Hatunca.NET Psikoloji ve Kadin Sitesi
 
 
 

Ana Menu

Anasayfa
Bize ulaşın
Forum
Yardım
Reklam Ver

Psikoloji

Kişilik Bozuklukları
Genel Psikoloji
Yeme Bozuklukları
Tüm Psikoloji Yazıları

İçerikler

Çocuk ve Aile
Kişisel Gelişim
Tüm Yazılar
Arşiv

Psikoloji Testleri

Eğlence Testleri
Kişilik Testleri

Yazarlar

Perihan Yazıcı
Çiğdem Alper
Rüya Yüksel
İnci İlhan
Süreyya Türkoğlu
Dr. Meltem Kavcar Sırmalı
Erim Cebeci
Leyla Draman
Füsun Budak
Derya Akkaya
Şadan Hergüner
Ümran Akça
Özden Bayraktar
Tüm Yazarlar
 
Anasayfa arrow Forum arrow Psikoloji-Terapi arrow Bulimia ve Anoreksiya arrow YEME BOZUKLUĞU VAKALARI
 
 
YEME BOZUKLUĞU VAKALARI
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Eylül 05, 2008, 12:42:57 pm
Ana Sayfa Yardım Giriş Yap Kayıt

+  Hatunca.NET Forum
|-+  Psikoloji-Terapi
| |-+  Bulimia ve Anoreksiya (Moderatör: crea)
| | |-+  YEME BOZUKLUĞU VAKALARI
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: YEME BOZUKLUĞU VAKALARI  (Okunma Sayısı 2843 defa)
crea
Moderator
Bilge
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 835



« : Ocak 03, 2007, 08:08:03 am »

Yeme bozukluğu vaka sunumları bu başlık altında incelenecektir.
Logged

Beden, zihnin hizmetçisidir


Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 835



« Yanıtla #1 : Ocak 03, 2007, 08:11:25 am »

Bir Erkek Çocuğu - Anoreksiya Nervoza Vakası


On üç yaş altı aylık, lise birinci sınıf öğrencisi, erkek hasta "yemek yemek istememe, kilo almaktan korkma ve iştahsızlık" yakınmaları ile genel çocuk polikliniğinden konsültasyon ile geldi. Öyküsünde; yakınmalarının sekiz ay önce başladığı, sürekli şişman olduğundan söz ettiği, sofraya hiç oturmadığı, yemek yedikten sonra kendini kusturduğu, zayıflamak için sürekli egzersiz yaptığı, sekiz ayda 40 kg'dan 29 kg'a
düştüğü (%27.5 kilo kaybı), bu süre içinde çok sinirli olduğu, öfke patlamalarının olduğu, içine kapandığı, zamanını genellikle odasında tek başına geçirdiği, arkadaşlarından uzaklaştığı, tüm etkinliklere karşı isteksiz olduğu, ders başarısının düştüğü öğrenildi. Yakınmalarının başlangıcından üç ay sonra bir psikiyatri kliniğinde 25 gün süre ile yatarak tedavi gördüğü, bu süre içinde 25 mg/gün clomipramine kullandığı, hastaneden çıktığında yakınmalarının düzeldiği ancak bir hafta sonra tekrar başladığı ailesi tarafından bildirildi. Hastalığın başlamasında rol alabilecek psikososyal öyküsünde; yakınmaları başlamadan 3- 4 ay önce sünnet olduğu, hemen sonra önceleri iyi geçindiği, kendinden iki yaş büyük olan ablasıyla arasının bozulduğu ve aynı dönemde yatılı okula başlayarak, ilk defa ailesinden ayrıldığı öğrenildi.
Özgeçmişinde; sağlıklı bir gebeliğin ardından, zamanında, normal yolla evde dünyaya geldiği, doğar doğmaz ağladığı, morarmasının olmadığı, ilk altı ay anne sütü ile beslendiği, 11 aylıkken yürümeye, 14 aylıkken konuşmaya başladığı ve 19 aylıkken tuvalet eğitimini aldığı, bir yaşında iken bir kez ateşli havale geçirdiği, 12 yaşında
sünnet olduğu belirlendi.
Aile öyküsünde; yeme bozukluğu ya da başka bir psikiyatrik bozukluk saptanamadı. Anne 36 yaşında, yüksek okul mezunu ve memur olarak çalışıyordu. Baba 45 yaşında yüksek okul mezunu ve yönetici olarak çalışıyordu. Aile özellikleri araştırıldığında, babanın çocukların ihtiyaçları ve eğitimi ile ilgili görevleri anneye yüklediği, çocukların sorunlu davranışları karşısında etkili yollar bulamadıkları ve genellikle kabullenici davrandıkları gözlendi.
Ruhsal muayenesinde; yaşına göre küçük gösteren, kendine olan ilgi ve bakımı azalmış, erkek çocuk görünümündeydi. Oldukça zayıf, halsiz görünüyordu ve hareketleri yavaşlamıştı. Göz teması sınırlıydı. Düşünce içeriği fakirleşmişti, sorulan sorulara kısık sesle ve tek kelimelik yanıtlarla karşılık veriyordu. Ölüm düşünceleri vardı. Hastalığına ilişkin içgörüsü sınırlıydı; hasta olmadığını, önemli bir sorununun bulunmadığını, midesi küçüldüğü için, fazla yediğinde istemeden kustuğunu
söylüyordu. Arkadaş ilişkileri sorulduğunda, onlardan kendinin uzaklaştığını reddediyor, "zayıf olduğum için bulaşıcı bir hastalığım olduğunu düşünüyorlar ve benden uzak duruyorlar" diye yanıt veriyordu. Çağrışımları yavaşlamıştı. Duygulanımı çökkün ve depresyon yönündeydi. Algı, bellek ve yönelimi normal sınırlar içindeydi.
Hastaya projektif bir test olan C.A.T. (Children's Apperception Test) uygulandı. Bu test klinik uygulamada standart uyaranların algılanmasından doğan bireysel ayrılıkların üzerinde çalışarak, kişiliği araştırmak amacıyla kullanılmaktadır.
Değerlendirme sonucunda; hastanın yeme ile ilgili katı ritüellerinin olduğu, cinsiyetine özgü ambivalan duygularının bulunduğu, baba ile özdeşim kuramadığı için kendini suçlu ve yetersiz hissettiği görüldü. Annesi tarafından anlaşılmadığını düşündüğü, bu nedenle anneye öfke beslemenin yanı sıra onu cezalandırma (üzme) isteğinin olduğu düşünüldü. Aile bireylerine (özellikle abla) yoğun öfke beslediği,
kendisini ailenin bir parçası olarak görmekte güçlük çektiği, kendini kardeşleri ile kıyasladığında başarısız bulduğu, bağımsız davranmak istediği, ancak bunun için neyapması gerektiğini bilemediği kanısına varıldı.
Ön tanı olarak, "anoreksiya nervoza ve major depresyon" düşünüldü. Genel çocuk polikliniğinde yapılan organik incelemeleri sonucunda hayati tehlike oluşturacak düzeyde sıvı elektrolit dengesizliği olduğu belirlendi. Bu nedenle bir hafta süreyle çocuk servisinde yatarak tedavi edildi. Bu süre içinde nazo-gastrik sonda ve damar yolu ile beslendi. Genel durumunun düzelmesinin ardından haftalık görüşmelerle çocuk psikiyatri polikliniğinde tedavisi sürdürüldü. İlaç tedavisi olarak bir antidepresan (Sertralin 50 mg/gün) ve bir antipsikotik (Olanzapin 2.5 mg/gün) başlandı. Haftalık görüşmelerde oldukça isteksiz davranıyor, sorulara kısa ve somut yanıtlar veriyor, "babama sorun" gibi cümlelerle konuşmak istemediğini belirtiyordu. Aileden alınan bilgilerde, ablasıyla arasının kötü olduğu, aynı odada bulunmayı bile reddettiği, ona düşman gibi davranmayı sürdürdüğü öğrenildi. Bunun nedenleri araştırıldığında, aile hiçbir bilgi veremiyor, kendisi ise bu konuyu konuşmayı reddediyordu. Tedavinin üçüncü haftasında çok az yemesine rağmen aile ile birlikte sofraya oturmaya başladı, ancak ablasıyla olan sorun devam ediyordu. Ablasına karşı duygu ve düşüncelerini yazacağı bir kompozisyon ödevi verildi. Bu yazıda görüşmelerde anlatamadığı pek çok şeyi açık bir dille anlatabilmişti: "Bir yıl öncesine kadar ablamla iyi anlaşıyorduk, bana derslerimde yardım ediyordu, dertleşiyorduk. O zamanlar ben şimdiki halimden daha kiloluydum. Nasıl olduysa, birden hep ona bakmaya ve onunla uğraşmaya başladım. Onu taklit etmeye başladım. O benden daha zayıftı ve ben de onun gibi olmak istedim. Daha az yemek yiyordu, ben de daha az yemeye başladım. Hatta onun oturma şekli, gülüşü, kaşık tutuşu gibi pek çok davranışını taklit ediyordum. Bir süre sonra bu iş kontrolden çıktı ve hiç yemek yememeye başladım. O zamanlar bir kızla böyle bir yarışa girmenin ne kadar yanlış olduğunun farkında değildim. Sonuçta o bir kızdı, ben ise bir erkek. Ama artık çok geçti. Bu yüzden şimdi onunla konuşmuyorum ve onun hakkında hiçbir şey düşünmüyorum. Çünkü artık kendime ait bir yaşantım olduğunu kabul etmek ve bu hayatı yaşamak zorundayım." Tüm bunları yazmış olmasına rağmen, görüşmelerde abla hakkında konuşmayı reddediyor ve onu düşünmenin kendisi için sağlıksız olduğunu söylüyordu. Ancak bu yazıyı yazdıktan sonra, yavaş yavaş ablasıyla olan ilişkileri düzeldi. Onunla aynı ortamda olmayı kabul etti, hatta birlikte sofraya oturdu ve normal miktarda yemek yemeye başladı.
Tedavinin başında belirgin olan depresif duygulanımı dördüncü haftadan sonra azalmaya başladı. Ölüm düşünceleri yok oldu, arkadaşları ile tekrar görüşmeye ve gelecekle ilgili planlar yapmaya başladı. Hastalığından dolayı okuluna bir yıl ara vermiş olmasından üzüntü duy- duğunu, seneye yatılı okuldan ayrılıp ailesinin, yanında tekrar lise bire devam edeceğini belirtiyordu. Tedavinin onuncu haftasında yakınmaları tamamen düzelmişti. Ablası hakkında konuşuyordu ancak bu konu açıldığında yoğun sıkıntıya girdiği gözleniyordu. Bu aşamada, oturduğu koltuğun karşısına boş bir sandalye yerleştirilerek, "Ablan bu sandalyede oturuyormuş gibi yapalım, sen şimdi bana anlattıklarını ona anlatır mısın?" şeklinde bir istekte bulunuldu. Bu öneriyi sıkıntı hissetmesine rağmen kabul etti. Konuşması bitince boş sandalyeye oturması istendi ve "Şimdi ablanmışsın gibi düşünmeye çalış, boş koltukta sen oturuyor olsan acaba ablan sana ne söylerdi?" diye bir soru yöneltildi. Hasta başlangıçta, ablanın kimliğinde kendiyle konuşmakta oldukça zorlandı. Ancak bir süre sonra üzüntü ve çaresizlik gibi duyguların açığa çıktığı bir konuşma yaptı. Boş koltuk tekniği üç dört kez uygulandıktan sonra ablasıyla olan ilişkisi çok daha iyiydi. Ablasına empati yapmayı ve onu anlamayı öğrenmişti. Belki de en önemlisi; ablası ve kendisi arasındaki farkları keşfetmiş, farklı iki birey olduklarını kabullenmişti. Tedavinin dördüncü ayında tüm yakınmaları düzelen hastanın, ilaç tedavisi on aya tamamlandıktan sonra azaltılarak kesildi. Bir yılın sonunda iyilik hali devam eden hasta, üç aylık görüşmelerle bir yıl daha izlendi. Başka yakınması olmadı.


Tartışma

Yeme bozuklukları, erkeklerde oldukça nadir görülen ve ortaya çıkış nedenlerinden, seyrine kadar pek çok alanda kızlardan farklılıklar gösteren bir durumdur
. Kızlarda kilo verme amacıyla aşırı egzersiz daha fazla iken erkeklerde kişilerarası ilişkilerin daha fazla bozulduğu ve kendine zarar verme davranışlarının daha sık olduğu bildirilmiştir.
. Bu hastada belirgin sosyal geri çekilmenin olması, hiçbir arkadaşıyla görüşmemesi, aile bireyleri ile yaşadığı sorunlar, kişilerarası ilişkilerin bozulmasının boyutunu görmek açısından dikkate değer bulunmuştur.
Yeme bozukluğu olan bireylerin nesne tasarımlarının araştırıldığı bir araştırmada, güçsüz anne imajına sahip oldukları bildirilmektedir.
. Bu çalışmada yapılan C.A.T. değerlendirmesinin sonuçları bu bilgiyi destekler niteliktedir. Hastanın annesi tarafından anlaşılmadığını düşündüğü ve bu nedenle öfke beslediği, yememe davranışının bir nedeninin de annesini cezalandırmak olduğu görülmektedir. Ayrıca bu hastaların sıklıkla bozuk anne, baba ve kız kardeş ilişkileri sergilediğini bildiren çalışmalar bulunmaktadır.
. Bizim hastamızda aile ilişkileri araştırıldığında, ablası ile ya çok yapışık ya da tamamen kopuk ilişki şeklini tercih etmesi, her iki şekilde de ilişkiyi sürdürmekte güçlük çekmesi, anne ve babanın bu durumu görmezden gelen tavırları tipiktir.
Erkek anoreksiya nervosa olgularında homoseksüel ve aseksüel davranışların ve cinsel roller ile ilgili bozuklukların topluma oranla daha sık olduğu bildirilmektedir.
. Kız ve erkek hastalarda kadınsı davranışların hakim olduğunu ve erkeksi davranışların daha az olduğunu bildiren çalışmalar bulunmaktadır.
. Bu hastanın yakınmalarının başlamasından kısa bir süre önce sünnet olması, yeme bozukluğunun altında cinsel kimlik sorunun yatıyor olabileceğini düşündürmektedir. Sünnet toplum tarafından erkekliğe ilk adım olarak algılanır ve hasta için yeme bozukluğu, erkek kimliğini red anlamına gelebilir. Ayrıca benzer zamanlarda ablasını taklit etmeye başlaması, onunla özdeşim kurması yine erkek kimliğini benimsemekte güçlük çektiğini destekler niteliktedir. On iki yaşın sünnet için geç ve travmatik bir yaş olduğu, kastrasyon kaygısını ortaya çıkarabileceği ve cinsel kimliği zedeleyebileceği bilinmektedir. Kastrasyon kaygısı, erkeklerde görülen, kendilerini kızlardan ayıran organlarını "penisi" kaybetme ile ilgili korku olaraktanımlanmaktadır. Ülkemizde çocuklar, yaramazlıkları için sık sık penislerini kaybetme ile tehdit edilirler: "tutun şunu sünnet edelim,....vb.". Sünnet, ödipal dönemde hafiflemesi beklenen kastrasyon kaygısının canlı kalmasına neden olabilmektedir
Bu bilgiler hastanın sünnet sonrası "ben penisimi kaybettim, o zaman ablam gibi oldum, ablam gibi davranmalıyım, onun gibi yememe dikkat edip zayıf kalmalıyım" biçiminde düşünceler geliştirdiği fikrini desteklemektedir.
Anoreksiya nervosa zorlu bir yaşam olayından sonra başlayabilmektedir.
. Bu hasta için, yakınmaların başlamasından kısa süre önce yatılı bir okula başlaması önemli bir zorlu yaşam olayı olarak kabul edilebilir. Evden ayrılmak, hasta için çocuk yaşamının sona erip erişkin yaşama başladığı, artık kendi kendine yetmek zorunda olduğu duygusunu yaşatmış olabilir. Ergenlerde yeme bozukluklarının, kimlik gelişimi ve rollerine tepki olarak ortaya çıktığı bildirilmektedir
. Anoreksiyanın ortaya çıkışında psikososyal olayların erkeklerde, kızlardan daha önemli olduğu bildirilmiştir.
Geç sünnet olma, okul değiştirme; kastrasyon ve ayrılma kaygılarının birlikte yaşanması, yeme bozukluğunun travma sonrası kaygı bozukluğu zemininde ortaya çıktığı düşüncesini öne çıkarmaktadır.
Depresyon, anksiyete bozuklukları, alkol-madde kötüye kullanımı, kişilik bozuklukları gibi diğer psikiyatrik bozuklukların, yeme bozukluğuna sıklıkla eşlik ettiğini bildiren çalışmalar bulunmaktadır.
. Bu hastada da tabloya depresyonun eşlik etmesi bu bilgiyi destekler niteliktedir. Depresyonun varlığı, tedavi uyumu ve başarısını etkileyebilmektedir.
Yeme bozukluklarının tedavisinde antidepresanlar ve antipsikotikler sıklıkla kullanılmaktadır.
İlaç tedavileri, bu bozuklukların birincil tedavi şekli olarak değil, eşlik eden bozuklukların tedavisi, tekrarın önlenmesi, benlik algısının ve düşünce içeriğindeki bozulmaların düzeltilmesi amacıyla önerilmektedir.
. Bu hastada antidepresan kullanılması ile, eşlik eden düşük benlik algısı ve depresyonun, antipsikotik kullanılması ile direnç, reddetme ve kalıplaşmış düşüncelerin düzeltilmesini sağlamak amaçlanmaktadır. Sonuçta bu amaçların gerçekleştiği görülmektedir.
Yeme bozukluklarının tedavisinde önerilen genel yaklaşım; ilaç ve psikoterapinin birlikte kullanılması ve gerekli psikososyal desteğin sağlanması şeklindedir.
. İçgörü arttırma çalışmaları, olumlu ve olumsuz uyaran uygulama gibi bilişsel davranışçı terapi tekniklerinin yeme bozukluklarının tedavisinde etkili olduğu bildirilmiştir.
. Bu hastanın, özellikle içgörü arttırma tekniklerinden oldukça faydalandığı düşünülmektedir. Tedavinin başlangıcında arkadaşlarından uzaklaştığını reddederek; "onlar bana uzak davranıyor" diyecek kadar sınırlı bir içgörüye sahipken, tedavinin sonunda hastalığının ortaya çıkışında rol alan bazı nedenleri bulacak kadar (ablasını taklit ettiğini kabul etmesi gibi) içgörü kazandığı görülmektedir. Yeme bozukluklarının tedavisine aile terapisinin eklenmesinin başarı oranını artırdığını bildiren çalışmalar bulunmaktadır.
. Bu hastada programlı bir aile tedavisi uygulanmamış, ancak uygulanan bireysel terapi sürecinde yoğun olarak aile ve özellikle abla ile olan ilişkisi üzerinde çalışılmıştır. Boş sandalyede oturduğunu öngörerek, abla ile yaptığı hayali konuşmalar tedavinin dönüm noktası olmuştur. Abla ile ilişkisinin düzelmesine paralel olarak düzenli yemek yemeye başlaması tipiktir.
Logged

Beden, zihnin hizmetçisidir


Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 835



« Yanıtla #2 : Ocak 03, 2007, 08:13:34 am »

Bir Genç Kız - Anoreksiya Nervoza Vakası


Hastamız, 21 yaşında bayan Ş., isteksizlik, çabuk sinirlenme, insanlarla ilişki kurmayı istememe yakınmalarıyla ve halasının isteğiyle polikliniğimize başvurdu. Bayan Ş., 2 yıl önce arkadaşlarının şişman olduğunu ima eden sözleri üzerine (66 kg ve 163 cm boyunda) zayıflamaya karar vermiş. Evdekilerin yeme konusundaki ısrarları işe yaramamış ve 2 yıl içinde 20 kg kaybetmiş. Düzensiz olan adetleri son bir yıldır hiç olmamaya başlamış. Bununla birlikte son bir yıldır kirlilik düşünceleri ortaya çıkmış. Bu nedenle bir şeye dokunduğunda ellerini yıkıyor ve banyoda 1,5 saat gibi uzun bir süre kalıyormuş. Özellikle, bir bardak çayın bir saatte içilmesi gibi, yeme-içme ile ilgili eylemler de iyice yavaşlamış. Sekiz ay önce erkek arkadaşından ayrılmış. Bu olaydan sonra mutsuzluğu artmış, yaşam isteği azalmış. Bir aydır unutkanlık yakınması nedeniyle iş yerindeki başarısı azalmış. Amirlerinden uyarılar almış. İki ay önce halası tarafından hekime götürülmüş. İsimlerini anımsamadığı bazı ilaçlara başlanmış ancak fayda görmemiş.


Özgeçmiş

Denizli'nin Honaz ilçesinin bir köyünde ailenin üçüncü çocuğu olarak, normal yolla, beklenen doğum tarihinden 1 ay geç olarak doğmuş. Annenin sütü olmadığından keçi sütü ve bulunabilen mamalarla aşırı özenle beslenmiş. Yaşına girmeden yürümüş, 2-2,5 yaşında konuşmuş. İlkokul ve ortaokulu kendi kasabalarında tamamlamış. İlkokul öğretmeni sağlık sorunları nedeniyle derslere düzenli girememiş. İkinci sınıfta öğretmenleri değişmiş. Okumayı üçüncü sınıfta öğrenmiş ve sonrasında oldukça başarılı olmuş. Ortaokulu bitirdikten sonra ailesi ekonomik nedenlerle okutmak istememiş. Okumayı çok istediğinden, ailesini ikna ederek, çabuk meslek sahibi olma düşüncesiyle Denizli'de ticaret lisesine başlamış. Bu dönemde halasının iki odalı evinde halası, eniştesi ve halasının 14 ve 19 yaşlarındaki iki oğlu ile birlikte kalmış. Halası ve eniştesiyle aynı odada kaldığından dolayı sıkıntı yaşamış. İyi anlaştığı halanın büyük oğlunun iki yıl önce beyin tümörü tanısıyla ölmesinden çok etkilenmiş. Lise 2. sınıfta özel bir şirkette staja başlamış. Gittiği iş yerindeki patronlardan birinin uygunsuz teklifleri yüzünden 2-3 hafta içinde işten ayrılmak zorunda kalmış. Liseyi bitireceği yıl babasını kaybetmiş. Bir müddet sonra ablası ve ağabeyi Denizli'ye yerleştiğinden, annesi köyde tek başına yaşamaya başlamış. Liseyi bitirince köye annesinin yanına dönme isteğini annesi geri çevirmiş. Annesinin kendisini istememesine kızıyor ancak belli etmiyormuş. Hala ve amcası da annesinin onu istemediğini söyleyerek onu etkilemeye çalışmışlar. Halası hastamızla her türlü sırrını paylaşıyor, annesinin göstermediği yakınlığı gösteriyor, onun için yaptığı fedakarlıkları hissettiriyormuş.
Bir süre sonra ilanla iş bulmuş ve kargo şirketinde çalışmaya başlamış. Burada çalışırken, aynı yerde çalışan bir erkek arkadaşı olmuş. Birlikteliklerinin 4. ayında erkek arkadaşının başka birisiyle birlikte olduğunu öğrenmesi üzerine ilişkileri sonlanmış.
Hastanın cinsel gelişim öyküsünde, adetlerinin 19 yaşına dek geciktiği ve düzensiz devam ettiği öğrenildi. Cinsel konulardaki bilgilerini arkadaşlarından ya da kitaplardan öğrenmiş. Cinsellikle ilgili konuları konuşmakta sıkıntı yaşadı ve kısa yanıtlarla geçiştirdi.


Soygeçmiş

Babasının, hastamız 4 yaşında iken Buerger hastalığı nedeniyle bir bacağını, 9 yaşındayken de diğer bacağını kaybettiği ve 4 yıl önce de vefat ettiği öğrenildi. Babasını çocukluğundan beri sinirli bir kişi olarak hatırlıyor. Sinirlendiğinde annesini ve kardeşlerini dövermiş. Evde günlerce aile bireylerine küser, yalnızca hastamızla konuşurmuş. Babasının kendisine aşırı düşkün olduğunu, kendisinin de ailede en yakın hissettiği kişinin babası olduğunu aktarıyor. Annesi şu anda 44 yaşında ve ev hanımı. Anne, babanın hastalığı nedeniyle evin sorumluluğunu üzerine alan, duygu dışavurumu kısıtlı, kendi halinde, babayla pek anlaşamayan ve babanın hastalığı nedeniyle sorumluluklarının fazlalığı yüzünden hastamızla çok fazla ilgilenmeyen birisi olarak tanımlanıyor. Hastamız çoğu zaman annesinin kendisini anlamadığını , ağabey ve ablayla daha yakın olduğunu düşünüyor. Ablayla çok yakın olamadıklarını, ağabeyi ise sevdiğini ancak sırlarını paylaşmadığını söylüyor. Hastanın yaşamında önemli olan bir başka kişi olan hala, ekonomik zorluklar nedeniyle evlere temizliğe gidiyor ve işçi olan eşine yardımcı oluyormuş. Duygu dışavurumu yüksek, rahat ilişki kuran hala, Ş.'yi sahiplenmiş. Halanın oğlunu kaybetmiş olması ile ilgili olduğunu düşündüğümüz, hastamız üzerine gelecekle ilgili oldukça fazla yatırımı izleniyor. Onu evlendirmeyi, torunlarını kucaklamayı arzuluyor. Sağaltım sürecinde hastamızı anlama ve bizim geri bildirimlerimizle, önerilerimizi alma konusunda oldukça başarılıydı.
Tüm bu değerlendirmeler ışığında hastaya DSM IV tanı ölçütlerine göre, yeme bozuklukları grubundan Anoreksiya Nervoza kısıtlayıcı tip, Obsessif ve Kompulsif Bozukluk ve eşlik eden Majör Depresyon tanısı kondu. Annenin reddedici tutumu, baba ve hala oğlunun ölümleri, erkek arkadaşın terki; belirgin psikososyal stresör olarak kabul edildi. İşlevsellik %60lık dilimde psikososyal stres kaynaklarına verilen tepkiler olarak değerlendirildi.


Ruhsal Muayenesi

Ş.'nin poliklinikte yapılan psikiyatrik muayenesinde zayıf, omuzları çökmüş, saçları gür ancak bakımsız, esmer, yüzüne göre iri ve güzel gözleri vardı. Genelde kemerle sıkılarak tutturulmuş oldukça bol gelen bir pantolon ve bluz giyerek gelmişti. Göz iletişimi kurmaktan kaçınıyordu. Utangaç tavırlı ve işbirliği kurmakta isteksiz görünüyordu. Oldukça yavaş, alçak ses tonunda konuşuyor, yalnızca sorularımıza yanıt veriyordu.
Yaşamdan zevk almama, ilgi ve istek kaybı, sıkıntı hissi, hüznün ön planda olduğu çökkün duygudurum dikkati çekiyordu. Dikkat ve konsantrasyonu azalmıştı, dikkatini yoğunlaştırmada güçlük çekiyordu. Gerçeği değerlendirme yetisi korunmakla birlikte, kendi fiziksel görünüm ve durumundan memnun olması, yaşadığı durumu hastalık olarak görmemesi ve muayeneye halasının zoruyla gelmesi nedeniyle hastanın içgörüsünün olmadığına karar verildi.
Düşünce süreci yavaşlamış, içeriğinde pasif ölüm düşünceleri, vücuduyla, kilo alımı ile ilgili aşırı uğraşları vardı. Kirlilik ve özellikle evrak doldururken doğru yazıp yazmadığı ile ilgili kuşku obsesyonları saptandı. İnsanların başına dert olduğu gibi kendilik değeri ile ilgili olumsuz düşünceleri vardı.
Davranış alanında psikomotor yavaşlama belirgindi. Herhangi bir nesneye dokunduğunda el yıkama zorunluluğu ile banyoda uzun süre yıkanma ve şüphe obsesyonlarına yönelik kontrol etme zorlantıları vardı. Yemek reddetme, uzun süre ayakta kalma davranışları vardı. Tıkanırcasına yeme ve kusma davranışı, laksatif, purgatif, diüretik kullanımı izlenmedi. Uykuya dalmakta güçlük çekiyordu. Beden algısında bozukluk olduğu düşünülen hastanın hiç etek giymeme, makyaj yapmama gibi davranışlarla cinsel kimlik özelliklerini gizlemeye çalıştığı izleniyordu. Bu bulgulara ek olarak istenen yardımcı incelemelerde; kan sayımında hemoglobin, serum demir ve ferritin düzeyleri düşük, estradiol düzeyi normal değerlerden düşük, prolaktin düzeyleri ise yüksek bulundu. Beyin ve hipofiz manyetik rezonans görüntüleme (MRG) sonucu normal olarak değerlendirildi.
Tematik algı testi öykülerinde; fantazilere dalma, duygularını ifadede güçlük, kararsızlık, özellikle anneyle ilgili çatışmalı duygular ve kızgınlığın bastırılması belirgindi.
Çizdiği resimlerde; ayrıntılara dikkat ettiği, organizasyon yeteneğinin kısıtlılığı ve derinlik algısının bozukluğu ve bayan resimlerini kolye ve küpe ile süsleme davranışı dikkati çekti.


Sağaltım ve Gidiş

Hasta bu değerlendirmelerle izleme alındı. Yatışı yapılır yapılmaz, aldığı çıkardığı izlemi, yaşamsal bulguların izlemi ve hemşire gözetiminde yeme programı başlatıldı ve uğraşılar planlandı. Sekonder amenore nedeniyle kadın-doğum konsultasyonu istendi. Hipogonadotropik hipogonadizm tanısıyla izleme alındı ve östrojen-progesteron preperatı başlandı. Üç siklus boyunca kullanması ve siklus sonunda kadın-doğum bölümünce kontrolü planlandı. Demir eksikliğine yönelik ağızdan demir başlandı. Klomipramin 25 mgr/gün başlanarak 1 haftada kademeli olarak 100 mgr/güne, 1 ay içinde de 225 mgr/güne çıkıldı. Hasta yaklaşık iki ayın sonunda klomipramin 225 mgr/gün tedavisi ile taburcu edildi. İlk haftalarda psikiyatri ekibiyle kısıtlı ilişki kurarken ilerleyen dönemde duygu dışavurumu ve uğraşı tedavilerine katılımı arttı.
Yatış sonrası başlatılan görüşmelerde hastanın hızına uyularak psikodrama yöntemleriyle, yaşanmış ve içte bekletilen duygular çalışıldı. Yaklaş:k 1 ay gibi bir süre anne ve halayla ilgili birbirine zıt duygular görüşmeye getirildi. Hala ve anneyle rol değişimleri yapılarak her ikisiyle de olan ilişkilerini görmesi sağlandı. Bu sürenin başlangıcında yeme miktarı hemen hiç değişmedi.
Sıvı alımı azaldı. 24 saatlik anüriler izlendi. Bunun üzerine ilgili bölümlere danışılarak sıvı izlemine alındı. Babasıyla ilgili olarak babanın ölümü ardından yaşadığı ve dışa vuramadığı duyguları olduğunu belirtince, babasıyla ilgili hayal ettiği sahne kuruldu. Babası rolüne seçtiği tedavi ekibinden olan kişiye, babasına yönelik duygularını aktardı. Burada babasına çok sevdiğini söyleyerek sarıldı ve uzun süre ağladı. Bu duygu boşalımı sonrasında oldukça rahatlamıştı. Baba ile vedalaşma ve yas sürecinin tamamlanması ardından, anne ve hala ile ilgili çatışmalı duygular ifade edildikçe görüşmelere daha istekli ve rahat gelir oldu. Rol değiştirme, yerine geçme gibi uygulanan drama yöntemlerinin yardımıyla hastanın anneye olan duygusal gereksinimini fark etmesi, halanın geri plana çekilmesi ve annenin uygun yaklaşımı ile anneyle tekrar barışma sağlandı. Süreçte hasta uzun süre halanın tepkilerini gözledi. Halanın durumu kabullenmesi ve tehdit oluşturmaması üzerine iyileşme hızlandı. Aynı dönemde saçlarına daha iyi bakmaya ve günlük makyaj yapmaya başladı. 1.5 ayın sonunda ilk kez 1 kg aldı. Anneye olan öfkenin ifade edilmeye başlanması ile birlikte görüşmelere rüyalar getirmeye başladı. Bu rüyalar psikodrama yöntemleriyle çalışıldı. Bu rüyalardan hastanın sağaltım sürecinde önemli olduğunu düşündüğümüz bir tanesinde; rüya doğduğu köyde geçmektedir. Bahçelerinde ateş yakılmış; anne hamur yoğurup, ekmek yapıyor ve pişirmesi için halaya veriyor. Hala ekmekleri pişirip, etraftakilere dağıtıyor. Kendisi onları uzaktan izliyor. Bu arada ekmek kokusu burnuna çok hoş geliyor. Annesi kendisinin de yemesini söyleyerek ona bir parça uzatıyor. Bu bir parça ekmeği yemek ona iyi geliyor ve bu hoşluk duyguları ile uyanıyor. Rüya yaşantısının sahnelenmesi sırasında, psikodramada rüya çalışması ardından kullanılan yöntemlerden biri olan, rüya yaşantısının devam etmesi durumunda nasıl devam etmek istediği sorulduğunda, roldeki annesine sıkı sıkıya sarıldı ve artık annesiyle daha yakın olma isteğini dile getirdi. Kilo alımı ve günlük uğraşlara katılımı arttı. Önceleri hafta sonları izinli çıkmaya direnirken, taburcu olma isteklerini dile getirmeye başladı. Poliklinikten izlenmek üzere taburcu edildi.
Tedavi sürecinde belli aralarla anne ve hala ile yapılan görüşmelerde duyguların uygun ifade edilmesi desteklendi. Taburculuğundan sonra 2 yıl süreyle, başlangıçta ayda bir, giderek daha seyrek aralarla poliklinik kontrolleriyle izlenen hasta bu sürede normal kilosuna ulaştı. Kişiler arası iletişimi ve arkadaş ilişkileri belirgin olarak gelişerek işlevselliği düzeldi. Obsesyonel uğraşları ve kompulsionları ortadan kalktı. İkinci yıl sonuna doğru ilaç dozu azaltılarak kesildi. Yeni iş bularak çalışmaya başladı. Ailesinin bulduğu kişiyi reddederek, ailesine rağmen kendi istediği biriyle evlendi.
Son 6 aydır ilaçsız olarak izlenmektedir. Hastada halen herhangi bir belirti bulunmamakta olup, işlev düzeyi de tama yakındır.


Tartışma

Hastamızın doğumundan itibaren annesinin göstermeye çalıştığı, mükemmel fiziksel bakımın izlerine rastlamaktayız. Ancak hastamızda annenin duygusal yaklaşımıyla ilgili yoksunluklar hissedilmektedir. Annenin yanına gidişler ve ayrılışlar, anne yanında olma, ait olma gereksinimini yeterince doyuramamıştır. Görüşmelere getirilen anne ile ilgili yaşantıların psikodrama yöntemleriyle sahnelenmesi esnasında, anne ile hala arasında kalma, anneyle istediği yakınlığı ve sıcaklığı sağlayamama sık ortaya çıkan sorun olmuştur. Rüyaların yaşantılanması sonucunda onun iç dünyasındaki anneyi kabullenmesi ile gerçek yaşamda annesiyle barışmasının sağlandığı düşüncesindeyiz. Son dönemde anoreksiya nervoza ile ilgili yapılan çalışmalar ve ortaya ç:kan görüşlerde anne-çocuk ilişkisindeki bozukluk üzerinde durulmuştur (Gökler 1997). Bu görüşe göre bebeklerin gereksinim ve rahatsızlıklarını ifade etmeleri atlanmış ve yeterince yanıtlanmamıştır.
Bizim hastamızda da olduğu gibi bu bebeklere yeterli hatta mükemmel fiziksel bakım verilmiş fakat bunlar çocuktan gelen ipuçlarından çok annenin kendi doğrularına göre yapılmıştır. Anneden ayrışma ve bireyleşme tam olarak sağlanamamıştır. Bizim hastamız için önemli olan bir nokta da ikinci bir annenin varlığıdır. Öyle ki bu anne aynı zamanda babanın kız kardeşidir. Hala hastayı sahiplenmiş ve belki de annenin açığını kapamaya, daha fazlası aşırı beslemeye soyunmuştur. Ancak asıl anne ölmemiş, bir şekilde varlığını hissettirmektedir. Hastamızda bu iki nesne arasında yaşanılan birbirine zıt duygular tüm klinik izlem boyunca kendini hissettirmiştir. Uygulanan rol değiştirme, katılımcıların geri bildirimleri, kendi durumuna dışarıdan bakabilme gibi psikodrama yöntemleri ile bunların fark edilmesi ve değiştirilmesi sağlanmıştır.
Hastamızın yaşamındaki temel nesnelerden bir diğeri olan baba, hastamız 4 yaşında iken bir, 9 yaşında iken diğer bacağını kaybetmiştir. Fenichel'in (1945) söylediğine benzer olarak bizim hastamızda fallik dönemde yaşanan organ kaybı, annenin uzak davranış tutumu ile birleşince derin suçluluk duygularıyla ödipal karmaşanın çözümünü güçleştirmiş, anneye olan birbirine zıt duygunun sürmesini kolaylaştırmış ve cinsel kimliğin gelişimini de bozmuştur. Baba hastaya en yakın kişidir. Özelikle bu yakınlık diğer bireyleri karşısına alacak düzeydedir. Baba kızdığında evde kimseyle konuşmazken sadece hastamızla konuşmakta, diğerleriyle de onun aracılığıyla ilişki kurmaktadır. Bu babadan kıza ve kızdan babaya olan yakınlık ne yazık ki babanın ölümü ile sonlanmıştır. Bu durum anne-baba çocuk ilişkisi ile ilgili kuramlar açısından önemlidir (Gökler 1997). Hastamızda, babanın kızıyla ilişkisi çocukluk çağlarında çok yakın olup, kızının ergenlik döneminde ölüm nedeniyle uzaklaşmıştır. Babanın bu uzaklığından gelişmiş beden sorumlu tutulabilir ve yeniden eski bebek bedenine geri dönme fantezilerinin etkisi altında anoreksiya nervoza tablosu gelişebilir. Hala ve enişteyle aynı odayı paylaşma ve burada yaşananlara tanık olma olasılıkla cinsel isteklerin bastırılmasına ve cinsel doyumun yer değiştirmiş şekli olan oral doyumun da ertelenmesine neden olmuş olabilir (Steiger ve Houle 1991).
Hastamızda babanın ölümüyle ortaya çıkan terk edilmeyi ergenlik döneminde cinsel dürtülerin yatırımı için önemli olan erkek arkadaş tarafından terk edilme izlemiştir. Burada kendine yakın hissettiği halanın oğlunun ölümünün etkisi de yadsınamaz. Tüm bunların ödipal çatışmasını çözümleyememiş olan hastamızda, genç kızlığın, kadınlığın gerektirdiği sorumluluk, olgunlaşmadan kaçınma davranışını ve regresif bir savunma olarak anoreksiya nervozayı ortaya çıkarmış olması düşünülebilir (Bruch 1980).
Anoreksiya nervozalı hastaların kendilik gelişimindeki sorunlarla bağlantılı olarak, yetersizlik duyguları ile birlikte bedenlerini kontrol etme konusunda güçlükleri hastamızda da izlenmektedir (Halmi 2000). İnsanların başına dert olduğu gibi kendilik değeri ile ilgili olumsuz düşünceleri vardır. Bununla birlikte herhangi bir nesneye dokunduğunda el yıkama zorunluluğu ile banyoda uzun süre yıkanma ve şüphe obsesyonlarına yönelik kontrol etme zorlantılarının varlığı bedenini kontrol etme zorluğu ile ilişkili olabilir. Hastamızın kemerle sıkılarak tutturulmuş oldukça bol gelen bir pantolon ve bluz giymesi, vücut hatlarını gizlemeye çalıştığı, hiç etek giymeme, makyaj yapmama gibi davranışları da cinsel kimlik özelliklerini gizlemeye çalıştığı izlenimi vermektedir. Bu durum olasılıkla bedendeki değişme ve ortaya çıkan cinsel betimlemeleri reddetmek isteğidir. Bunun için de yeme davranışı beden kontrolünün ve bedene sahip olmanın en kolay yoludur (Çuhadaroğlu 1999).
Hastamızın tedavi sürecinde ilaç tedavisi yanında psikodrama tekniklerinin kullanımının katkısı önemlidir. Literatürde psikiyatri alanında çeşitli bozuklukların tedavisinde psikodrama yöntemlerinin kullanıldığını görmekteyiz. Psikodrama, bireyin ilişki sorunlarını ve iç çatışmaların kendiliğinden, oyun içinde rol alarak, karşılıklı rol değişimleriyle işlemesine yardımcı olur. Burada amaçlanan psikodrama teknikleri yardımıyla şimdi-burada olan ilişkilerin aktarımla bozulmuş yanlarının tanınması ve eylem içinde kişi tarafından da fark edilip, değiştirilmesinin sağlanmasıdır (Leutz 1985, Doğaner ve Vahip 1994). Hastamızın psikodrama uygulamaları ile anne ve halasıyla yaşadığı birbirine zıt duyguları tanıması, kendisi için gerekli değişiklikleri yapması ve anneyle barışması sağlanmıştır. Hastamız yaptığı rol değişimleriyle dışarıdan kendisine bakabilme olanağını bulmuş ve kendiliğini değerlendirebilmiştir. Bu durum hastalıkla ve bedeniyle ilgili iç görüşünü değiştirmiş, tedavi olma isteğini arttırmıştır. Tedavi boyunca anne ve halanın sağaltım sürecine katılmaları, uygun tutum değişimleri de desteklenmiştir. Kanımızca tüm bu değişiklikler tedavi sürecini ve iyileşmeyi hızlandırmıştır.
Bu yazı psikodinamik etkenlerin yoğun olarak yaşandığı olgularda değişik tedavi seçeneklerinin bir arada kullanımının yararlarını ortaya koymak amacıyla sunulmuştur. Sonuçta hastamız bütüncül yaklaşımdan fayda görmüş ve olasılıkla eklenen psikodrama sağaltım etkinliğinin artışını sağlamıştır.
Logged

Beden, zihnin hizmetçisidir


Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 835



« Yanıtla #3 : Ocak 03, 2007, 08:16:05 am »

İki Kız Kardeş - Anoreksiya Nervoza Vakası


Bayan P. F. 19 yaşında. Lise mezunu. Bekar. Herhangi bir işte çalışmıyor. 6 çocuklu ailenin ikinci çocuğu. Psikiyatri polikliniğine "yemek yememe" ile başvuran Bayan P yakınmalarının ortaokul üçüncü sınıfta başladığını belirtiyor. İlk olarak kendisini kilolu hissetmeye ve rejim yapmaya başlamış. Başkaları kendisini kilolu görmedikleri halde o kendisinin aşırı kilolu olduğunu düşünüyormuş. Fakat bu dönemde tartılmadığını ve kilosunu kontrol etmediğini söylüyor. Bu uğraşısı zamanla artmış. Kilo kaybı olmuş ve süreç içinde 46 kiloya kadar inmiş. Adet düzensizliği başlamış ve ardından adetten kesilmiş. Zayıf kalabilmek için sürekli olarak ip atlıyor ve koşuyormuş. Hem yediği miktar, hem de öğün sayısı azalmış. Bu yakınmaları artarak lise üçüncü sınıfa dek sürmüş. Lise 3. sınıfta iken yemeklere yönelik aşırı tiksinti başlamış. Buna bağlı bulantı ve kusmaları oluyormuş.
Aynı dönemlerde kaşlarıyla uğraştığını ve kaşlarının da dökülmeye başladığını belirtiyor. Önce kaş dökülmesi nedeniyle bir doktora başvurmuş. Başvurduğu hekimlerin önerisiyle ailesi psikiyatriste götürmüş. Fluoksetin kullanması önerilmiş. İki hafta kullandıktan sonra doktorunun önerisiyle Ankara Numune Hastanesi'ne başvurmuş. Burada dokuz gün yatarak tedavi görmüş. Bu süreçte yakınmalarında belirgin bir değişiklik olmadığını, şişman olduğunu düşünme, kilo alma korkusu ve zayıf kalma çabalarının devam ettiğini, zaman zaman kusma nöbetlerinin ve laksatif kullanımının olduğunu söylüyor. Taburcu olduktan kısa bir süre sonra iştahsızlığı yeniden başlamış ve kilo kaybı devam etmiş. Hastaneden taburcu olabilmek için zorla da olsa yemek yediğini, çıktıktan sonra yeniden yemek yemeyi bıraktığını belirtiyor. Çoğunlukla yemeğini tabağında bırakıyor ve tüm ısrarlara karşın yemiyormuş.
Bayan P. kendisini insanları kırmaktan ve üzmekten korkan biri olarak tanımlıyor. Sosyo-ekonomik düzeyi düşük, çiftçilik ile geçinen, geleneksel özeliklere sahip bir ailenin altı çocuğunun ikincisi. Ev içinde genellikle yoğun tartışma ve sorunlar olduğunu belirtiyor. Anne ile daha iyi anlaşıyor. Babanın baskıcı, sinirli, çabuk kızan ve özellikle yemek yemesi konusunda aşırı baskı yapan biri olduğunu ifade ediyor. Spor ya da sosyal etkinliklere katılmasına izin vermiyor. Evde kardeşi ve daha yoğun biçimde de anorektik olan E. ile sürekli tartıştıklarını ve anlaşamadıklarını, aralarında hiç bitmeyecek bir rekabet olduğunu, E.'nin kendisini kıskandığını söylüyor. Dini konularla çok fazla ilgilenmediğini belirtiyor. Okul döneminde yaşadığı önemli bir sorun yok. Arkadaşlık ilişkilerinin iyi olduğunu ve uyumlu olduğunu belirtiyor.

Ruhsal Gözleminde; yaşına göre bedensel gelişimi orta. Yaşında gösteriyor. Giyimi sosyo ekonomik durumuna uygun. Dışa vuran davranışlarında özellik yok. Konuşma akıcı ve anlaşılır. Ses tonu ve anlatımında herhangi bir özellik yok. Anlatımı kendiliğinden.
Görüşmeci ile bağlantı kurma biçimi yeterli ve işbirliği kuruyor. Duygulanımı normal. Düşünce süresi normal. İçerisinde kilo alma ve şişmanlamaya ilişkin düşünceleri var. Düşünce bozukluğu ve algı bozukluğu gözlenmedi. Soyut düşünce ve diğer bilişsel yetiler normal. Hastalığının farkında. Bunun sorumluluğunu başkalarına ve dış etkenlere bağlıyor.
Ailesinin isteği ile polikliniğimize başvuran Bayan P., DSM-IV tanı ölçütlerine göre Anoreksiya Nervoza-kısıtlayıcı tip ön tanısı konarak kliniğe yatırıldı. Tedavi'de ilaç olarak fluoksetine başlandı. Uyku sorunları için mirtazapin eklendi. Bilişsel davranışçı tedavi programına alındı. Tedavi sonunda 50 kg'a ulaşan ve yeme davranışında belirgin düzelme gözlenen hasta ayaktan izlenmek üzere taburcu edildi. 7-15 günlük aralıklarla sürdürülen kontrol görüşmeleri ile bilişsel davranışçı tedavi sürdürüldü. Şişmanlık ile ilgili düşüncelerinde ve kilo alma korkularında belirgin azalma gözlendi. Son kontrol görüşmesinde belirgin bir yakınması olmayan ve 55 kg olan hasta diyet programına kısmen uyduğunu belirtmekteydi. Hastamızda anoreksiya yakınmaları ile eş zamanlı başlayan kaş yolma davranışı mevcuttu. Farkında olmadan kaşları ile oynadığını ve kaşlarının döküldüğünü, bunu engelleyemediğini belirtti. Bu belirtiler "trikotilomani"nin DSM-IV tanı ölçütlerini karşılamıyordu.


Olgu 2

Bayan E.F. 18 yaşında. Lise 3. sınıf öğrencisi. Bekar. Herhangi bir işte çalışmıyor. Ailenin üçüncü çocuğu. Yemek yememe ve ileri derecede zayıflık yakınmaları ile başvurdu. Zayıf olsa da kendisini sağlıklı hissettiğini ve tedaviye gereksiniminin olmadığını düşünen hasta ailesinin ısrarı ile başvurduğunu belirtti. Yakınmaları başvurudan yaklaşık bir yıl önce başlamış. Yemeğe oturduğunda iki kaşık yiyor ve bırakıyormuş. Mide bulantısının olduğunu, aklına kusma düşüncesinin geldiğini ve yemek masasından hemen kalktığını söylüyor. Yediği miktarın dışında öğün sayısı da azalmış. Bazı öğünlerde sadece su içtiği oluyormuş. Çok yediğinde karnının ağrıyacağını düşünüyor, az yerse kendini daha rahat hissediyormuş. Özellikle yağlı yiyecekleri kusacağı korkusuyla yemiyormuş. Bu dönemlerde yiyeceklerden de tiksinmeye başlamış. 7 aylık bir dönemde 55 kg'dan 38 kiloya düşmüş. Kardeşinin hastalığından etkilendiğini ve yeme isteğini kaybettiğini belirtiyor. Kardeşinin hastalığından dolayı gördüğü ilgiyi kıskandığını, eğer yemezse kendisinin de ilgi göreceğini düşündüğünü ifade ediyor. Hastamız kendisini şişman hissetmediğini ve kilo alma korkusu yaşamadığını belirtiyor. Kilo almanın büyümek ve "kadın" olmak anlamına geldiğini ve bunu istemediği için yemek yemediğini söylüyor. Büyümenin kalçaların büyümesi ve kadın olmak anlamına geldiğini, bunun kendisini korkuttuğunu söylüyor. Cinsellik ve doğum yapmak ile ilgili korkularının olduğundan söz ediyor. Cinsel ilişkinin ve doğurmanın parçalanma ve kanama ile ilgili düşünceleri aklına getirdiğini, bunun sonucunda çok acı çekeceğini düşündüğünü ifade ediyor.
Arkadaşlarının sezaryen ameliyatı ile ilgili anlatımlarından rahatsızlık duyuyormuş. Hamile kadınların hallerine çok üzülüyor ve onlar gibi olmaktan korkuyormuş. "Aç kalırsam büyümem, büyümezsem evlenmem, evlenmezsem hamile kalmam." diye düşünüyormuş. Çocuk kalmayı ve sorumluluk almamayı istiyor. Ayrıca dinsel korkuların da kendisini etkilediğini belirtiyor. Çevresindekilerin namaz kılmazsa öbür dünyada sıcak sacın üzerinde kılınacağını söylediklerini, bu nedenle çocuk kalmak istediğini ifade ediyor. Aşırı hareketliliğinin olduğunu, sürekli olarak ip atlama biçiminde egzersiz yaptığını belirten hasta, zaman zaman diüretik ve laksatif kullanımı olduğunu aktarıyor. Bir yıla yakın bir süredir adet görmüyor.
Bayan E. kendisini yalanı sevmeyen, açık sözlü, uyumlu ve alıngan biri olarak tanımlıyor. Verilen "emir"lerden yalnızca işine gelenleri yaptığını ifade ediyor. Annesinin koruyucu kollayıcı bir insan olduğunu belirtiyor. Kendisini annesine daha çok bağlı hisseder ve onunla daha iyi anlaşırmış. P.'nin hastalığı başladığında anne ve babasının tüm ilgisinin ona yöneldiğini, kendisi ve diğer kardeşiyle ilgilenmediklerini, buna sinirlendiğini ifade ediyor. Babasıyla sorunlarını nadiren konuşurmuş. Bayan E de kardeşi P ile sürekli tartıştıklarını, anlaşamadıklarını ve aynı evde yaşamalarının güç olduğunu ifade ediyor. Dine çok bağlı olduğunu ve dinsel konularla daha çok ilgilendiğini söylüyor. Tedaviden ne beklediği sorulduğunda, iyileşmeyi ve korkularını yenmeyi istediğini belirtti.

Ruhsal gözleminde; yaşına göre bedensel gelişimi geri, yaşından küçük gösteriyor. Hafif derecede kambur bir duruşu var. Yüz görünümü sade. Giyimi kültürel özelliklerini yansıtıyor. Yavaş yürüyor. Dışa vuran davranışları sakin. Konuşma yavaş ve değişen tonda. Anlatımı kendiliğinden. Görüşmeci ile bağlantı kurma çabası iyi ve işbirliği kuruyor. Duygulanımı sıkıntılı. Duygu dışavurumu genellikle bastırılmış. Düşünce süreci normal. İçeriğinde kadın olmak, cinsellikle ve büyümek ile ilgili düşünceleri var. Düşünce bozukluğu yok. Algı bozukluğu yok. Soyut düşünce normal. Dikkatinde hafif derecede bir bozukluk var.
Diğer bilişsel yetilerinde özellik yok. Hastalığını tümden reddediyor. Anoreksiya nervoza-kısıtlayıcı tip ön tanısı ile servise yatırılan hastaya klomipramin başlandı. Bilişsel davranışçı tedavi programına alındı. Servise yatırıldığında 37 kg olan hastamızda kardiyak ritm bozukluğu ve bradikardinin ortaya çıkması nedeniyle Kardiyoloji yoğun bakım servisine transfer edildi. 3 gün boyunca yoğun bakımda kalan ve ritm bozukluğu düzelen hasta psikiyatri servisine alınarak tedavi sürdürüldü. Klomipramin kesildi ve fluoksetin başlandı. İlaca bağlı oluşan uykusuzluktan yakınması nedeniyle fluoksetin de kesilerek mirtazapin başlandı. Tedaviye uyum sağlamayan ve tedavi ekibiyle yeterli ilişki kurmayan hasta, ailenin de hastane ücretlerini daha fazla karşılayamaması nedeniyle taburcu edilerek ayaktan izleme alındı. Taburcu olduğunda 42 kg olan hastanın yakınmalarında kısmi düzelme olduğu gözlendi. Kontrol görüşmelerinde eskisi kadar yoğun olmasa da egzersiz yapmaya devam ettiği ve önerilen diyet programına kısmen uyduğu öğrenildi. Bir haftalık aralıklarla kontrol görüşmelerine gelen Bayan E.'nin bilişsel davranışçı tedavisi sürdürülmektedir.
Her iki olgunun aile işlevleri "Aile Değerlendirme Ölçeği" ile değerlendirildi (Bulut 1990). Anne "gereken ilgiyi gösterme" alt ölçeğini sağlıksız olarak değerlendirirken, "problem çözme", "iletişim", "roller", "duygusal tepki verme", "davranış kontrolü" ve "genel işlevler"i sağlıklı olarak değerlendiriyordu. Baba ailedeki tüm işlevleri sağlıklı olarak değerlendirmişti.
Bayan E. "roller" dışındaki aile işlevlerini sağlıklı olarak değerlendirirken, "roller"de sağlıksızlığa doğru bir gidiş olduğu dikkat çekiyordu. Abla ise "gereken ilgiyi gösterme" dışında tüm işlevleri sağlıklı olarak değerlendiriyordu. Bayan P. ise "duygusal tepki verme" dışında tüm işlevleri sağlıklı olarak değerlendirirken, "duygusal tepki verme"de sağlıksızlığa doğru bir gidiş tanımlıyordu.


Tartışma

Anoreksiya Nervoza'nın Batı toplumlarında da giderek yaygınlaşması etiyolojiye dönük tartışmalara hız kazandıracak, biyolojik alandan sosyo-kültürel alana doğru giden bir yön değişimine öncülük edecek gibi görünmektedir.
Anoreksiya Nervoza'da biyolojik indirgemeci eğilimin karşısına diyalektik bir perspektifte algılanması gereken biyo-psikososyal yaklaşımın konması gerekliliği giderek kendini daha fazla göstermektedir. Japonya'da 10505 yeme bozukluğu olgusunu kapsayan epidemiolojik araştırmanın bulguları, yeme bozukluklarında görülen artışın Japon toplumsal sistemindeki hızlı değişimlerin, batılılaşma ve endüstrileşmede gözlenen artış, buna bağlı olarak aile yapısında görülen çözülme, sosyal destek sistemlerindeki yetersizlik ve Japon ahlak sistemindeki değişimler ile ilişkili olduğunu göstermiştir (Yasuhara ve ark. 2002). Bu gelişme, Anoreksiya Nervoza'nın düşük sosyoekonomik düzeye sahip bireyler ya da topluluklarda görülme sıklığını artırmaktadır. Bizim olgularımız da düşük sosyoekonomik düzeye sahip kırsal kesimde yaşamını sürdüren bireylerdir. Diğer önemli bir bulgu da Anoreksiya Nervoza'nın Blumia Nervoza'ya göre daha küçük yaşlarda görülmesine rağmen her iki alt grupta da 20 ve üstü yaşlardaki olgularda hastalık sürelerinin uzun olmasıdır. Bu da kronikleşmeye vurgu yapmakta, kronikleşme ile psikososyal etkenlerin sürekliliği arasındaki ilişkiye dikkati çekmektedir.
Anoreksiya Nervoza'nın tanısı konusunda klinisyenler arasında büyük bir görüş ayrılığı olmamasına karşın etiyoloji ve tedaviye ilişkin tartışmalar sürmektedir (Gürdal 1999). Etiyolojide psikopatolojik tezler ve sosyokültürel açıklamalar giderek önem kazanmaktadır. Bunun yanında genetik çalışmalar da etiyolojik tartışmalara ışık tutmaya başlamıştır. Bizim olgularımızda aile içi sorunların olması, ana-baba tutumlarındaki koruyuculuk ve kollayıcılık, bunun yanında yeme davranışına yönelik müdahale ve sürdürülen kontrol ile ilgili bulgular aile dinamiklerine dikkati çekmektedir. Aile içi dinamiklere bağlı olarak ayrışma, bireyleşme ve otonomi kazanma sürecindeki yetersizlik, büyümeye, kadın olmaya, cinselliğe, gebe kalmaya ilişkin korkuların ve erişkin sorumluluğunu almama çabasının gelişmesine katkıda bulunmuş olabilir. Ana baba tutumlarının beden imajı, cinsellik ve kadın olma ile ilgili işlevsel olmayan inançların oluşmasına katkıda bulunduğu düşünülebilir. Özellikle 2. olguda çevreden edinilen bilgiler sonucu yanlış öğrenmelerin bozukluğun oluşması ve sürmesinde etkili olduğu düşünülebilir. Kardeşler arasındaki rekabetin, buna bağlı olarak ana baba tutumlarındaki tutarsızlığın anorektik olmayan kardeşte de bozukluğun başlamasını tetiklediği, ayrıca kızgınlık, baskı ve aşırı kontrol gibi olumsuz nitelikte de olsa gösterilen ilginin zayıf kalma çabalarını pekiştirdiği akla gelmektedir. Olgularımızda dikkat çeken, benzer psiko-sosyal süreçler yaşanmasına, benzer belirtiler ortaya çıkmasına karşın farklı bilgi işleme süreçlerinin varlığı ve buna bağlı farklı klinik özelliklerin görülmesidir. Her iki kardeşin tutum ve davranışları, dinsel eğilimleri ve ev içi ortamı değerlendirme biçimlerindeki farklılıklar, çarpık algılama ve yorumlamalarda gözlenen farklılıkları açıklayabilir.
Aile işlevlerini değerlendirmede baba dışında ailedeki diğer bireyler bazı alt ölçeklerde sağlıksız değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bayan P. "duygusal tepki verme"de sağlıksızlık tanımlarken Bayan E. ise daha çok aile içi "roller"i sağlıksız olarak algılamıştır. Bu bulgu da anne-babanın çocukları "sahiplenme" biçimlerinin ve tutumlarındaki tutarsızlığın yansıması olarak değerlendirilebilir. Anne ve abla da "gereken ilgiyi gösterme"de sağlıksızlık tanımlayarak bir anlamda gösterilen ve algılanan ilgi farklılığına işaret etmişlerdir.
Anoreksiya Nervoza'nın oluşumunda kontrol kaybı ile ilgili temel inançların önemli bir rolünün olduğu, bu inançların kontrolü sağlamak amacıyla bireyin bedenine yönelmesi ve onu kontrol etmeye çabalaması biçiminde bir sonuç doğurduğu, buna bağlı yeme davranışının değiştiği öne sürülmektedir (Fairburn ve ark. 1998). Anoreksiya Nervoza'nın sürekliliği yemek yemeyi aşırı biçimde kontrol etmeye duyulan gereksinim ile ilişkili görünmektedir. Başlangıçta bu "self-kontrolünü" sağlamak için gerekli gibi görünmektedir. Temelde varolan yetersizlik ve mükemmelcilik temel fiziksel süreçlerin bir yansımasıdır (Fairburn ve Cooper 1998). Kontrol etme ve mükemmelcilik gibi temel çarpıtmalar bilgi işleme sürecinin önemli unsurları olmakta, aile içi dinamikleri de etkileyen bilişsel alt yapıyı oluşturmaktadır. Olumsuz beden algısının negatif duygudurum ile ilişkili olduğu da belirtilmiştir. Tüm bunlar hatalı bilgi işleme süreçlerini tetikleyen öğeler olmaktadır. Diğer bir özellik ise beden biçimi ve kilo alma ile ilgili aşırı uyarılmışlığa bağlı abartılı algılamaların ve hatalı yorumların varlığıdır. Ağırlık, yeme ve beden görünümü ile ilgili işlevsel olmayan bu tutum ve çarpık algılamaların "düşünce ile görünümün kaynaşması"nın (tought-shape fusion) bir sonucu olduğu belirtilmektedir (Radomsky ve ark. 2002). Sonuç olarak, sosyo-kültürel etkenlerin doğrudan ve özgün biçimlerde yansıdığı, toplumun en küçük ekonomik birimi olan ailenin dinamiklerindeki değişimler bireylerin bilgi işleme süreçlerini etkilemekte, bilgiyi farklı işlemelerini sağlamakta, bunun sonucunda farklı klinik özellikler gösteren "aynı" psikopatolojinin ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktadır. Bizim olgularımızda anne ve babanın çocukları sahiplenmedeki farklılıkları, buna bağlı olarak kardeşler arasındaki rekabetin farklı alışkanlıklar ve davranış biçimleri geliştirdiğini görebiliriz.
Şişmanlama korkusunun ve beden algısındaki bozukluğun değil, bu otomatik düşünceleri açığa çıkaran temel bilişsel yapının ve hatalı bilgi işleme süreçlerinin tanısal değerinin daha yüksek olduğu, bu bilişsel temelin her zaman kendisini beden algısında bozukluk ya da kilo alma korkusu olarak göstermeyeceği temelsiz bir iddia sayılmamalıdır. Bunun yanında endüstrileşme ve batılılaşmaya bağlı olarak ortaya çıkan "imgelerin küreselleşmesi"nin, hatalı bilgi işlemenin ve bilişsel çarpıtmaların gelişiminin önemli öğeleri olmayı sürdüreceği de düşünülmelidir. Yeme bozukluklarının, özellikle Anoreksiya Nervoza'nın bir geçiş toplumu bozukluğu olduğu, kültürel değişimin orta yerinde duran krizin insan bedeninde izlenen bir yansıması olduğu ya da özgün bir beden etkinliğine dönüştüğü düşünüldüğünde, genetik ve nörobiyolojik temelleri yanında, ailesel, ruhsal ve sosyo-kültürel yönleri, bilişsel davranışçı temelleri açısından iyi anlaşılmayı ve araştırılmayı hak ettiği görülmektedir. Bu konuda daha geniş olgu serilerine ve kapsamlı araştırmalara gereksinim olduğu açıktır.
Logged

Beden, zihnin hizmetçisidir


Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 835



« Yanıtla #4 : Ocak 04, 2007, 08:35:44 am »

Bir Erkek Anoreksiya Nervoza Olgusu ve Dinamik Açıdan Tartışılması

GİRİŞ


Tüm yeme bozuklukları içinde erkek hastaların oranı %5-15 civarındadır (Carlat ve Camargo 1991, Steiger 1989, Margo 1987, Olivardia ve ark. 1995). Gerçekte bu oran daha yüksek olabilir fakat yeme bozukluklarının kadınlara ve eşcinsel erkeklere özgü bir hastalık olduğu spekülasyonlarından doğan kaygılar, sekonder amenore gibi dikkat çekici bir semptomlarının da olmaması ve doktorların yeme bozukluklarının kadınlara özgü bir hastalık olduğu şeklindeki yanlış bilgileri erkeklerde daha düşük prevelansta bildirilmesine ve erkeklerin başvuruda isteksiz davranmasına neden oluyor olabilir (Olivardia ve ark. 1995). Hastalığın başlangıcında arkadaşlar, aile üyeleri gibi bazı kişilerden bir eleştiri veya kilo konusunda bir şaka duyma gibi tetikleyici faktörlere sık rastlanır (Carlat ve Camargo 1991, Andersen ve Holman 1997, Ziesat ve Ferguson 1984). Erkeklerde premorbid obesite oranı bayanlardan daha yüksektir (Carlat ve Camargo 1991, Margo 1987, Carlat ve ark. 1997) ve %74ü daha önce diyet yapmıştır (Carlat ve ark. 1997). Vücut geliştirenler, güreşçiler, baletler ve jokeyler gibi kilonun önem taşıdığı belirli atletik dallarla uğraşanlarla, görünüşün önemli olduğu meslekler (mankenlik, aktörlük), geleneksel olarak kadınlar tarafından yürütülen meslekler (hemşirelik) ve yemekle ilgili mesleklerle (garsonluk, aşçılık, restoran işletmeciliği) uğraşan erkeklerde yeme bozukluğu daha sık görülmektedir (Carlat ve ark. 1997).

Yeme bozukluğu olan hastalarda eşcinselliğin yaygın olduğuna dair pek çok araştırma vardır (Carlat ve Camargo 1991, Steiger 1989, Herzog ve ark. 1984, Hamlett ve Curry 1990). Eşcinsel erkekler, kadınlara benzer şekilde vücutlarından heteroseksüel erkeklere göre daha fazla şikayet ederler ve benlik saygısı açısından fiziksel görünüm eşcinsel hastalar için daha önemlidir. Heteroseksüel erkekler, eşcinsel erkeklere kıyasla kilo açısından belirgin olarak daha ağırdır. Eşcinsel erkekler kendilerine daha zayıf idoller seçerler. Bu da eşcinselleri yeme bozukluğu açısından riskli gruba sokuyor olabilir. Eşcinselliğe ek olarak biseksüalite bulimik hastalarda sıkken, aseksüaliteye daha çok anorektiklerde ve başka türlü adlandırılamayan yeme bozukluklarında rastlanmıştır (Carlat ve ark. 1997).

Birliktelik gösteren psikiyatrik hastalık olarak majör depresyon ve anksiyete bozuklukları (Carlat ve ark. 1997) ile özellikle bulimik hastalarda madde kötü kullanımı sıktır (Carlat ve Camargo 1991, Olivardia ve ark. 1995, Andersen ve Holman 1997). Özellikle B grubundan antisosyal, narsisistik ve sınırda kişilik bozukluklarına erkek bulimiklerde sık rastlanırken, anorektik hastalarda kişilik özellikleri A, B, C grubuna eşit olarak dağılmıştır (Carlat ve ark. 1997). Erkek bulimiklerde sosyal sapkınlık, impulsivite ve affektif instabilite mevcuttur (Carlat ve Camargo 1991). Tipik bir anorektik erkek; aşırı hassas, suçluluk ve yetersizlik duygularına yatkın olarak tanımlanmıştır (Steiger 1989).

Aile dinamikleri açısından baktığımızda da kadın ve erkek hastalar arasındaki benzerlik göze çarpmaktadır. Klinik yayınlarda anorektik ergen (veya pubertal) erkeklerle babası ve babasının temsil ettiği erkeksiliğin rol modeli arasındaki ilişkiye dikkat çekilmiştir. Bazı yayınlar aşırı çelişkili ve zayıf baba-oğul ilişkilerinden bahsetse de, daha tipik olan oğlundan psikolojik anlamda uzak olan babadır. Anorektik erkeklerin babaları erkeksiliğin güçlü kültürel imajlarına (hatta belki sterotiplerine) uymaktadır ve bu, alkol kullanımı gibi erkeksiliğe eşlik eden daha olumsuz davranışları da kapsar (Hamlett ve Curry 1990). Babaların ilgi eksikliğine zıt olacak şekilde, anorektik erkeklerin anneleri klinik yayınlarda çoğunlukla "aşırı ilgili, aşırı korumacı ve aşırı bağımlı" olarak tanımlanmaktadır. Ayrılma zorlukları ve aşırı çelişkili ilişkiler içinde sınırların olmamasına dikkat çekilmiştir (Hamlett ve Curry 1990). Bulimiklerin aileleri; desteklemeyen, kaotik ve sır saklamaya eğilimli ailelerdir (Carlat ve Camargo 1991). Klinik görünüm açısından kadınlarla tek fark erkeklerin kilo verme konusunda daha az dikkatli olmaları, üretik, laksatif ve diyet tabletlerini kullanmaları ve hastalıkları sırasında daha fazla kilo oynamaları olmasıdır (Carlat ve Camargo 1991). Erkekler daha hiperaktiftir ve sporla obsesif olarak ilgilenirler (Steiger 1989, Margo 1987).

Bu olgu sunumunda bir erkek anoreksiya nervoza vakası, hastalık öyküsü ve özgeçmiş bilgileri çerçevesinde ele alınmakta ve dinamik kuramlar çerçevesinde tartışılmaktadır.


OLGU SUNUMU

K. A., 21 yaşında, erkek, bekar. Açık Öğretim Üniversitesi İşletme Fakültesinde öğrenci, 1 sene önce 2 senelik Turizm Otelcilik yüksek okulundan mezun olmuş. Şu anda küçük bir şehirde ailesiyle birlikte yaşıyor ve kalorifer-su tesisatçısı olarak çalışıyor.

Kliniğimize babası refakatinde, kola bağımlılığı ve diyetinin düzeyini ayarlayamama şikayetleri ile başvurdu. Başvurduğunda ağırlığı 55 kg, boyu 1.74 m olan hasta kendini bu kilodayken biraz zayıf buluyor ve hedefini 59 kilo olup o kiloyu korumak olarak belirliyordu. Liseden mezun oluncaya kadar küçük şehirde ailesinin yanında okuyan hasta, sonra büyük bir şehre Turizm Otelcilik okumaya gitmiş. Orada yurtta kalırken çevresindeki insanların kendisinden daha zayıf olduğunu fark etmesi (1.74 m boy, 65 kg.) ve özellikle yüzünün çok şişman olduğunu düşünmesi nedeniyle diyete başlamış. Ailesinin yanına dönünceye kadar geçen 2 yıl içinde 51 kiloya kadar düşmüş. Ailesinin yanına döndüğünde bayılması üzerine dahiliye kliniğinde yatarak organik tetkikleri yapılmış ve psikiyatriye yönlendirilmiş. Hastanede başlayan indüklenmiş kusmaları eve çıkınca da devam etmiş. Günde 3 litreye yakın kola tüketiyormuş. Ailesi ise en çok son dönemlerde artan yalancılığından, diğer aile üyeleriyle birlikte yemek yememesinden ve aşırı kola tüketiminden şikayetçiydi.

Özgeçmiş

Doğum ve ilk çocukluk dönemi: 1980 yılında, istenen ve tasarlanan bir gebelik ve komplikasyonsuz bir normal doğum sonrasında dünyaya gelmiş. Anne sütü almasını engelleyen herhangi bir durum olmamış fakat ne kadar anne sütü aldığını bilmiyor. İlk 4-5 ay zayıf bir çocuk olduğunu, daha sonra kilo aldığını ifade ediyor. Anne yoksunluğu hiç olmamış ve annesi çok fazla üzerine düşermiş. Tuvalet eğitimi annesi tarafından 3.5-4 yaşlarında verilmiş. Mental ve motor gelişimi zamanında olmuş. 5-6 yaşında ateşli bir hastalık geçirmiş ve bu nedenle sol kulağında işitme kaybı var. Annesi hastanın çocukluk dönemini tanımlarken: "İçin için ağlayan bir çocuktu, ağlarken bile gözyaşı akmazdı" diye tanımlıyor.

Okul çağı ve ergenlik dönemi: İlkokula 7 yaşında başlamış. Ayrılma güçlüğü ilk birkaç hafta sürmüş. Okuldaki arkadaşlarıyla arası iyiymiş ve daha çok grup içinde oynanan oyunları tercih edermiş. İlkokul, ortaokul ve liseyi küçük şehirde okuyup bitirmiş. Eğitim hayatı boyunca hiç sınıfta kalmamış. O dönemde hayalinde Beden Eğitimi öğretmeni olmak varmış.

3 yıl önce Turizm Otelcilik Yüksek Okulunda okumak için büyük şehre gitmiş ve orada bir yurtta kalmaya başlamış. Özellikle ilk birkaç hafta alışma zorluğu çektiğini, bu yüzden sık sık ağladığını ve ailesini çok sık olarak aradığını söylüyor. Daha sonra oradaki hayata ve arkadaş ortamına alışmış. Hem bir otelde garsonluk yapıyor, hem de derslere giriyormuş. Bu dönemde içki içmeye başlamış. Babası ara ara gelip gittiğinde hastanın hayat tarzını görüp beğenmediği için ve özellikle de içki içmeye başladığını öğrendiği için bir süre sonra ailesinin yanına tekrar dönmesi için baskı yapmaya başlamış. Bu dönemde çok fazla sıkıntı yaşadığını, bir yandan ailesini kırmak istemediği, bir yandan da büyük şehirdeki hayatını sevdiği için bir türlü ne yapacağına karar veremediğini söylüyor. O dönem bir süredir dengede tutabildiği diyetinde kontrolü kaybedip son 2-3 ayda 51 kiloya düştüğünü söylüyor. Ailesinin yanına dönerken 2-3 ay küçük şehirde kalıp tekrar büyük şehre dönmeyi planlıyormuş fakat zamanla babasıyla daha çok iş almaya başlamışlar, derken aylar geçmiş ve bu fikirden soğumuş.

Cinsel gelişim: Cinsel konulardaki ilk bilgilerini ilkokul çağlarında arkadaşlarından almış. 8 yaşında sünnet olmuş, şaşırdığını ifade ediyor. İlk platonik aşkını 12 yaşında yaşamış. İlk masturbasyonunu lise sondayken yapmış, televizyondan öğrendiğini ifade ediyor. İlk kız arkadaşı 15-16 yaşındayken olmuş. Bu kız arkadaşıyla cinsel ilişkiye girmiş. İlk cinsel ilişkisinde her iki tarafın da korku hissettiğini, daha sonra rahatladıklarını söylüyor. Bu yaşına kadar toplam 8 tane kız arkadaşı olmuş ve hemen hepsiyle cinsel deneyim yaşamış. Şu anki kız arkadaşıyla da koitus yaşıyor ve cinselliği genel anlamda herkes için gerekli olan bir şey olarak tanımlıyor. Fakat hayatında çok da önemli bir yer kaplamadığını, olmasa da aramayacağını ekliyor.

Alışkanlıkları: Günde yarım paket sigara ve 2-3 litre kola içiyor

Gelişimsel ve sosyal öykü
Baba 42 yaşında, üniversite mezunu ve tekniker. Şu anda hastamızla birlikte su tesisatı ve kalorifercilikle uğraşıyor. Hasta babasını çocuklarıyla ilişkisi iyi olan, arkadaş canlısı, zeki biri olarak tanımlıyor. Kumar alışkanlığı var. Bu yüzden evde annesiyle babası arasında sık sık kavgalar çıkarmış. Kavgalarda çoğunlukla anne bağırır, baba susar ve ağlarmış. Babası hastamıza karşı hiç sesini yükseltmezmiş. Yeme konusunda da annesi kadar zorlayıcı değil, daha yumuşak bir tarzı varmış.

Anne 39 yaşında, ortaokul mezunu ve ev hanımı. Hasta annesini otoriter, iyi kalpli, yardım sever biri olarak tanımlıyor. Aile içinde genelde kararları anne alırmış ve bu kararlara herkesin uymasını istermiş. Hastamız ortaokul yıllarına kadar annesinin kendisini dövdüğünü söylüyor. İstediği gibi davrandığında annesinin de iyi olduğunu, aksi taktirde çok baskı yaptığını ifade ediyor. Özellikle yeme konusunda çok zorlayıcı davranıyormuş.

Ağabey kendisinden 2 yaş büyük. Lise mezunu ve küçük şehirden hiç ayrılmamış. Babanın yanında çalışıyor. 3 ay önce annesinin seçtiği kapalı bir bayanla evlenmiş ve aynı evin bir diğer katında oturmaya başlamışlar. Hastanın kendisinden 2 yaş küçük, lise öğrencisi olan bir kız kardeşi var. Annesinin kız kardeşine dini konularda çok baskı yaptığını söylüyor.

Genel olarak aile ilişkilerini tanımlamasını istediğimizde şöyle diyor: " Çok sıkı, her türlü sorunumuz konuşulur. Kimsenin bir gizlisi yoktur. Özellikle akşam yemeklerinde annem hep bir arada oturmamızı ister çünkü tüm tartışmalar, konuşmalar akşam yemeklerinde yapılır. Yemekten kalkınca konu hemen kapatılır. Annemle ve babamla fikir uyuşmazlığım genelde olmaz, olsa bile onların fikirlerini (mecbur) kabul ederim. Çünkü evde huzursuzluk çıksın istemiyorum".

Fizik muayenesi ve laboratuar bulguları


Submandibular tükrük bezleri hipertrofik. Ellerinde periferik siyanoz var ve cildi çok kuru. Tam kan sayımı, biyokimya, tiroid fonksiyon testleri Hepatit markerları, idrar tahlili önarka akciğer grafisi ve EKGsi olağan. Endoskopisinde gastrit bulguları mevcuttu.


Psikiyatrik muayene

Kendine bakımı iyi, kıyafeti sosyoekonomik durumuyla uyumlu. Zayıf ve bitkin görünümde. Kadınsı bir izlenim bırakıyor. Görüşmecinin sorularına kısa ama yeterli cevaplar veriyor fakat soru sorulmadığı zaman konuşmuyor. Davranış ve psikomotor aktivite olağan. Bilinci açık, koopere. Yer, zaman, kişi yönelimi var. Anlık, çok yakın, yakın ve uzak bellek olağan. İstemli ve spontan dikkat olağan. Okuma ve yazma kapasitesi, görsel uzamsal yeterlilik, soyutlama, genel bilgi ve zeka düzeyi kabaca olağan. Beden algı bozukluğu var (Öyküden; kilosu normal olduğu halde kilolu olduğunu düşünmesi ve yüzünün şişman olduğunu düşünmesi). Düşünce yapısı ikincil. Akışında patoloji yok. İçeriğinde yemekle ve diyetle aşırı uğraş var. Sakin, monoton, biraz kısık sesli bir konuşma tarzı var. Duygudurumu ötimik. Duygulanımı normal aralıkta, dengeli ve uygun. Hastalığının kola bağımlılığı olduğunu düşünüyor. Bu açıdan ve diyetinin ayarlanması açısından yardım istiyor. İmpuls kontrolü 3-4 ay öncesine kadar olan tıkınırcasına yemeleri dışında doğal.

Tanı ve ayırıcı tanı

Hastada bu öykü ve psikiyatrik muayeneye dayanarak anoreksiya nervoza-karma alt tip tanısını koyduk. Hastalığı ilk başta kısıtlı alt tip şeklinde başlamıştı fakat hastane tedavisi ve ailenin baskıcı tutumu sonrasında tıkınırcasına yeme/çıkarma alt tipine dönüşmüştü. Son 3-4 aydır aile artık baskı yapmadığı için tekrar kısıtlı alt tipe dönüşmüştü. Tek bir kısıtlı alt tip atağının olması bile hastada bulimia nervoza tanısını ekarte ettirmektedir. Ayırıcı tanıda düşünülmesi gereken, kilo kaybının eşlik edebileceği diğer psikiyatrik hastalıklara (depresyon, OKB, psikoz) ve organik patoloji ve madde kullanımına dair herhangi bir bulgu yoktur.


Sağaltım ve klinik izlem

Hasta kliniğe anoreksia nervosa ön tanısı ile yatırıldı ve ilaçsız izleme alındı. Bireysel terapilerde yeme bozukluğunun altında yatan olası nedenler konusunda içgörü kazandırılmaya çalışıldı. Özellikle ailesiyle ilişkisindeki sorunlar, ailesine karşı takındığı "herşeyi kabullenici tutum", bu tutumun altında yatan korkular, sözelleştirmekte zorlandığı öfke, aileye karşı takınabileceği daha sağlıklı bir tutum gibi konular üzerinde duruldu. Grup terapisinde çoğunlukla sessiz kaldığı ve sadece kendisine soru sorulduğunda yüzeysel ve kısa cevaplar verdiği gözlendi. Yatışının başında hastalık ve özgeçmiş bilgilerini almak, yatışın sonunda hastalık hakkında psikoeğitim vermek amacıyla aileyle toplam 2 görüşme yapıldı. Hasta 6 haftalık yatarak tedavi sonucunda 59 kilo olarak taburcu edildi. Herhangi bir ilaç önerisinde bulunulmadı.

ANALİTİK KURAMLAR ÇERÇEVESİNDE TARTIŞMA

Hastanın aile yapısına baktığımızda aile bağlarının sıkı olduğunu ve aşırı koruyucu, çelişkiye ve değişime izin vermeyen kapalı bir ailesinin olduğunu görmekteyiz. Bu anlamda aile, dinamik yönelimli yazarların (Hamlett ve Curry 1990) girici, özel yaşam sınırlarına izin vermeyen olarak tanımladığı tipik anorektik ailesine uymaktadır. Akşam yemeklerinin hastanın ailesinde çok önemli sembolik bir anlamı vardır: Tüm ailevi konuların konuşulduğu, tüm tartışmaların yapıldığı bir ortamdır. Hasta ailesiyle oturup, tartışmalarla adeta "zehir" edilmiş bu yemeği yemeyi reddederek, gerçek anlamda karşı çıkmasına izin verilmeyen aile normlarına sembolik olarak karşı çıkıyor olabilir.

Baba, hastanın tanımıyla "arkadaş canlısı, çocuklarıyla ilişkisi iyi olan, zeki" biri olarak tanımlanmaktadır. Fakat kumar alışkanlığının olması, ailede sözünün pek geçmemesi ve tartışmalarda anne bağırırken karşısında ağlaması gibi özellikleri olması bir erkek çocuğun erken cinsiyet ve ego kimliğini geliştirebileceği iyi bir özdeşim nesnesi olmayabileceğini düşündürmektedir. Ergenlikte yeniden alevlenen Ödipal çatışma sonucunda ensest korkusuyla karşı cins ebeveyne duyulan cinsel istekler yadsınır ve bastırılır ve hem cins ebeveyne özdeşim amacıyla yönelme ihtiyacı doğar. Babanın iyi bir özdeşim nesnesi olmaması hastada cinsel rol tanımında güçlükler ve eşcinsel eğilimli olma korkusu yaratmış olabilir. Hastada muhafazakar bir yere göre erken yaşta başladığını söyleyebileceğimiz bir cinsel gelişim öyküsü ve zaman zaman çoklu cinsel partner seçiminin olması bu eşcinsel eğilimli olma korkusuna kompansatuar heteroseksüel ilgi ve davranışı açıklıyor olabilir.

Anne; "otoriter, yardımsever, iyi kalpli", istendiği gibi davranıldığında iyi, aksi takdirde baskıcı biri olarak tanımlanmaktadır. Öyküden alındığı kadarıyla annenin ailede otorite figürü rolü oynadığını görmekteyiz. Annenin istediği şey yapıldığında iyi, yapılmadığında baskıcı bir tutum sergilemesi hastada "yalancı kendilik" gelişmesine neden olmuş olabilir. Annenin hastamızı "ağlarken bile gözyaşı akmayan bir çocuk" olarak tanımlaması bu anlamda ilginçtir. Annenin hastamızı ortaokul çağına kadar sık sık dövmesi de özellikle empatik aynalama eksikliğini yansıtıyor ve bu nedenle kendilik bütünlüğünün tam gelişemediği anlamına geliyor olabilir.

Annenin genel tutumunun tüm aile bireyleri için katı aile normlarını uygulamaya çalışan ve büyüme ve bireyselleşmeye izin vermeyen bir tutum olduğunu söyleyebiliriz. Hastanın "mecbur, annemin istediğini yaparım sözünü çok sık kullanması da annenin bu tutumunu yansıtıyor gibi durmaktadır. Hasta aileyi bırakarak başka bir şehre giden, yani bir anlamda ayrılma-bireyleşme için ailede ilk adımı atan kişidir. İlkokula başladığı ilk dönemde yaşadığı ayrılma anksiyetesinin benzerini büyük şehre gidince de yaşaması, ilk birkaç hafta zorluk çekip sık sık ağlayıp devamlı ailesini araması da bu ayrılma güçlüğünü gösteriyor olabilir. Hasta zamanla bir arkadaş çevresi edinmiş ve oradaki yaşam tarzı hoşuna gitmeye başlamıştır. Hastanın öyküsünden diyet yapmaya bu dönemde başladığını öğrenmekteyiz. Bu durumda hasta geç de olsa yaşadığı anneden ayrılma-bireyselleşme aşamasında vücudunu bir geçiş nesnesi olarak kullanmış, hayatında kontrol edebildiği tek araç olarak gördüğü bedenini kullanarak anneden bağımsızlık isteğini dile getirmiş olabilir. Bunun tam tersi bir yorumla da hasta anneden ayrılmak ve bireyleşmekten korktuğu için aşırı kilo kaybıyla annesinin bakımına muhtaç hale gelmeye çalışmış, bu yolla açlık ve yeme ihtiyacının sevgiyle eş anlama geldiği infantil döneme gerileyerek annesinin sevgisini çağırmış ve fiziksel büyümeyi reddetmiş olabilir.

Hastanın adeta bütünleşmiş olduğu annesinden ayrılarak büyük şehre gitmesi ve oradaki yaşıt erkeklerle kendini karşılaştırması sonucunda babayla olan özdeşim eksikliği sonucunda ortaya çıkan bilinçdışı cinsel rol karmaşası alevlenmiş olabilir. Hasta daha erkeksi bir rol için duyulan suçlulukla diyet yapmaya başlamış, açlık yoluyla içindeki anneyi öldürmek ve vücudundaki kadınsı yağlardan kurtulmak amacı taşımış olabilir. Ailesinin yanına dönüşte annesinin onu tekrar yemeye zorlaması ve bu konuda baskı yapması, hastadaki anneye karşı duyduğu oral-sadistik duyguları alevlendirmiş olabilir. "Zehir edilmiş yemekle" erken çocukluk dönemindeki anne özdeşimi birleştirilmiş ve oral-sadistik duyguların etkisiyle de tıkınma-çıkarma epizodları ile anne tasarımı üzerinde tam bir kontrol sağlanmış olabilir. Bu anlamda hastanın yemek reddi, aşırı koruyucu-kollayıcı ve bağımsızlığa-bireyselleşmeye izin vermeyen annenin reddi anlamına geliyor olabilir.

Kültürel anlamda bakıldığında hastanın küçük bir şehirden büyük bir şehre göç etmesi, yeme bozukluğunun başlamasında tetikleyici bir etken olabilir. Hasta yaklaşık 6 ay kadar büyük şehre ve oradaki ortama uyum sağlamaya çalışmış, bu süreç içinde çevresindeki arkadaşlarının kendisinden daha zayıf olduğunu fark etmiş ve diyet yapmaya başlamıştır. Kilo verdikçe yeni hayat tarzına alışmıştır. Bu durumda yemek reddi aile değerlerinden kopuş, geçiş süreci ve yeni bir kültüre uyum sağlama çabaları sırasında ortaya çıkan sıkıntılarla başa çıkmanın maladaptif bir yolu olabilir. Fiziksel kendiliğini mükemmelleştirme girişimi izolasyon ve önyargılarla başa çıkma yöntemi gibi gözükmektedir.

Hastayla yapılan terapilerde özellikle ayrılma-bireyleşme çabası, bu aşamada yaşadığı güçlükler ele alındı. Özellikle bu çaba içinde bir geçiş nesnesi olarak kullandığı bedeni yerine daha uyuma yönelik ve sağlıklı başa çıkma yöntemleri geliştirmesine çalışıldı. Hastanın bundan sonraki tedavisinin de bu yönde ele alınmasının faydalı olacağını düşünmekteyiz.


Türk Psikiyatri Dergisi
Logged

Beden, zihnin hizmetçisidir


Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 835



« Yanıtla #5 : Ocak 05, 2007, 08:13:56 am »

Eylül 2006

     Kronik Kusma Yakınması ile Başvuran Bir Obsesif Kompülsif Bozukluk Olgusu ve Maprotilinle Tedavisi: Bir Olgu Sunumu

     Murat GÜLSÜN, Alper EVRENSEL, Ali DORUK

     GİRİŞ
     Kronik kusma, ayrıca birçok tıp disiplinini ilgilendiren, tanı karmaşalarına neden olabilen bir belirtidir. Bu yönüyle kusma yakınması olan birçok psikiyatri hastası psikiyatri dışı kliniklere başvurabilmekte, bu olgulara girişimsel ve girişimsel olmayan birçok tanı ve tedavi yöntemi uygulanabilmekte, hastanın psikiyatri merkezlerine başvuruları gecikebilmektedir. Vaughan ve Knight bir olgu sunumunda, kendi kendine kusmasını tetikleyerek rahatlama sağlayan bir çocuk hastanın yeme bozukluğu kapsamında değerlendirildiğini, bir psikiyatri merkezinde takip ve tedavi altına alındığını, organisitenin atlanarak hastadaki abdominal kitlenin fark edilemediğini, hastanın tanı ve tedavisinde gecikmeye neden olduğunu bildirmiş, kusma olgularında bütüncül yaklaşımın önemini vurgulamıştır.
     Kusma, genel tıbbi durumun doğrudan bir sonucu olsa bile bazen psikolojik öğeler bu belirtinin süresini ve şiddetini arttırabilmektedir. Hiperemezis Gravidarum bunun en güzel örneklerinden biridir.
     OKBde kompülsif el yıkamaya bağlı ciltte oluşan çatlaklar, bol miktarda sabun tüketimine bağlı dermatitler, obsesif spektrum bozukluklarından trikotilomanide alopesi, kompülsif fırçalamaya bağlı diş eti lezyonları, konstipasyon gibi somatik yakınmalar hastaların ilk başvuru nedeni olabilmektedir. Kirkcaldy, ısrarcı kusma yakınmasının ön planda olduğu, bu nedenle uzun süre farklı disiplinlerce girişimsel tanı yöntemlerinin uygulandığı, tedavi çabalarının yetersiz kaldığı bir obsesif kompülsif bozukluk olgusu bildirmiş, kronik kusmada psikiyatrik değerlendirmenin önemini vurgulamıştır. Bulimiya nervoza, anoreksiya nervoza, psikotik bozukluklar, anksiyete bozuklukları, yapay bozukluk ve somatizasyon bozukluğu gibi birçok psikiyatrik bozuklukta kronik kusma birlikte görülebilmektedir.
     OKB tedavisinde serotonerjik etkili ilaç seçimi önerilmekte, NGI (noradrenalin geri alım inhibitörü)lerine olumlu yanıt ise mutat değildir. Ancak, nöradrenerjik ve serotonerjik sistemin birbiri ile etkileşim içinde olduğu anımsandığında bu yanıt olasılık dışı görünmemektedir. Bu yazıda yedi yıllık bir süreç içinde, kusma nedeniyle psikiyatri dışı kliniklere başvuran, tedavilerden yanıt alamayan bir obsesif kompülsif bozukluk (OKB) olgusu ve bir NGI olan maprotilinle tedaviye verilen dramatik yanıt incelenmiştir.

     OLGU
     Olgu 29 yaşında, yüksekokul mezunu, 6 yıllık evli, bir çocuk babası. Yedi yıl önce ortaya çıkan sıkıntı, sabahları karnında dolgunluk hissi, bulantı, kusma korkusu ve peşinden ortaya çıkan istemsiz kusma yakınması ile hekime başvurmuştur. Olgu, takıntılı tarzda kusma düşünceleri ile yoğun anksiyete yaşamakta ve ardından kusma eylemini gerçekleştirmekte, daha sonra kaygı şiddeti geçici olarak azalmaktaydı.
     Yedi yıllık süreç içinde dâhiliye, gastroenteroloji ve nöroloji uzmanları tarafından değerlendirilmişti. Girişimsel ve girişimsel olmayan birçok tetkik uygulanmış, ancak durumu açıklayan bir patoloji saptanamamıştı. Başvurduğu hekimler tarafından proton pompa inhibitörleri, anti asitler, antibiyotikler ve antiemetik ilaçlar uygulanmasına rağmen tedaviye yanıt alınamamış, ilk görüşmemizden altı ay önce psikiyatri hekimine başvurması önerilmişti. Bir psikiyatrist tarafından değişik zaman ve dozlarda klorpromazin, venlafaksin, mirtazapin, paroksetin tedavileri başlanmış, ancak yakınmalarında gerileme olmamıştı. Hasta kliniğimize başvurduğunda kusma yakınmalarının iyice arttığı, son iki ay içinde 14 kilogram kaybettiği öğrenildi.
     Organik etiyolojinin araştırılması için tam kan, sedimentasyon, açlık kan şekeri, kan elektrolitleri, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, serbest T3, serbest T4, TSH, vitamin B12, folik asit düzeyi, EKG ve EEG tetkikleri istendi. Sistemlerin genel muayenesi ve yapılan tetkiklerde hastanın mevcut durumunu izah eder organik patoloji saptanmadı. İki ay önce yapılan batın ultrasonu, özefagogastroduodenoskopi, beyin tomografisi, batın tomografisi tetkikleri tekrar incelendi. Bu tetkiklerde de dikkate değer patolojik bulgu olmadığı görüldü.
     Ruhsal muayenesinde, sosyabilitesinin soğuk ve uzak olduğu gözlemlendi. Mizacı tedirgindi. Duygulanımı sıkıntı tarzında bozulmuştu. Bilinci açık, yönelimi tam, dikkati normaldi. Bellek ve algı alanında bozulma saptanmadı. Yargılama ve içgörüsünün yeterli olduğu değerlendirildi. Düşünce içeriğinde somatik yakınmaları üzerine yoğunlaşmış, kuşku, simetri, mistik içerikli obsesyonlar dikkati çekmekteydi. Davranış alanında kusma kompülsiyonları dışında kontrol ve düzeltme kompülsiyonları da vardı.
     Olgu, özgeçmişinde kusma yakınması dışında herhangi bir tıbbi veya ruhsal hastalık tanımlamamaktaydı. Şimdiye kadar hiç sigara ve alkol kullanmamıştı. Madde kötüye kullanımı yoktu. Soygeçmişi incelendiğinde annesinin kalp krizi sonucu öldüğü, babasının 71 yaşında olup, 15 yıldır hipertansiyon tanısı ile takip edilmekte olduğu öğrenildi. Ailede ruhsal hastalık öyküsü yoktu. Olgu, iş yaşantısında titiz, istikrarlı ve başarılı biriydi. Kendisini tam bir iş-kolik olarak tanımlıyordu. Evlilik, aile yaşantısı ve çevreyle ilişkilerinde bilinen bir sorun tanımlamıyordu.
     Tanı SCID 1 ve SCID 2 ile konuldu. Eksen 1de Obsesif Kompülsif Bozukluk olarak belirlendi. Eksen 2de obsesif kompülsif kişilikle uyumlu özellikler saptandı. Ayrıca, olguya Yale Brown Obsesyon Kompülsiyon Ölçeği (YBOCS) uygulanarak belirti şiddeti ve dağılımı incelendi.

     TEDAVİ SÜRECİ VE SEYİR
     Hastaya maprotilin tedavisi başlandı. Doz iki hafta içerisinde arttırılarak 150 mg/güne çıkıldı. Tedavinin yirminci gününde belirtiler yatıştı, kilo almaya başladı. Başlangıç Beden Kitle İndeksi (BKİ); 18,44 Kg/m2 olarak belirlenmişti. Birinci ayın sonundaki VKI: 19,95 Kg/m2 olarak ölçüldü. Tedavi süreci içinde belirgin bir yan etki izlenmedi. Hasta tedaviye uyumluydu. Olgu, halen tedavinin sekizinci ayında olup, maprotilin 150 mg/gün ile idame tedavisi sürdürülmektedir. Şimdiye kadar bulantı ve kusmalarında nüks görülmemiştir. Genel durumu iyidir.

     TARTIŞMA
     OKB, farklı belirti kümelerinin ortaya çıkabildiği bir bozukluktur. OKBdeki bu karmaşıklığın tek bir nörotransmiter sistemi ile açıklanması mümkün gözükmese de patofizyolojisini açıklığa kavuşturma çabaları büyük ölçüde serotonin üzerine yoğunlaşmıştır. Güçlü bir serotonin gerialım inhibitörü olan klomipraminin OKBde etkin olduğu bilinmektedir. Öte yandan, serotonin gerialımı üzerinde daha az inhibisyona yol açan ilaçlar (dezipramin, nortriptilin) OKBde etkisiz gibi görünmektedir. Seçici serotonin gerialım inhibitörlerinin (SSGİ) OKBde etkin olduklarının kanıtlanması, anti-obsesif etkinliğin serotonin gerialımı ile ilişkili olduğu hipotezini desteklemektedir. DSM-IV, OKBnin tanı ölçütlerini tanımlamış olsa da bazı yazarlar OKB ile yakın ilişkili olan birçok psikiyatrik bozukluğu obsesif kompülsif spektrum bozuklukları adı altında toplamaktadır.
     Obsesif kompülsif spektrum bozukluklarından biri olan Tourette Sendromunda dopamin disfonksiyonu olduğunu kanıtlayan gözlemler vardır. Alfa2 adrenerjik agonist etkili klonidinin, damar içi yolla verilmesi ile obsesyon ve kompülsiyonlarda belirgin derecede azalma gözlenmiştir. Bu bulgu, OKB patofizyolojisinde nöradrenerjik sistemin de rol oynayabileceğini düşündürmektedir.
     Yeme bozuklukları üzerinde yapılan araştırmalarla elde edilen veriler, OKBde noradrenerjik sistem disfonksiyonun olabileceği düşüncesini doğurmaktadır. Bu öngörü ile paralel olarak, güçlü bir noradrenalin gerialım inhibitörü olan reboksetinle tedavi edilen bulimiya nervoza hastaların % 60ında tedaviye olumlu yanıt alındığı bildirilmiştir. Obsesif kompülsif spektrum bozuklukları kapsamında değerlendirilen anoreksiya ve bulimiya nervozada santral ve periferik noradrenalin aktivitesinde azalma olduğu vurgulanmaktadır. Sıçanlar üzerinde yapılan bir çalışmada; kalori kısıtlamasının santral ve periferik noradrenalin döngüsünü baskıladığı saptanmıştır. Yeme bozukluğu olan bireylerde düşük noradrenalin aktivitesinin yatkınlaştırıcı bir faktör olabileceği belirtilmektedir. Güçlü bir noradrenalin gerialım inhibitörü olan dezipramin, bulimik belirtiler üzerine en etkili ilaç olarak gösterilmektedir.
     OKBnin nörobiyolojik temellerini yeterince açıklayabilen tutarlı bir nörotransmiter disfonksiyonu tanımlanmamıştır. OKB olgularının %40-60 kadarı klomipramin veya SSGİ tedavisine yanıt vermemektedir. OKB patofizyolojisinde serotoninin önemli bir rolü olsa da bu bulgu, farklı klinik görünümdeki OKB olgularında patofizyolojik süreçlerin farklı olduğunu düşündürmektedir.
     Makaleye konu olan OKB olgusunda kusma kompülsiyonu psikiyatri dışı kliniklere ilk başvuru nedeni olmuştur. OKB ile ilgili tedavi kılavuzlarında ilk seçenek ilaçlar serotonin geri alım inhibitörleri olsa da sunulan olguda daha önce serotonin üzerinden etkili ilaçların denenmiş ve yanıt alınamamış olması, ayrıca yeme davranışı ve iştah üzerindeki etkin rolü nedeni ile tedavide bir noradrenalin gerialım inhibitörü olan maprotilin seçilmiştir.
     Maprotilin, noradrenalin yanında dopamin reseptörlerini de bloke etmektedir. Sunulan olguda ortaya çıkan tedavi yanıtı bu etki ile de açıklanabilir. Ancak, maprotilin öncesinde doğrudan dopamin reseptörleri üzerine etkili bir ilaç olan klorpromazin denenmiş ve yanıt alınamamış olması bu olasılığı zayıflatmaktadır.
     Serotonerjik ve noradrenerjik nöronlar arasında etkileşim olduğu bilinmektedir. Serotonin nöronunda sadece presinaptik serotonin reseptörleri değil, aynı zamanda serotonin salınmasını düzenleyen presinaptik noradrenerjik reseptörler de bulunmaktadır. Noradrenerjik nöronlardan noradrenalin salındığında, sadece noradrenerjik nöronlardaki reseptörlere değil serotonin nöronlarındaki reseptörlere doğru da yayılabilir. Noradrenalin, bu reseptörlerden biri olan alfa-1 reseptörleri ile etkileştiğinde serotonin salınmasını arttırabilmektedir. Ayrıca, lokus seruleusdan (locus coeruleus) rafe (raphe) çekirdeğine uzanan yolaktaki serotonerjik hücre gövdelerini uyaran noradrenalin, serotonin salınmasını hızlandırmaktadır. Dolayısıyla maprotilinle elde edilen tedavi yanıtı serotonin üzerinden sağlanmış olabilir. Fakat bu olgunun neden doğrudan serotonin üzerinden etkili ilaçlara değil de noradrenalin aracılığıyla etki oluşturan bir ilaca cevap verdiği net olarak açıklanabilmiş değildir.
     Sonuç olarak bu olgu, obsesif kompülsif bozukluğun mutat olmayan bir tipi olarak değerlendirilmiş, bir NGI olan maprotiline verdiği dramatik yanıt dikkate değer bulunmuştur. Ayrıca, bu olgu sunumu ile tedaviye dirençli ve kronik kusmalarda psikiyatri konsültasyonun gerekliliği vurgulanmıştır.
Logged

Beden, zihnin hizmetçisidir


Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
crea
Moderator
Bilge
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 835



« Yanıtla #6 : Ocak 17, 2007, 08:05:08 am »

Gülay ve Buket: Anoreksiya Nervoza ve Blumiya Nervoza Vakaları


Gülay önümüzdeki yıl üniversiteye gidecek. Derslerinde başarılı, arkadaş çevresinde sevilen bir genç kız. Biraz çekingen, içe dönük bir yanı var. Ancak, kimse onun bir ruhsal bozukluk geçirmekte olduğunu tahmin edemez. Oysa Gülay son altı aydır beden ölçüleriyle hastalıklı derecede fazla ilgileniyor. Neredeyse hiç bir şey yemiyor. Arada, anne ve babasının baskısıyla yemeğe oturmak zorunda kaldığında, yemekten sonra banyoya gidiyor ve parmağını boğazına sokarak yediklerini kusuyor. Giderek zayıflıyor ve daha kötüsü, son aylarda belirgin biçimde zayıflamış olmasına karşın hala şişman olduğuna ve kilo vermesi gerektiğine inanıyor. Bu arada, neredeyse bir yıldır adet görmüyor.
Buket'in sorunu da yemeyle ilgili. Ancak onunki biraz farklı. Zaman zaman gelen şiddetli bir istekle çılgınca bir yeme krizine giriyor. Evde ne bulursa mideye indiriyor. Çikolata, pasta türünden şekerli ve hızlı yenebilen yiyecekleri tercih ediyorsa da, aslında pek seçici davrandığı söylenemez. Kendi deyimiyle yalnızca 'midesinde bir şişkinlik duygusu hissetmek' için yiyor. Tıkınma işi bitince sorunun ikinci aşaması başlıyor. Şiddetli bir pişmanlık duygusu hissetmeye başlıyor ve yediklerini kusmadan rahatlayamıyor. Bu davranışı yüzünden kendini suçluyor, hatta kendinden iğreniyor, ancak ne yeme nöbetlerini ne de kusmaları durdurması mümkün olmuyor.


Anoreksiya Nervoza ve Bulimiya Nervoza

Tıp dilinde Gülay'ın hastalığına 'Anoreksiya Nervoza' deniyor. Buket'in tıkınma-kusma nöbetlerinin adıysa 'Bulimiya Nervoza'. Her iki bozukluk da genellikle ergenlik döneminde ortaya çıkıyor ve kızlarda erkeklere göre on kat daha fazla görülüyor. Anoreksiya Nervoza'nın iki farklı tipi var. Bazı hastalar diyet ve egzersiz yoluyla zayıflamayı benimsiyor. Bir grup hastaysa kusmayı bir zayıflama yöntemi haline getiriyor. Kusan grupta, küçük çaplı hırsızlıkların alışkanlık haline getirilmesi soruna başka bir boyut daha katıyor.
Anoreksiya Nervoza'da, uzun süre aç kalmaya bağlı ağır bir beslenme bozukluğu oluşuyor. Buna bağlı olarak tansiyon düşüyor, kalp atımları yavaşlıyor, cilt kuru ve cansız bir görünüm alıyor, çocuksu ve gelişmemiş bir beden görünümü ortaya çıkıyor. Kansızlık ve elektrolit dengesizlikleri ve aybaşı kanamalarının kesilmesi sık rastlanan diğer önemli sorunlar. Hastalık sırasında yapılan incelemeler beyin dokusunun da hacim olarak bir azalma meydana geldiğini gösteriyor. Ancak bu küçülme kalıcı değil. Hastalığın iyileşmesiyle birlikte beyin dokusu yeniden eski halini alıyor. Öte yandan bazı dönüşsüz durumlar görülebiliyor. Anoreksiya Nervozaya yakalanan yüz kişiden yedisi bu nedenle kaybediliyor.
Her iki bozuklukta da görülen kusma davranışı başlı başına bir sorun oluşturuyor. Kusmaya bağlı olarak asit nitelikteki mide salgısının sık sık ağza gelmesi, diş çürüklerine ve yemek borusunda zedelenmelere yol açıyor. Boğazına parmak sokarak kusan kişilerde, el sırtında bu davranışı ele veren bir nasırlaşma oluşuyor.


Tedavi

Yeme bozukluğu gösteren hastaların tedavisinde ilaçlar ve psikoterapi birarada uygulanıyor. Ağır durumlarda kişinin hastaneye yatırılması az rastlanan bir durum değil. Hastaneye yatırılan anoreksiya nervozalı hastaların yüzde kırkı tam, yüzde otuzuysa tama yakın iyileşiyor. Buna karşın her iki ruhsal bozukluğun da yineleme şansı oldukça yüksek.
Logged

Beden, zihnin hizmetçisidir


Düşünceleri yaratan benim. Olumlu ya da olumsuz, gerekli ya da gereksiz düşünceler üreten benim. Bedeni hareket ettiren, ona can veren benim. Öyleyse ben; düşüncelerden ve bedenden ayrı bir varlık, bir enerjiyim.
cadı_21
Öğrenci
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7