlanmadan bizi sınırlayan değerlerden önyargılardan ve kötü tecrübelerle yapamadıklarımız yüzünden ortaya çıkmış inançlardan kurtularak. Neden yapmalıyız diye düşünmek yerine "nasıl yapabiliriz?" sorusuna "yaparak, merak ederek ve gayret ederek" cevabı verilebilir. Eğer kendimizi hiçbir neden yokken kötü hissediyorsak, bunun tersi de doğru olmalı. Kendimizi hiçbir neden yokken iyi de hissedebilmeliyiz.
O zaman elimizde, vücudumuzda varolan araçlar neler ona bakmalıyız. Duyularımız, beş duyumuz dünya ile iletişim kurmadaki tek aracımız. Beş duyumuza enerji olarak ulaşan bilgileri beynimize kaydediyor ve böylece dünyayı algılıyoruz. Ses enerjisi ile duyuyor, ışık enerjisi ile görüyor, kimyasal enerji veya moleküler hareketle tadıyor ve kokluyor, ısı ve basınç enerjisi ile dokunuyoruz. Peki bizler bu araçlarımızı doğru olarak kullanabiliyor muyuz? Genellikle çok iyi duyuyor, çok iyi görüyor ama diğer duyularımızı çok iyi kullanamıyoruz. Beş duyumuzu çok zengin biçimde kullanabilmeliyiz. Beş duyumuza bağlı olarak dünyayı beynimizde algıladığımız temsil sistemlerimiz devreye giriyor bu noktada. Bazılarımız dünyayı görsel, bazılarımız işitsel, bazılarımız duygusal olarak algılamakta. Siz dünyayı hangi temsil sistemi ile algılıyorsunuz ve hangi temsil sisteminizle ifade etmeye başlıyorsunuz?
Kullandığımız dil ve ifade biçimimiz ifade temsil sistemlerimizi belirliyor. Kelime haznemiz, kullandığımız görsel, işitsel, duygusal kelimeler, kurduğumuz bağlantılar, aktardığımız mesaj zincirleri ve bu mesajların altında varolan derin yapı ifadeleri. Bunların hepsi çok önemli. "Elimde gördüğünüz İçerik Sizi Düşünmek kitabı hakkında yazılı yorumlarınızı bana göndermenizi isterim" dediğimde, derin yapı mesajı olarak "bu kitabı okumanızı istiyorum" alt mesajını veriyorum. Yazdığım yazıda bu kitaptan bahsetmem, ikincil anlamda bir derin yapı mesajını da içeriyor. Kullandığımız dil bu yüzden çok önemli. Tarihe baktığımızda dili iyi kullanan insanlar tarihe daha kolay geçmişler, yazarlar, dilini kullanarak toplumu etkileyen insanlar, doğrular, büyük sözler, hepsi dilin, konuşulan ve yazılan dilin önemini de anlatıyor aslında. Siz dilinizi nasıl kullanıyor, mesajlarınızı nasıl aktarıyorsunuz. Dilinizi kısa mesaj servisi gibi kullanıyorsanız, sorunları yaşamanız çok kolay. Aslında hayatımız "algılar ve ifadeler"le geçiyor. Öğrenmek ve yapmak ise, beynimizin ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Beynimiz gerçekten çok önemli ama kalbimiz ciğerlerimiz ve vücudumuzdaki bütün organlar çok değerli ve vücudumuzdaki muhteşem denge hayatta kalmamızı ve yaşamaya devam etmemizi sağlıyor. Beynimiz yaşadığımız her anın farkında olarak ve farkında olmadan kaydedildiği, doğumumuzdan bu yazıyı okuduğunuz ve gelecekte yaşayacağınız bütün anların eksiksiz olarak kaydedildiği ve kaydedileceği bir organ. Farkında olarak kaydettiklerimizi farkında olarak, farkında olmadan kaydettiklerimizi ise farkında olmadan hatırlıyoruz. Böyle bakıldığında farkında olduğumuz ve farkında olmadığımız aklımız tanımları da devreye giriyor. Bilinç, bilinçaltı kavramları ile eşdeğer tutulabilir ama semantik olarak alt kelimesinin bana anlattığı şey, küflü ve karanlık bir bodrumu katı .
Farkında olduğumuz aklımızla farkında olarak takip edebildiklerimizi, algılayabiliyoruz, geri kalan herşeyi farkında olmadığımız aklımızla. Peki farkında olduğumuz aklımızla ne kadar veriyi takip edebiliriz, beş duyumuza ulaşan. Şimdi bu yazıyı okurken beş duyunuza ulaşan bilgileri takip etmenizi istiyorum. Dış dünyadan inanılmaz çoklukta veri alıyoruz, yüzlerce, binlerce. 7±2 sayısı çok önemli. Farkında olarak takip edebildiğimiz veri sayısını ifade ediyor. Yaşadığımız dünyayı algılayabilmek için yeterli ama yaşadığımız dünyayı yönetebilmek için de yetersiz. Dünyayı farkında olduğumuz aklımızla yönetmeye kalktığımızda sorunlarımız giderek büyüyor. On arkadaşınızın adını hiç durmadan sayabilmeniz mümkün değil, isterseniz bir deneyin, beşle dokuz arasında bir yerde durup beyninizden yeniden bilgi çekmeniz gerekecek. Farkında olmadığımız aklımızla geri kalan herşeyi algılıyoruz. Doğumumuzdan bugüne kadar yaşadığımız bütün tecrübeler orada kayıtlı. Bizler herhangi bir tecrübe ile karşı karşıya kaldığımızda, hemen geçmiş tecrübelerimize yönelip benzer bir tecrübeyi bulmaya çalışıyor, bulursak benzer şekilde yönetiyoruz, iyi ya da kötü. Bulamazsak ise vücudumuzdaki hormon miktarlarında değişimler başlıyor, daha sık nefes alıp kalbimizin daha hızlı çarpmaya başladığını hissediyoruz. Öğrendiklerimizden dolayı korktuğumuzu zannediyoruz ama size küçük bir sır vereyim korkmuyoruz. Beynimiz yaşayacağımız bu tecrübeye benzer bir tecrübeyi kayıtlarımda bulamadım ama sana ilave güç veriyorum hormonlarla, daha fazla kan pompalıyorum vücuduna ve kanına da daha fazla oksijen, bu tecrübeyi kolayca yönetebilmen için ama biz korktuğumuzu zannettiğimiz anda kilitleniyoruz kaynaklarımızı kullanamadığımız için. Bakıyorsunuz çelimsiz biri bir yumrukta kavga ettiği adamı öldürüyor, bir başkası 150 kiloluk top mermisini kaldırıp topa koyup İngiliz destroyerlerine ateş ediyor, bunların hepsi vücudumuzdaki ilave gücü gösteriyor, hiç yaşamadığımız tecrübelerde ortaya çıkan. Peki hiç hayatınız gözlerinizin önünden bir film şeridi gibi geçti mi? Geçtiyse ne zaman geçti, nasıl geçti, bu sırada siz neler hissedip, yaptınız ve yaşadığınız tecrübe nasıl sonuçlandı. Bunları hatırlama çalışın, korktuysanız korkularınızı, kasılmalarınızı gördüklerinizi ve duyduklarınızı hatırlamaya çalışın. Gözlerimizin önünden hayatımızın bir film şeridi gibi geçmesi hiç yaşamadığımız veya beklenmedik ve çok hızlı olarak içine girdiğimiz bir tecrübenin göstergesi. Genellikle kazalarda bu durum ortaya çıkmakta. Biz bununda korkulu bir durum olduğunu düşünerek kasılıp kaldığımızda sonuç hiçte istediğimiz şekilde olmuyor ve bundan çok zarar görüyoruz. Çünkü farkında olmadığımız aklımız biz hiç yaşamadığın bir tecrübeye çok hızlı şekilde ilerliyorsun, benzer bir tecrübe bulup seni bu durumdan zarar görmeden kurtarmak için bütün hayatını gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçirerek seni kurtarmaya çalışıyorum. Ama biz korktuğumuzu hissederek kasıldığımızda güm. Yaşadığımız tecrübeler de çok önemli, duyularımızla algıladığımız ve duygularımızla kaydettiğimiz. Yeni tecrübeler yaşarken geçmişteki tecrübelerimize yönelerek yeni tecrübeyi yönetiyorsak, geçmişte yaşadığımız tecrübeler bizim geleceğimizi de belirliyor hiç farkında olmadan. Geçmişte yaşadığınız tecrübelerinizi hatırlamaya başlayın. Hangi tecrübeleriniz daha kolay hatırlanıyor? Kendinizi kötü hissettiğiniz tecrübeler mi, başarısızlıklarınız, mutsuzluklarınız, korkularınız mı yoksa kendinizi iyi, güçlü, başarılı, mutlu hissettiğiniz tecrübeler mi? Cevabını verdiyseniz, neden sorusuna da cevap verin bakalım. Hangisini daha önce hatırlıyorsanız, benzer tecrübeler yaşayacağınız yeni tecrübeleri yönetmeniz için ortaya daha çabuk çıkıyor. Çünkü beynimiz düşündüğümüzden daha hızlı düşünüyor. Eğer yaşadığımız hiç kötü tecrübe olmasa ne olur, ya da yaşadığımız kötü tecrübeleri hiç önemsemesek. O zaman kendimizi her zaman iyi hissedebilir miyiz. Yok canım mutsuz olmasak mutlulukların değerini anlayamayız. Gelişmek için acı çekmemiz gerek, başarılı olmak için çok çalışmamız gerek diyorsanız, bu sizin için kolay olmayabilir veya mümkün olmayabilir. Söylediklerimiz ve ifade ettiklerimiz yaşadığımız tecrübeyi nasıl kaydettiğimizi de gösteren ve modelimizi anlatan veriler. Yukarıda okuduklarınızdan sonra yaşadığınız dünyayı her an yönetebileceğinize inandınız mı? Bu mümkün değil diyorsanız, bundan sonrasını da okuyun. Biraz çaba, biraz emek, biraz merak ile bu, aslında çok kolay. Beş duyumuzu zengin olarak kullanmaya başladığımızda, duygularımızın farkına vardığımızda, kullandığımız dil ve ifadelerimizi farkında olarak takip edebildiğimizde, farkında olduğumuz aklımızı yaşayabileceğimiz ve yaşamak istediğimiz yeni tecrübeler için kullandığımızda, yaşadığımız tecrübelere benzer tecrübeleri farkında olmadığımız aklımızla yönettiğimizde ve yaşadığımız kötü tecrübeleri önemsemediğimizde, korkmadan, tedirgin olmadan zamanın içinde ilerlediğimizde bu çok kolay.
Bunları yapmak kolay değil düşüncesi, insanın ne kadar değerli ve ne kadar yetenekli olduğunu farketmediğinizi ve kendi değerinizin de farkına varmadığını gösteriyor. Hepimiz çok değerliyiz ve hepimiz ihtiyacımız olan her türlü kaynağa sahibiz. Yukarda yazılı olan şeylerden binlerce kat fazlasını da çok kolayca yapabiliriz. Ama araçları kendimizden daha önemli gördüğümüzde bu sorunları yaşamaya kendimizi mahkum ediyoruz. İşimiz, arabamız, arkadaşlarımız, başkalarının önerdikleri çok önemli hale geldiğinde tabiidir ki, beynimiz ve vücudumuz sorun çıkarmaya başlayacak, modelimizi değiştirmediğimizde bu sorunlar daha da artacaktır. Değişebiliriz, hem de çok kolay değişebiliriz. 45 saniyede yaşadığımız ve hissettiğimiz değişimleri düşünürsek, değişimin çok kolay olduğunu da görürüz. Ancak korkularla, tedirginliklerle, stresle, zelzele sebebi ile değişmek yerine, kendi istediğimiz gibi ve istediğimiz şekilde dış önermelerden uzak, kendi önermelerimizle değiştiğimizde, hayatımız kolaylaştığı gibi, acı çekmeden gelişebilecek ve hayallerimize çok kolay ulaşabileceğiz, kişi olarak, aile olarak ve toplum olarak. Bu yazıyı okuduktan sonra sizin ne zaman, nasıl değişmek istediğinizi ve yeni olarak ne yapmayı planladığınızı istediğinizi çok merak ediyorum?
Orada ve her zaman mutlu olmanız dileğiyle,
(Alıntı-www.kigem.com)
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 09:01:13 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"Telkin ve Hafıza Gücünü Geliştirmek"
«
Yanıtla #7 :
Haziran 24, 2006, 03:25:25 pm »
Bu makaleyi, telkinin ne kadar önemli olduğundan hep bahsetmemin nedenini daha somut örneklerle görebilmeniz için ekledim.
Telkin ve Hafıza Gücünü Geliştirmek
Hepimiz dünyaya mükemmel bir hafıza ile geldik; fakat bazı kişilerin hafızalarından şikayet ettiklerine tanık olmuşsunuzdur. Bu şikayetlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
Çok çabuk unutuyorum,
Eskiden çok daha iyi hatırlardım,
Dersleri aklımda tutamıyorum,
Okuduklarımı unutuyorum ve buna benzer bir çok şikayet... Esasen hafızalarından şikayet eden bu kişiler kendi beyin ve hafıza güçlerine en büyük haksızlığı yapmaktadırlar; çünkü ne kadar güçlü bir hafızaya sahip olduklarının farkında olmadan kendileri ile yaptıkları iletişimde dili yanlış ve olumsuz kullanmaktadırlar. Biz dış iletişim kurarken de iç iletişim kurarken de dilimizi kullanıyoruz. Dış iletişimimizde ağzımızdan çıkan her şey kulağa gidiyor ve beynimizi programlıyor. İç iletişimimizde de bilinçli bir şekilde zihinsel odaklandığımızda beynimizi programlıyoruz. Programı oluşturan yazılım %100 bizim eserimiz. Şimdi bir test yapacağız, bakalım siz beyninizi nasıl programlıyorsunuz. Evet soru şu:
"Kendinize unutkanım dediğiniz her anda bir altın verseydiniz ve yine kendinize çok güçlü hafızam var dediğiniz her an için bir altın alsaydınız zengin mi olurdunuz, yoksa fakir mi?"
Eğer siz de fakir olurdum diyorsanız maalesef kendinizi hatırlamak adına doğru programlamadığınızı söyleyebilirim. Şayet kendinizi zengin yapabiliyorsanız olumlu telkin ile hafızanızı geliştiriyorsunuz diyebilirim. Bilinçaltımız olumlu telkinler çok etkileniyor. Şöyle bir düşünün sabah kalkarken kendinize o günün rezalet geçeceğini, kendinizden nefret ettiğinizi 2-3 dakika boyunca içinizden tekrarlayın, o gününüzden lezzet almayacağınıza dair bahse girebilirim. Madem durum böyle o zaman kendi hafıza gücümüze yapacağımız en büyük iyilik olumlu programlamadan feragat etmemek olacaktır. Genelde şöyle bir söylem size tanıdık geliyor mu ? "Küçükken daha iyi bir hafızam vardı." Sizce bu ifade doğru mu? Evet doğru tabi daha iyi bir hafızan vardır çünkü küçükken yine unuttum diye bir program yazmıyordun. O dönemlerde zihin tam olarak olumsuzluğu tanımıyordu, şimdi ne oldu kahretsin hayat öğretti bana mı olumsuzluğu diyorsun, diyorsan üzülme çünkü bu bir seçim, olumsuzu seçtiysen şimdi de olumluyu seçebilirsin. Bu bir tuşa basmak kadar kolay. Peki bu seçimi nasıl yapacağız ? Kendimizle kurduğumuz iç iletişimde kullandığımız dil madem zihnimizi programlıyor o zaman yaşadığımız bir unutkanlık olayına nasıl içsel bir cevap vereceğiz de olumlu bir sonuç yaşayacağız? Bunun için algılama çerçevemizi değiştireceğiz. Ama nasıl?
İlk bilmeniz kural: Genellemeler yaparak gerçek belleğinizi bloke etmeyin. Belleğinizden beklediğiniz bir sonucu alamadıysanız ona kızarak ve stres yaratarak genel bir sonuç cümlesi oluşturmayın; çünkü sonuç sizin gerçek belleğinizi yansıtmaz ama o sonuca göre programlar. Bu aynen ağaçlardan sadece birinin gövdesi kopmuş diye sadece bir ağaca bakıp bu orman kötü demek gibi bir şeydir. Bütünsel farkındalık yaratıp belleğinizin başka alanlardaki başarısını da düşünün. Diyelim ki anahtarların yerini bulamıyorsunuz, sonunda birisi size anahtarları verdi içinizden yada dışınızdan UNUTKAN olmaya başladım demeyin, bu yanlış kullanım başka bir durumda da faaliyete geçerse yani böyle bir telkin yaparsanız bilinçaltınız programı yapıştırır "BEN UNUTKAN BİR İNSANIM". Şimdi böyle bir sonucu yaşamak için kendimizle böyle bir iç iletişim kurmaya değer mi? Siz belki isimleri çok iyi hatırlıyorsunuz, belki telefon numaralarını, belki de bazı anlarda geçmişinizdeki anıları çok iyi hatırlıyorsunuz. Şimdi siz böyle bir programda bunları göz ardı etmiş oluyorsunuz ve buna da halk dilinde "pire için yorgan yakmak" denir.
O zaman ne diyeceğiz? Basit, bir kere hatırlamamak unutmak demek değildir. Hatırlayamamak bellekte olduğu halde bilince getirememektir , özünde siz unutmamışsınızdır. Şayet siz dikkatinizi vermez iseniz bilincinize çıkartma prosesinde zorluk yaşarsınız. Elli milyonun arkasındaki resim nedir ? Hatırladınız mı ? O zaman etiketlemeyi doğru yapacağız. "Ah unutuyorum" demek yerine "Dikkatimi verseydim belleğim %100 hatırlardı, Ali bundan sonra dikkatini odakla." diye bir telkin hafızanızı dinamik tutmak adına çok şey yapacak bu ifade ile daha önce hafızanızın daha önce hatırladığı bir çok şeyi göz ardı etmemiş olacaksınız. Ayrıca unutkanlık stresinden kurtulacaksınız ki bu iki açıdan çok önemlidir. Birincisi belleğinize olan güveniniz artacak ve her seferinde dikkatiniz gelişecek. İkincisi olumsuz düşüncenin yarattığı stresi bloke etmesi sebebiyle beyninizin limbic bölgesinde bulunan ve hafıza açsından çok önemli amigdala adlı merkezin daha sağlıklı işlemesini sağlıyacaksınız. Bu kadar niye düşüneyim ki diye bir şey aklınıza gelebilir bu durumda şunu aklınızdan çıkartmayın:
Bilinçaltınız mikro detayları inceleyip holistik bir sonuç çıkartır; sonucun kalitesi ayrıntıların kaliteli işlenmesine bağlıdır.
Erdem
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 09:03:50 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"Sesler..."
«
Yanıtla #8 :
Haziran 30, 2006, 08:15:05 am »
Sesler...
Çok genç yaşlardan itibaren hemen hemen hepimiz bize yöneltilen eleştiri seslerini duyduk. Bu, yaşamımız boyunca yankılanan bir sestir ve bilinçli bir şekilde bunun farkında olmadıkça ve bu sesin sözcüklerini dikkatle dinlemedikçe, bu ilk darbe ile tahrip olmuş öz değeriniz iyileşemez. "Eleştiren anne-baba"nın öz imajımız ve öz inancımız üzerinde köklü ve devam eden bir etkisi vardır. Bu olumsuz olan herhangi bir şey olabilir. "Çok iyi değilsin... yapamazsın... sen hep böylesin... sen ağlayan bir bebektin... hiçbir zaman yapamazsın... şunda işe yaramazsın..." Çocukluk yıllarımızda ebeveynler idollerimizdir ve idoller daima doğruları söylerler. Bu nedenle onlara inanırız ve kendimiz hakkında bize anlattıklarıyla yalnızca kendi öz imajımızı şekillendirmekle kalmayız, onların sesleri de yıllarca, muhtemelen yaşamımızın geri kalan kısmında, kafalarımızın içinde bilinçaltımızda kalır. Kendi içsel güzelliğimize ait duygumuz, bu şekilde hiçbir zaman şekillenme fırsatı elde edemez. Bir kurban olduğumuzu ileri sürebileceğimiz tek zaman budur. Fakat o, o zamandı, bu ise şimdi. "O zaman" değişemez, fakat şu an dönüşebilir. Eğer öz değerinizin biraz düşük olduğunu, ya da hemen hemen hiç olmadığını kabul edecek cesarete sahip olmuşsanız, o zaman bir sonraki adımı atacak cesaretiniz de vardır, kafanızdaki o sesleri uzaklaştırmak ve kendinizi özgür bırakmak. Mantığa aykırı gibi görünse de, bu onlarla savaşmak ve onları fethetmek anlamına gelmez. Bu, onları kabul etmek ve sevmek, fakat nazik bir şekilde, onlarla uyuşmamak anlamına gelir. Eğer onlara direnir veya öldürmeye çalışırsanız, onları sadece daha fazla kuvvetlendirirsiniz. Onların yerine başka bir şey koymak çok daha etkilidir. Olduğunuz yerden başlayın ve kabullenin, kabullenin, kabullenin! Olduğunuz yeri kabullenin, şu anda hissettiğiniz şeyi kabullenin. Bu, öz imajınızı ve öz inancınızı yavaşça yeniden yapılandırmanın başlangıcıdır. Şimdi kendi ebeveyniniz, arkadaşınız, yoldaşınız ve sevgiliniz olduğunuzu idrak edin ve kendinizle kabullenerek, severek ve nazik bir şekilde konuşmaya başlayın. İlk anda garip gelebilir, fakat ilerlemeye devam edin, kendiniz hakkındaki duygularınızın ne kadar hızlı dönüştüğünü ve size nasıl doğal bir içsel güç ve esneklik sağladığını görerek şaşıracaksınız...
(Alıntı-Brahma Kumaris Raja Yoga Meditasyon Derneği)
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 09:05:22 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"Müzikoterapi"
«
Yanıtla #9 :
Temmuz 24, 2006, 06:50:15 pm »
Ben müziği çok seviyorum; ve hem maddi hem de manevi anlamda hayatımda.. Sevdiğim bir şey dinlemek nasıl rahatlatıyorsa, hoşlanmadığım bir şey de rahatsızlık verebiliyor. Müzik, tabi ki tek başına bir tedavi şekli olamaz ama moral konusunda çok yardımcı olduğunu düşünüyorum. Sizin de mutlaka sevdiğiniz dinlendirici müzikler vardır, bence hafif kısık sesle hep açık bırakın bu müziği bir şeylerle uğraşırken, rahatlayacağınıza inanıyorum,
Sevgiler...
Müzikoterapi
İnsanoğlu müzik sözcüğünü henüz duymamış olduğu dönemlerinde bile, doğadaki sesleri algılamaya, denizin, rüzgarın, yağmurun, kuşların seslerini taklit etmeye başladı.
Doğadaki müzikal malzemeleri keşfeden insan bunu geçmişten günümüze geliştirerek, bugünkü enstrümanlara ulaştı. İki ucu sabitlenmiş gergin hayvan barsağından çıkan titreşimler, rüzgarın üflediği içi boş ağaç kabukları şimdiki gelişmiş müzik aletlerinin ataları oldular.
Aslında müzik olmayan ama onu andıran bu ilkel sesler insanın yaşamını değiştirmeye başladığında, genetik algoritmalarla müzik yapılabileceği, DNA dizilimlerindeki bağlılaşımın keşfedilip, bunun müziğe çevrilebileceği, değişik doku ve hücrelerin DNA'larından müzikler yapılabileceği hayal bile edilemezdi.
Çoğumuzun bize "özel" sandığımız bir müziği vardır. Hani şöyle gözlerimizi kapar uzanırız da, bizi birden güneşli bir ilkbahar gününe götürüverir, kuşların cıvıltılarını, ırmağın sesini dinlediğimizi sanırız. Aşırı yorgun ya da canımız sıkkınken, beynimizde değişiklikler yaparak bizi başka bir formata sokan, ruh halimizi tersine çeviren müziğin, canlılar üzerindeki bu etkisi asırlardır bilinmekteydi ama nasıl bir sistemi etkileyip, bizi böyle değiştirdiğinden habersizdik.
Beyinde limbik sistem denen ve bu işleri "tezgahlayan" sistemin varlığı artık biliniyor. Bu sevinç, üzüntü, öfke gibi duygularımızı ve cinsel güdülerimizi yöneten bir sistem. İşte bu sisteme etki eden kişiden kişiye, zamana ve ortama göre değişik etkiler yapabilen melodiler, endorfin, oksitosin ve enkefalin denen bazı maddelerin salgılarını tetikleyerek ruh hallerimizin değişmesine neden oluyorlar. Endorfin morfine benzeyen ve hem ağrı kesici hem haz verici özellikleri olduğu bilinen bir protein, oksitosin ise hamilelik ve süt verme döneminden sorumlu, ayrıca orgazm anında miktarının arttığı saptanan, şimdilerde ise mutluluk hormonu da denen bir hormon.
Bütün bu salgıların etkileri ile bizi keyiflendiren müzik, anne karnındaki ceninden, ölüm döşeğindeki yaşlıya, çiçek, böcekten, suya kadar bütün canlıları etkiliyor. Suyun canlı olduğunu hiç düşünmeyiz ama Japon bilim adamı Profesör Masoru Emoto su kristalleri ile çalışmış ve suyun cansız değil, tam tersine capcanlı olduğunu anlatmaya çalışmıştır. İki hoparlör arasına bir kaç saatliğine su koyarak, suyun donduktan sonraki kristal yapısını incelemiş ve resimlemiştir. Aynı kaptaki su kristallerine önce Beethoven'ın pastoral müziğini dinleterek, çok güzel şekillenen net ölçülü kristallerin fotoğraflarını çekmiş, heavy metal müzik dinletilen suyun da kristal oluşumunun tamamen şekilsiz ve dağınık olduğunu fotoğrafla tespit etmiştir.
Bedenlerimizin de %60 kadarının sudan oluştuğunu biliyoruz, o halde etrafımızdaki titreşimleri ve sesleri algılayabilecek harika bir iletkenimiz var. Müziği ve ritmi sadece kulaklarımızla değil ama bu iletkenden dolayı bütün hücrelerimizle duyarız.
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 09:06:43 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"Müzik Sadece Ruhun Gıdası Değil"- Röportaj/ Prof.Dr.Selahattin İçli
«
Yanıtla #10 :
Temmuz 24, 2006, 06:53:37 pm »
Müzik Sadece Ruhun Gıdası Değil
Dinlenmek, eğlenmek ya da hoş vakit geçirmek için dinlediğimiz müzik artık pozitif tıpta daha fazla kullanılmaya başlandı. Daha çok ruhsal hastalıklarda kullanılan müziğin insan sağlığına etkileri tıbbın ilgisini giderek daha çok çekiyor.
Tülay Sağlam
NTV-MSNBC
21 Mart 2006 Salı
Yüzyıllardır özellikle ruhsal hastalıkların tedavisinde kullanılan müzik, birçok tıbbi çalışmanın ve araştırmanın önemli adımlarından biri. Müzikoterapiyle ilgili son haber İsveç'ten geldi. İsveç'teki Örobro Üniversite Hastanesi'nde müzik dinlettirilen hastaların ameliyattan önce ve sonra ağrı kesiciye daha az ihtiyaç duydukları gözlendi. Müzikle tedaviyi ve müziğin koruyucu tıptaki rolünü hekim müzisyenlerden Prof. Dr. Selahattin İçli'yle konuştuk...
Hem hastalıkların tedavisinde hem de koruyucu tıp yöntemleri arasında yer alan müzikoterapinin özü, müziğin sakinleştirici etkisinden kaynaklanıyor. Yapılan bir araştırmada, ameliyata girecek hastaların bir kısmına klasik müzik dinlettirilerek hastaların ağrıya verdiği tepki gözlendi. Klasik müzik dinleyen hastaların ameliyattan önce ve sonra ağrı kesicilere daha az ihtiyaç duydukları belirlendi. İsveçli bilimadamları, araştırma sonucunda müziğin acıyı dindirici ya da azaltıcı etkisi olduğu sonucuna vardı.
Bilimsel olarak müziğin insan beyni ve bedeni üzerindeki etkisinden bahseder misiniz, müzik insan psikolojisini nasıl etkiliyor?
Prof. Dr. Selahattin İçli: Tarih içinde müzikle tedavi konusunun gelişimini biliyoruz. 8.yüzyıldan beri insanların ilgisini çekmiş ve müzikle tedaviye girmişler, daha çok da ruh hastalarını müzikle tedavi etmişler. Özellikle Türkler bu konuya çok büyük önem vererek şifahaneler kurmuşlardır. Kayseri'de, Edirne'de, Haseki'de bu şifahaneler var. Çünkü Türk müziğinin insana denge ve sükunet veren bir etkisi var. Biz de müziği klinik içine alarak orada ruh hastalarını tedavi etmişiz. Batı tıbbı da bu konunun üzerine çok gitmiş ve bununla ilgili sayısız bilimsel çalışma yapılmıştır ve yapılmaya da devam edilmektedir. Örneğin prematüre yani erken doğmuş çocuklar üzerinde de çalışmalar var. Acaba prematüre çocuklara belirli müzikler verilse gelişimi hızlanabilir mi diye bir çalışma yapılıyor. Çünkü biliyorsunuz çocuk ana rahmindeyken her türlü sesi algılar. Dolayısıyla müziği de algılıyor. Anne karnındaki çocuğun annenin duyduğu müzikten nasıl etkilendiğine yönelik çalışmalar var ancak biz bunun prematüreler üzerindeki rolünü araştırıyoruz.
Müzik İneklerin Süt Verimini Bile Etkiliyor
Evinde çicek yetiştirenlere onlara müzik dinletmeleri önerilir. Böylece çiçeklerin daha sağlıklı olacağı, yapraklarının daha parlak ve canlı olacağı söylenir. Yani müziğin sadece insanları değil diğer canlıları da etkilediğini söyleyebilir miyiz?
S.İ.: Çok doğru. Bırakın insanları, Avrupa'da ineklerin daha fazla süt vermesini sağlamak amacıyla müzikten yararlanılıyor ve ineklere müzik dinletilerek verimlilikleri artırılıyor. Çünkü ineğin verdiği süt, ortamın ışığına, hayvanlara dinlettirilen müziğin türüne göre değişiklik gösteriyor. Yine aynı şekilde müziğin bitkileri nasıl etkilediği yönünde de araştırmalar devam ediyor.
Peki müzikoterapi daha çok hangi hastalıklarda kullanılıyor; özellikle tercih edildiği bir hasta grubundan söz etmek mümkün mü?
S.İ.: Daha çok ruhsal hastalıklarda kullanılıyor. Ancak hem Türkiyede hem de dünyada bütün hastalıkların tedavisinde kullanılması için çalışmalar devam ediyor. Özellikle kronik hastalığı olan hastalarda müziğin daha etkin kullanılması için yoğun bir çalışma yapılıyor. Çünkü her hastalıkta ve her ruh halinde insanların tepkileri farklıdır. Kanser, kalp hastalığı, diyabet gibi kronik hastalıklarda da hastanın moralinin yüksek olması büyük önem taşıyor. İşte müzikle tedavide biz bunu sağlamaya çalışıyoruz yani hastaya yüksek moral vermede müziği kullanıyoruz.
Müzik Ruhun Gıdasıdır
Artık günümüzde tedavi edici uygulamalardan çok koruyucu tıp uygulamaları önem kazanmış durumda. Yani önemli olan hastalıklar oluşmadan gereken tedbirleri alabilmek ve sağlığı koruyabilmek. Müzik günlük hayatın koşuşturması içindeki günümüz insanına dinlenme, stresle mücadele etme, kaygılardan kurtulma ve sıkıntılarından uzaklaşma konularında yardımcı oluyor. Kısacası "müzik ruhun gıdasıdır" sözü koruyucu tıp açısından önemli bir anlam ifade ediyor.
S.İ.: Hiçbir zaman saat 12 hizasında bir insan bulamazsınız. Yani çeşitli ruh tepkileri var. İnsanın bir tarafı depresif ise bir tarafı da maniktir. Her insanın ömrü boyunca ya manik tarafı ağır basar ya da depresif tarafı. Yani insanlar gezinen ruh haline sahiptir. Bir bakarsınız bir dönem çok neşelidir, bir bakarsınız karalar bağlamıştır. İşte bu noktalarda insanların hayatlarındaki faktörler ruh halinde etkili oluyor. Müzik de bu faktörlerden biridir. İnsanın kendisini iyi hissetmesini sağlayan müzik bu noktada önem kazanır.
Müziğin iki ana unsurunun melodi ve ritim olduğunu belirten Prof. Dr. Selahattin İçli, müzikoterapide Türk musikisinin çok önemli bir rolü olduğunu vurguluyor. İsveçli bilim adamlarının "Çok hızlı müzik türleri insanı strese sokuyor. Yani ani ritm değişikliğindeki müzik türleri tedavide iyi sonuç vermiyor" şeklindeki sözleri de müzikoterapide daha çok dinlendirici ve huzur verici ritmlerin etkili olduğunu gösteriyor.
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 09:10:27 pm Gönderen: crea
»
Logged
Beden, zihnin hizmetçisidir
Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
Offline
Mesaj Sayısı: 835
"Başarısız Olduğumu Hissettiğimde..."
«
Yanıtla #11 :
Temmuz 24, 2006, 07:02:13 pm »
Başarısız Olduğumu Hissettiğimde...
Yaşam, bana bir şeyler mi anlatmak istiyorsun?
Çünkü...
Başarısızlık ben bir başarısızım demek değildir;
Henüz başaramadım demektir.
Başarısızlık ben hiçbir şey gerçekleştiremedim demek değildir;
Bir şeyler öğrendim demektir.
Başarısızlık aptallaştım demek değildir;
Deneyerek yasamak için gerekli inanca sahibim demektir.
Başarısızlık ümitsizliğe kapıldım demek değildir;
Deneme cesaretini gösterdim demektir.
Başarısızlık istediklerime sahip olamayacağım demek değildir;
Değişik tarzda bir şeyler yapmalıyım demektir.
Başarısızlık ben aşağılığım demek değildir;
Mükemmel değilim demektir.
Başarısızlık zamanımı boşa harcadım demek değildir;
Yeniden başlamak için bir nedenim var demektir.
Başarısızlık vazgeçmeliyim demek değildir;
Daha sıkı çalışmalıyım demektir.
Başarısızlık asla başaramayacağım demek değildir;
Daha sabırlı olmalıyım demektir.
Başarısızlık benden ümidini kestin demek değildir;
Bir bildiğin var demektir.
John J. Maxwell
«
Son Düzenleme: Ocak 11, 2007, 09:11:48 pm Gönderen: crea
»
Logged