|
Konu Başlığı: YEME BOZUKLUKLARIYLA İLGİLİ BİLGİLENDİRİCİ YAZILAR Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:12:47 pm Yemek Yeme Dürtüsü Bozuklukları
Yemek yeme dürtüsü ile ilgili bozukluklar (kısaca "yeme bozuklukları"), vücut ağırlığı takıntısı, vücudun şekli ile ilgili olumsuz düşünceler ve beraberinde getirdiği duygulanım bozukluklarının olduğu özel bir hastalık grubudur. Bu tür bozukluklar kişinin genel vücut sağlığını etkileyecek kadar güçlü olan hastalıklardır. Anorexia Nervosa (Anoreksiya), Bulimia Nervosa (Bulimiya) ve Sınıflandırılamayan Yeme Bozuklukları olarak ana üç gruba ayrılırlar. Anoreksiya, yemek yemeyi tamamen durdurma, bulimiya aşırı yemek yeme ve sonrasında bu yenilenleri çıkarma girişimleri olarak tarif edilebilir. Sınıflandırılamayan yeme bozuklukları ise aşırı yemek yeme ancak daha sonra bunu çıkarma girişiminde bulunmama, yemeği çiğnedikten sonra yutmadan çıkarma ve diğer normaldışı yemek yeme alışkanlıkarıyla seyreden özel bir yeme bozukluğu türüdür. Yeme bozuklukları toplumda %3-10 arası sıklıkta görülür. Bulimia Nervosa Anoreksiyadan daha sık görülen, bulimiya adı verilen yeme bozukluğunda "tıkınırcasına" ve "boğulurcasına" yemek yeme nöbetleri vardır. Bu nöbetlerde kişi belli bir insanın yiyebileceği miktarın çok daha fazlasını çok daha kısa zamanda yer. Kişi yemek yeme ihtiyacını ve doygunluğunu hissetmez ve denetleyemez. Bulimik kişi bu kadar yemeği istemsiz bir şekilde yedikten sonra kilo alma kaygısına kapılır ve bundan sakınmak için parmaklarını gırtlağına yerleştirerek kusma refleksini başlatır ve midesindekileri boşaltır. Ya da laksatif (dışkıyı yumuşatan ilaçlar), diüretik (sıvı kaybını sağlayan) ya da lavman (bağırsak boşaltıcı) ilaçlarıyla bu gıdaları vücudundan uzaklaştırmaya çalışır. Bazı kişiler de yemek yeme nöbetleri sonrasında uzun bir süre hiç yemek yememe ya da çok ağır egzersizler yapma gibi yollara başvururlar. Bulimiya özellikle kadınlarda ergenlik döneminin başlarında ortaya çıkar. Güzel görünmek için diyet uygulayan genç kız bunu başaramadığında sıkıntıdan kurtulmak için kontrolsüz bir şekilde yemek yer. Daha sonra da yukarıda anlatılan yollardan birine başvurarak bu kalorilerden kurtulmaya çabalar. Bulimiyanın en önemli özelliği bu kontrolsüz yemek yeme ve çıkarma nöbetlerinin tekrarlayıcı ve kronik bir hal almış olmasıdır. Anorexia Nervosa Anoreksiyada kişi yaşı ve boy uzunluğu için olağan sayılan en az kiloda olmaya çalışır, ancak ne kadar kilo verirse versin normal kiloda olduğunu kabul etmez. Anoreksiya hastalığında kişi gıda alımını o kadar uzun bir süre durdurur ki, vücut ağırlığının %20-50 kadarını kaybedebilir. Örnek olarak 60 kilogram olan bir kişi kısa bir sürede 30(!) kiloya düşebilir. Anoreksik olan kişi beklenenin altında bir vücut ağırlığında olmasına karşın şişmanlamaktan aşırı korkar ve kendi vücut biçimini ve ağırlığını algılamada bozukluk vardır. Kilosunun normal veya düşük olduğunu inkar eder. Kendini kendi gözünde değerlendirirken vücut ağırlığı gerekenden çok daha önemli bir yer tutar. Yeme Bozuklukları Kimlerde Daha Sık Görülür? Genç kızlar ve daha az oranda genç erkekler sıklıkla diyet yaparak hayal ettikleri kişinin vücut yapısına kavuşmaya çalışırlar. Bu, erişkinliğe adım atma sürecinde hemen herkesin yaşadığı normal bir durumdur. Ancak bazı risk faktörleri ve özellikle de vücudun görünümü hakkındaki önyargılar güçlü olduğunda vücut imajı yaşamın odak noktası olmaya başlar ve bu da yeme bozuklukları oluşmasına neden olur. İstatistikler yeme bozukluklarının genel olarak kadınlarda daha sık olduğunu göstermektedir. Ancak erkeklerin yeme bozukluklarını daha etkili bir şekilde gizlemeyi başarabilmeleri bu oranlara etki edebilir. Yeme bozukluğu olan kişilerde homoseksüellik, aseksüellik, depresyon, anksiyete (kaygı), kişilik bozuklukları ya da uyuşturucu madde kullanımı daha sık görülmektedir. Vejetaryenler, atletler ve ölümcül kronik hastalığı (kanser gibi) olanlarda da yeme bozukluklarına daha sık rastlanır. Tüm bu risk faktörleriyle yeme bozuklukları arasındaki neden-sonuç ilişkisi tam olarak aydınlatılmış değildir. Altta yatan daha temel bir neden hem yeme bozukluklarına hem de diğer bozukluklara yol açıyor olabilir. Kişilik bozuklukluğu, yeme bozukluğu geliştirme açısından ciddi bir risk faktörüdür. Yeme bozukluğuyla beraber olan kişilik bozuklukları arasında en önemlileri çekingen tip, borderline tip ve narsistik tip kişilik bozukluklarıdır. Çekingen tip kişilik bozukluğunda eleştirilmekten, beğenilmemekten ya da reddedilmekten aşırı korku ve bu nedenle de toplumsal ilişkileri mümkün olduğunca sınırlama söz konusudur. Bu kişiler yeni kişilerle tanışmaktan, kendilerine yeni olan faaliyetlerde bulunmaktan, yeni yerlere gitmekten mümkün olduğunca kaçarlar. Borderline tip kişilik bozukluğunun en temel özellikleri kişilerarası ilişkilerin tutarsız olması, öfkelenme duygusunu kontrol edememe, kendine zarar verici davranışlarda bulunma (aşırı sigara ve alkol kullanma, hızlı araba kullanma, tıkınırcasına yemek yeme gibi), kendini tam olarak algılayamama, yineleyen intihar tehdidleri ya da girişimleridir. Narsistik tip kişilik bozukluğunun en temel özellikleri ise kendisini olduğundan daha üstün ve önemli görme, özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna inanma, toplumda kayırılması gerektiği duygusunu taşıma ve bu yüzden kuralları çiğnemeye eğilim gösterme, gereksiz hak iddia etme, başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını tanıyamama, küstah davranışlar sergilemedir Yeme Bozukluklarının Diğer Nedenleri Kalıtsal faktörler, yetiştirilme özellikleri, kültürel özellikler (toplumun kiloya bakış açısı), biyolojik özellikler (beyin biyokimyasına ait özellikler) kişinin yeme bozukluğu geliştirmesine önemli katkılarda bulunur. Son çalışmalarda A grubu beta hemolitik streptokoklarla oluşan bademcik ve üst solunum yolu enfeksiyonları ve Ebstein Barr virüsüne bağlı gelişen enfeksiyöz mononükleoz ile yeme bozuklukları arasında bir ilişkiden bahsedilmektedir. Yeme Bozukluklarının Sonuçları Bulimik olan kişiler normal kiloda oldukları sürece hayatı tehdit edici sonuçların ortaya çıkma riski düşüktür. Ancak anoreksi ölümle sonuçlanabilen ciddi bir durumdur. Bulimik yeme bozukluğunda diş problemleri, kullanılan ilaçlara bağlı olarak şişkinlik, su tutulması ve vücutta ödemlere (şişlikler) sık rastlanır. Aşırı kusmaya bağlı olarak sıvı ve elektrolit kayıpları, halsizlik, mide problemleri, yemek borusunda aşırı kusmaya bağlı divertikül (fıtıklaşma) ve yara, aşırı ishale bağlı rektumda (kalınbarsağın son kısmı) incelme sık görülür. Anoreksiyada ise durum daha ciddidir ve ölüm riski %4-20 arasındadır. Ölüm, hastalığın yarattığı fiziksel problemlere bağlı olabileceği gibi, beraberinde varolan psikiyatrik bozukluklara bağlı intiharlar sonucunda da oluşabilir. Anoreksik kişilerde kalp hastalıkları, aşırı derecede tansiyon düşüklüğü, kolesterol yükselmesi sık görülür. Kalpte ritm düzensizlikleri ve kalp yetmezliği aşırı boyutlara vardığında ölüme neden olabilir. Anoreksik hastalarda stres hormonlarınındaki artış, östrojen hormonunun azalması ve tiroid hormonu salgısındaki bozukluklar amenore (adet görememe), infertilite (kısırlık), osteoporoz (kemik erimesi) nedeni olabilir. Anoreksik hastalar gebe kaldıklarında da artmış düşük riski, bebeklerinde gelişme geriliği ve anomali riskinde artış ile karşı karşıya kalırlar. Anoreksi uzun süre devam etiğinde beyinde ve sinir sisteminin diğer kısımlarında kalıcı hasarlara neden olabilir. Yeme Bozuklukları Nasıl Tedavi Edilir? Yeme bozuklukları bariz hale geldiğinde kişinin yakınları veya kendisi tedavi için zaten hastaneye başvurur. Ancak böyle bir aşamada tedavi oldukça zor olabilir. Önemli olan yeme bozukluğunun erken tanınması ve tedavi için en erken dönemde başvurulmasıdır. Tedavide ön planda kiloyu normale getirici tedavi uygulanır. Bunun için sıklıkla hastanede yatarak tedavi gerekir. Tedavi dahiliye uzmanı, (kadınlarda) kadın hastalıkları ve doğum uzmanı, psikiyatri uzmanı ve psikolog, gerekli durumlarda genel cerrahi uzmanının (yemek borusu ya da barsaklardaki bozuklukların ameliyatla tedavisi gerektiğinde) bir ekip halinde hareket etmesiyle mümkün olur. Yeme bozuklukları konusunda kişilere düşen görev kendilerinde veya yakınlarından birinde yeme bozukluğuna ait belirtiler gözlediğinde en kısa zamanda tedavi için başvurulmasını sağlamaktır. Dr. Kağan Kocatepe Konu Başlığı: İnce Beden Hastalığı Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:14:12 pm İnce Beden Hastalığı
Sabah saat dokuz kırkbeş. Bir sonraki hastanın gelmesini bekliyorum. Hoş bir sabah, zihnim açık. İkinci görüşme için önümdeki listeye uzanıyorum. Saat onda göreceğim yeni hastanın adının son yirmi yılda giderek yaygınlaşmış, iddialı bir kız adı olduğunu görüyorum. Bu durum genç bir kız ile karşılaşacağımı düşündürtüyor bana. Büyük olasılıkla, yine incecik bir genç kızla görüşme yapacağım. Yemek yemeyi reddeden, ya da yediklerini bir an önce bedeninden uzaklaştırabilmek için kendini tahrip etme pahasına çeşitli yollara başvuran bir genç kız olmalı bu. Özellikle son birkaç yıldır, ne çok genç kız görüyorum bu muayene odasında, diye düşünüyorum, ardından. İnce, kara kuru bedenler, bedenlerinden hoşnut olmayan genç kızlar. Bu hoşnutsuzlukla (evet, bu sözcük çok hafif kalıyor onların bedenleriyle ilişkilerini tanımlamak için) bedenlerini yıkmak amacıyla başvurdukları yollar aklımdan geçiyor: aç kalmak, kusmak, müshil ilaçları, idrar söktürücü ilaçlar kullanmak, çeşitli hormon hapları almak, aşırı egzersiz yapmak, gibi sağlıklarını tehdit eden girişimler& tüm bu umutsuzluk içinde başvurulan yolların kökeninde, gencin bedeniyle ilişkisindeki aksamaların ve durdurulamaz bir biçimde ince bir bedene sahip olma arzusunun yer aldığını, her izlediğim genç kızda tekrar tekrar görüyorum. Bu nedenle, bir süredir bu hastalıkları yeme bozuklukları adıyla değil de, ince beden hastalığı olarak adlandırmak daha anlamlı olur diye düşünüyorum. Zihnimden süratle görüşmenin olası seyri geçiyor: Belki de, genç kızın ailesiyle çatışmaları hemen ilk görüşmede gözler önüne seriliverecek. Belki benimle konuşmayı reddedecek, ailesinin zoruyla buraya gelmiş olmanın öfkesini bana aktarmaya çalışacak, ben ise, onun karşısında değil, onun yanında olduğumu anlatmaya çalışacağım. Kızlarından, arada soluk bile almadan yakınan aileyi çabucak onaylamaya girişmemem genç kızda şaşkınlık uyandıracak, bir kez daha. Bu şaşkınlık onunla ilk ilişkimizin başladığının da bir göstergesi olacak. Sonra onun yaşadığı çaresizliği aileye anlatırken, onu anladığımı fark edecek ya da onu anlayabileceğim olasılığını kabullenecek. Oysa, bu hastalık onu çepeçevre kuşattığında, onu kimsenin anlayamayacağı duygusuyla yapayalnız ve çaresizlik içindeydi. Temel Epidemiyolojik Oranlar ve Sosyokültürel Hipotezler Son yirmi yılda, özellikle genç kızlarda bu hastalığın görülme sıklığının arttığı bilinmektedir. Yeme bozuklukları ülkemizde ve dünyada klinisyenlerin giderek daha çok karşılaştığı bir hastalık grubudur. Yeme bozuklukları % 90-95 oranında kadınlarda görülür. Bununla birlikte erkeklerde görülme sıklığının da artmakta olduğu gözlemlenmektedir. Eşcinsel erkeklerde heteroseksüel erkeklere göre daha yaygın olduğu da eklenmelidir. Yaygınlık oranları, özellikle yöntem farklılıkları nedeniyle, çalışmalar arasında farklılık göstermektedir. Ülkemizde lise öğrencileri üzerinde yapılan bir çalışmada, kızlarda, bulimiya nervozanın % 4.3, anoreksiya nervozanın % 0.3 oranında görüldüğü bildirilmiştir. Bu oranlar birçok yurt dışı çalışmanın verileriyle uyumludur. Özellikle son birkaç yıldır, Japonya'dan Ürdün'e kadar birçok ülkede yeme bozukluklarıyla ilgili çalışmalara rastlanmaktadır. Daha önceki yıllarda yapılan çalışmalarda, yeme bozuklukları toplum içi yaygınlığının (prevalansının) endüstrileşmiş ülkelerde diğer ülkelere göre daha yüksek bulunması bu patolojide sosyokültürel etkenlerin yerinin sorgulanmasına yol açmıştır. Ayrıca, batılı araştırmacılar bu ülkelerde daha çok batılı değerleri benimsemiş sosyal gruplarda yeme patolojisinin görüldüğünü düşünmekte ve bu bozuklukların yalnızca üst ve orta sosyoekonomik grupta görüldüğü hipotezini öne sürmektedirler. Bu yazarlar yeme bozukluklarının kültüre bağlı sendrom (culture bound syndrome) olduğunu düşünmektedirler. Ancak batılı ülkelerde bile farklı sosyal grupların sağlık sistemine ulaşmakta farklılıklar taşıması bu hipotezi tartışmalı kılmaktadır. Kimi araştırmacılar alt sosyoekonomik gruptan kadınlarda da yeme bozukluklarının sık olarak görüldüğünü öne sürmektedir. Ayrıca sağlık sistemine her sosyoekonomik gruptan kişilerin rahatlıkla ulaşabildiği ülkelerden gelen veriler de bu hipotezi doğrulamakta ve sosyoekonomik gruplar arasında yeme bozukluklarının görülme sıklıklarında bir farklılık göstermemektedir. Özellikle son yıllarda yayınlanan çalışmalarda kırsal kesimde de yeme bozuklukları riskinin sanıldığından daha fazla olduğu belirtilmektedir. Endüstrileşmiş ülkelere gelir düzeyi düşük ülkelerden göç eden topluluklar arasında yeme bozuklukları olgularının görüldüğüne dikkati çeken bir başka grup araştırmacı ise, başka bir kültürle karşılaşmanın yeme bozuklukların ortaya çıkışında rol oynadığını öne sürmekte ve bu sendromu kültürel değişime bağlı sendrom (culture change syndrome) olarak tanımlamaktadır. Beden imgesi, beden ağırlığı, yeme alışkanlıkları, diyetlerle ilgili tutum ve davranışların değişmesi ve kültürel karşılaşmaların getirdiği yeni değerlerin bu patoloji üzerine etkileri oldukça dikkat çekicidir. Bir başka görüş ise, hızlı sosyoekonomik değişim gösteren ülkelerde ve bireylerin bir kültürden diğerine hareket ettiği durumlarda yeme bozukluklarının daha çok ortaya çıktığı savıdır. Ülkemizin hızlı sosyokültürel değişim gösteren ve yoğun iç göç yaşanan bir ülke olduğunu göz önünde bulundurursak, yeme bozuklukları sıklığı riskinin artacağını düşünebiliriz. Türkiye'de her ne kadar tüm ülkeyi kapsayan geniş epidemiyolojik araştırmalar bulunmamaktaysa da en azından kültürel açıdan tartışmaların başlatılabileceği çalışmalara rastlanmaktadır. Daha çok başvuran hastalar üzerinde yürütülen bu çalışmaları gözden geçirdiğimizde, yeme bozukluklarının yalnızca üst ve orta ekonomik gruplarda değil, tüm sosyoekonomik gruplarda görülebildiğini fark etmekteyiz. Ayrıca, kentsel olduğu kadar kırsal kesimden olguların da yeme bozuklukları semptomları ile başvurdukları görülmektedir. Bu grupları semptomatoloji açısından karşılaştırarak değerlendirdiğimizde temel psikopatolojiye işaret eden belirtilerde bir farklılık görülmezken kültürel karşılaşmaların belirleyebileceği kimi belirtilerde farklılıklar bulunabileceği gözlemlenmektedir. Örneğin, aşırı derecede egzersiz uygulaması ve laksatif kullanımı alt sosyoekonomik gruptan hastalarda rastlanmayan belirtilerdir. Oysa, diğer belirtilerin sosyoekonomik gruplara göre dağılımında farklılık görülmemektedir. Son on yılda, baş döndürücü hızda artan diyet kitapları, dergileri, türleri, gazetelerin özel diyet sayfaları, ekleri; kitapçılarda yalnızca diyetle ilgili yayınların yer aldığı özel bölümler gibi gelişmeler bu konudaki talebin yaygınlığının işaretleri olarak ortaya çıkmaktadır. Belki aynı zamanda bu özel yayın ve vurgular, bir yandan da bu konudaki talebi arttırmaktadır. Günümüzde, diyet teması kadınların kendi aralarındaki konuşmaların önde gelen bir konusudur. Ayrıca, son yıllarda, özellikle büyük kentlerde, ondört - onsekiz yaş grubunda diyet yapmanın yaygınlaşması, genç kızların bedenleriyle kurdukları ilişki üzerine daha kapsamlı bilimsel değerlendirmeleri gerekli kılmaktadır. Ergenlik Değişimleri Yeme bozukluklarının başlangıç yaşının daha çok ergenlik döneminde oluşu ve görülme sıklıklarının ergenlik dönemindeki popülasyonda artış göstermesi; bu hastalıkların ergenlik değişimleri ile birlikte ele alınmasını gündeme getirmektedir. Ergenlik bedensel değişimlerin çok hızlı yaşandığı bir dönemdir. Erişkinliğin eşiğindeki ergen, cinsel kimlik kazanan ve cinsiyeti belirginleşen bedenine uyum sağlamaya ve onu kabullenmeye çalışmaktadır. Bu dönemde ergen hem kendi kimliğine, hem de değişen bedenine onay aramaktadır. Arkadaş çevresinden gelebilecek her tür eleştiriye karşı çok duyarlıdır. Bedenine yönelik en küçük bir eleştiri, özellikle de şişmanladığını ima eden bir söz üzerine ölümcül diyetlere başlayan ergen sayısı hiç de az değildir. Yeme bozuklukları bulunan ergenlerin hastalıklarının genellikle masum görünen bir diyetle başladığı, daha sonra da bu diyetlerin katılaştığı bilinmektedir.Katı diyetler çoğu zaman yemeklerle olan sağlıklı ve hazza dayalı ilişkiyi bozar ve bedene yönelik aşırı uğraşları arttırır. Ergenlik dönemecinde genç, toplumsal onayın yanı sıra, ailesinden de erişkinliğe geçişine dair onay beklemektedir. Bu hem kendi bütünlüğüne, hem de, artık cinsellik kazanmış olan bedenine alacağı bir onaydır. Bu onayı ve desteği bulamayan ergen, çocuksu bedenine dönmek isteyecek ve gelişmekte olan cinsiyeti belirginleşmiş bedenini tahrip etmeye yönelecektir. Beden, bu iç ruhsal çatışmalarının dışa vurum aracı haline gelmiştir. Bu bozukluklar üzerine yazılan bilimsel çalışmalar kadar, yeme bozukluğu olan ergenlerin kendi anlatımları da giderek yaygınlaşmaktadır. İlk ağızdan günceler, tedavi seyrini içeriden anlatan kitaplar, içten, acılı anlatılar; hatta, hastalıklarından tutkuyla söz eden ifadeler: "Anoreksiya, mon amour!". Ülkemizde de, bu konuda dikkati çeken bir örnek yayınlandı: "Bulimia Sokağı". Bu kitabın arka kapağındaki tanıtım paragrafında, hastalık sürecinin özetlendiğini görüyoruz: "İnsanın dış görünümünün, gerçekte kim olduğunun önüne geçtiği günümüz toplumunda, Aylin adlı genç kız, en büyük kusuru olarak gördüğü şişmanlığından kurtularak, içsel boşluğunu doldurmaya çalışır. Toplumun beğeni kalıplarına bedenini sığdırarak, daha önce onunla dalga geçen herkesin saygısını ve sevgisini kazanacağına inanan on altı yaşındaki Aylin, kısa sürede ruhsal ve bedensel açıdan çökmeye başlar. Yediklerini kusarak, topluma ve kendine duyduğu öfkeyi atmaya çalışan Aylin, hızla kilo kaybetmesi sonucunda kendini "Bulimia Sokağı"nda tutsak bulur." Toplumsal Değişimlerin Etkisi Günümüzde genç kızlar giderek kadınlara dayatılan ince beden imgesinin baskısı altında kalmaktadırlar. Bu ince beden imgesine dayalı estetik değerler kadınların bedenleriyle ve beden algılarıyla aşırı derecede uğraşmalarına yol açar. Daha çok batılı diyebileceğimiz değerlerin empoze ettiği beden imgesi, ulaşılmaya çalışılan bir altın standart olmaktadır. Mankenlerin beden ölçülerinin giderek daha da küçülmesi, ülkemizde ve Avrupa'da, neredeyse anorektik görünümde mankenlerin sık sık podyumlarda boy göstermesine yol açmaktadır. Ne yazık ki, bu "sıska" mankenler genç kızlara birer güzellik kültü olarak sunulmaktadır. Kadın bedeninde arzu edilenin incelik, zayıflık benzeri ölçütlerle belirlenir olması, genç kızların kendilerini beden ölçüleriyle değerlendirir ve tanımlar olması sonucunu doğurmaktadır. Yeme bozukluklarının toplum içi görülme yaygınlıklarıyla ilgili yapılan çalışmalarda, bu bozuklukların 60'lı yıllardan sonra giderek arttığı sonucuna varılmıştır. 1960'lardan 70'lere geçerken ideal kadın imgesi de tarihsel bir dönüşüme uğramıştır: İdeal kadın imgesi Marilyn Monroe'dan Twiggy'ye geçmiştir. Öte yandan aynı dönemlerde, kadının toplum içindeki yeri de değişmektedir: Kadın bir yandan çalışma hayatında daha çok yer alırken, evdeki rollerini de sürdürmektedir. Kadınlar giderek evlerinin mahkumu olmaktan kurtulma sürecine girmekte, ama bu arada, bir kısmı da bedenlerinin mahkumu olmaktadır. Batılı değerlerle karşılaşan ve değişmekte olan toplumlarda kadın iki rol arasında bocalamaktadır: "Anne" ("mama"), yani meme taşıyan, besini ve beslenmeyi simgeleyen rol ile "nesne kadın", yani ince bedenli, erotik, baştan çıkarıcı kadın rolü arasında kalmaktadır. 70'li yıllarda tıbbi literatürde bulimiya olguları da sunulmaya başlamıştır. Toplumsal değişmeyle birlikte yeme bozuklukları olguları da artmaktadır: hem ruh sağlığı çalışanlarında bu tür bozuklukları tanıma yönünde bir hassasiyet gelişmekte, hem de bu bozukluklar daha çok kadının ruhsal dünyalarını ve bedenlerini işgal etmektedir. Yeme alışkanlıkları da yalnızca bireysel tercihlere bağlı olarak değişmez: toplumsal ve ekonomik değişimlerin getirdiği birçok yeni olgu bireysel alanda da değişimleri zorunlu kılmaktadır: "Fast-food" yalnızca bir yeme tarzını değil, neredeyse tüm günü biçimlendiren bir yaşama tarzını belirler, keza TV koltuklarına da TV koltuğu tabaklarından yenen özel yemekler eşlik eder: hızla hazırlanan, kolayca yenebilen, çokça tüketilen, bol kalorili gıdalar, bunlar, gün içinde, ağır ağır ve keyifle hazırlanan yemekleri yapmaya zamanı olmayan çalışan anneler için adeta kurtarıcı yemeklerdir. Yemek yemek bir haz ve sosyal etkileşim alanı olmaktan çıkar; hızlı gıda tüketimi olgusuna dönüşür. Sessiz ve sinsice, bulimik atakların, tıkınırcasına yemek yeme ataklarının zemini hazırlanmaktadır. Aile Yapısındaki Değişimler Toplumsal değişmelerle birlikte anne-kız ilişkisi de eskiye göre farklılık göstermektedir: geleneksel değerlere sahip olan ama modern dünyaya da uyum sağlamaya çalışan anne ile tüm bunların ötesine geçerek kendisini gerçekleştirmesi beklenen genç kız. Çoğu zaman annenin ideallerini hayat içinde tamamlaması beklenen genç kız ile bu ideallere göre "kız yetiştirme" misyonu yüklenmiş anne & dolayısıyla ikili mesajlar için verimli bir alan: Otonomi ve bağımlılık. Bu ikili mesajlar genç kız tarafından içselleştirilmektedir. Yetişmekte olan, başka bir deyişle kendi benlik ideallerini oluşturmakta ve bunlar için çabalamakta olan genç kız da bu içselleştirilmiş ikili mesajlarla şekillenir: özellikle, genç kızın yeme tarzını ve bedenle ilişkisini de bu içselleştirilmiş çatışmalı durum belirler. Yetişmekte olan gençler, ailelerinden otonomilerine saygı duyulmasını bekler. Yeme bozuklukları yaşanan ailelerde ebeveynin gencin otonomisine müdahalesi sık gözlenen bir durumdur. Bu ailelerde "ait olma" hissi otonomiden daha çok değer görür ve bireyleşme cesaretlendirilmez. Genç hem bireyleşme mücadelesi vermekte hem de bağımlı olduğu aileden kopmakta zorlanmaktadır. Bu çatışma onu, kontrol edemediği aile ilişkileriyle mücadeleden vazgeçip bu kontrolü bedenine yöneltmeye sürükler. Ailenin ona bıraktığı tek alan olan bedenine yöneltir tüm kontrolünü. Ama bu yönelim artık şiddet taşımaktadır. Kendi bedenine yönelik bir şiddet. Çaresizce bedenini tahrip eder. Adeta haykırmaktadır: "beni (bedenimi) ele geçiremezsiniz, işte, bedenimi kontrol edemezsiniz, kontrol edemediğiniz bana kalan tek alanım bu, bedenimi istediğim gibi kullanırım, üstelik size göstere göstere onu yıkıma uğratırım, ve siz hiçbir şey yapamazsınız, çaresizliğinizle baş başa kalırsınız." Evet, çaresizlik, ellerinde tek kontrol edebildikleri şey olan bedenleriyle dışa vuruyordu. Beden, tahrip edilme pahasına sözün yerine geçiyordu. Sonsöz Saat tam onda kapı çalınıyor. - Buyurun. Kapı açılıyor; kara kuru bedeni, kemikleri çıkmış yüzünde iyice belirginleşmiş kocaman gözleriyle solgun bir genç kız içeriye giriyor. Ve yeni bir ince bedenin öyküsü başlıyor... Alman Hastanesi - Uzm.Dr Ayça Gürdal Konu Başlığı: Yeme Bozuklukları Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:16:02 pm Anoreksiya Nervoza
Kilo alarak, şişmanlamaktan aşırı korkma sonucu, zayıflamak için sürekli çaba göstermeye Anoreksiya Nervoza denir. Bireyin boyu veyaşı arasındaki normal asgari ağırlığının %85'inin altına indirmesi, Anoreksiya Nervoza tanısı koymak için yeterlidir. Dünya Sağlık Örgütü ( WHO ), boy, kilo veyaş arasındaki ideal ölçüyü şöyle tanımlamaktadır : ( ( Boy - 100 ) + ( Yaş / 10 ) ) * 0,8 ( bayanlar için ) * 0,9 ( erkekler için ) Örnek olarak 30 yaşında ve 1.75 boyundaki bir erkeğin ideal kilosu şöyle hesaplanacaktır. = ( ( 175 - 100 ) + ( 30 / 10 ) ) * 0.9 = ( 75 +3 ) * 0.9 = 78 * 0.9 = 70,2 ( 70 kilo 200gram ) Hilde Bruch, son 20 yılda bu konuda ciddi araştırmalar yapmıştır. (1973 - 1978 - 1987 ). Bruch'a göre düşüncelerin sürekli beden ağırlığı ve yiyecekle ilgili olması aslında derinlerde bir " benlik kavramı " bozukluğunun olduğunun geç kalmış bir işaretidir. Anoreksik bireyler güçsüz, etkisiz olduklarına yönelik kesin bir inanç taşırlar. Daha çok kusursuz bir küçük kız imgesiyle kendilerini korumak isterler. Beden, benlikten ayrı ve ebeveyne ait bir parça gibi yaşanır. Özerklik duyguları gelişmemiştir. Beden işlevlerinin denetimi kendilerinde değil"miş gibi" yaşarlar. Anoreksiya Nervozalının çocukluğu da genellikle ebeveynini sürekli hoşnut etmeye çalışan "iyi kız çocuğu" şeklinde geçmiştir. Ergenlik dönemine geldiklerinde , birden inatçı ve olumsuz tavırlar edinmeye başlarlar. Bruch'a göre bunun nedeni bedeniyle yaşadığı kopukluktan kurtularak bedeninin denetimi ele geçirmeye yönelik kendini tedavi etme girişimidir. Böylece Anksiyetesini beden ağırlığının ve yiyeceklerinin denetimine dönüştürmüş olur. Bruch'a göre Anoreksiya Nervoza, bozuk anne - kız ilişkilerinden ve bu ilişkide, çocuğunkinden çok, annenin kendi ihtiyaçlarının ön planda olmasından kaynaklanır. Çocuk anneden kendisine değer veren ve kendi varlığını hissedebileceği karşılıkları alamadığında sağlıklı bir benlik duyusu geliştiremez. Kendisini annenin uzantısı olarak algılar. Anoreksiya Nervoza'ya ilişkin çalışmaların çoğu anne - kız ilişkisi üzerine yapılmıştır. Ratey ve Bemporad ( 1985 ) bazı anoreksik durumların baba - kız ilişkisindeki aksaklıklardan da oluşabileceğini gözlemlemişlerdir. Anoreksiyalı kızların babaları ilgili ve destekleyici görünmekle birlikte kızları kendilerine ihtiyaç duyduğunda onları duygusal yönden yalnız bırakırlar ve kendi veremediklerini kızlarından beklerler. Çoğunlukla mutsuz bir beraberlik yaşayan anne ve baba birbirlerinde bulamadıklarını kızlarından bekleyebilirler. Kızlarını kendi ihtiyaçlarını sağlayan bir self - obje yerine koydukları için çocuğa kendisi olabilme şansını tanımadıklarını söylemiştir. Gabbard 1990, Anoreksiya Nervoza'nın psikodinamiğini şöyle açıklar : 1 - Farklı ve tek olabilmek için çabalamak. 2 - Ebeveynin beklentileri sonucu oluşan yapay benlik duyumunu reddetmeye çalışmak. 3 - Gerçek benliğin belirmeye başlaması. 4 - Bedende somutlaşan içselleştirilmiş düşman anne imgesinin reddedilmesi. 5 - Aşırı isteklere karşı savunma geliştirme. 6 - Kendisinin yerine diğerlerini çaresiz durumda bırakma. Bulimiya Nervoza Bulimiya Nervoza yemek yeme krizleri ve sonunda kusarak mideyi boşaltma çabaları olarak tanımlanır. Beden ağırlığı normale yakın olduğu gibi, aşırı kilo kaybı olan hastalara da rastlanır. Bruch ( 1987 ) Anoreksiya ve Blumiyanın birbirinden farklı durumlar olduğunu söylemiştir. Anoreksik kişilerin katı ve disiplinli , bulimik kişilerinse sorumsuz ve disiplinsiz olduğuna dikkat çekmiştir. Garfinkel ve Ark. 1980 - Hall ve Ark. ( 1984 ) bu görüşü paylaşmayarak anoreksik hastaların en azında %40 - 50'sinde Bulimiya da görülmekte ve pek çok kişinin yaşamı boyu bu iki durum birbirinin yerini alabilmektedir demişlerdir. Bulimiklerin anneleri de çocuklarını kendi uzantıları olarak yaşayan kişilerdir. Hem ebeveynde hem çocukta birbirlerinden ayrılma ile ilgili yoğun güçlükler yaşandığı saptanmıştır. Humphrey ve Stern ( 1988 ) çocuğun gelişim öyküsünde ortak olan yön, çocuğun annesinden kopmasına yardımcı olarak emzik, veya "geçiş nesnesi" denilen battaniye v.s. gibi geçiş nesnelerinden yoksun kalmış olmasıdır. Besin maddesini alma içselleşmiş kötü ya da saldırgan nesne imgesinin içe alınması, besin maddesi atma da bu kötü, saldırgan nesneyi dışarı atma olarak tanımlamışlardır. Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu Başlıca özellikleri, tıkInırcasına yemek yeme nöbetleri ve arkasından kendi kendine kusma, bağırsak yumuşatıcıları olan (laksatifler) ilaçları yanlış kullanma, aç kalma ve aşırı egzersiz yapmadır. (Tıkınma periodu için bakınız Bulimia.) Yemek yeme ve kendini durdurma denetimi bozulmuştur. Çok hızlı yemek yeme, rahatsızlık verene kadar yemek yeme, aç değilken bile büyük miktarda yemek yeme, kişinin ne kadar yediği konusunda utanması nedeniyle yalnız başına yemesi ve sonra da kendini iğrenç,suçlu ve depresif hissetme bulunur. Tanı için belirgin sıkıntı, tıkanırcasına yemek yeme nöbetleri esnasında ve sonrasında suçluluk duyguları ve vücüdün estetiğiyle ilgili kaygılar gerekir. Tıkınma nöbetleri ortalama olarak en az 6 aylık dönemde en az haftada 2 gün ortaya çıkar. Gelecekteki araştırmalar da yemek yeme nöbetlerinin sayısından çok, ortaya çıktığı günleri araştırmaya yönelik olacaktır. Belirtiler sadece Anoreksiya Nervoza'da ortaya çıkmaz. Bazı uygunsuz dengeleyici davranışlar (örneğin ishal olma, aç kalma ya da aşırı egzersiz ) ara sıra ortaya çıkabilir. Ama tıkanırcasına yemenin etkilerine karşı koymak için düzenli olarak uygulanmaz. İlişkili Öncelikler ve Bozukluklar Bazı bireyler depresyon, anksiyete ve bozuk duygudurumla tetiklendiğini bildirmiştir. Diğer bir kısım birey, tıkınırcasına yemek yeme periodunu tetikleyen özel bir başlatıcı bulamamışlardır. Ama aşırı yemek yeme ile gerginlik duygusunun azaldığı belirtilmiştir. Bazı bireyler kendilerini "duygusuz", "boşlukta" hissetme anlarında tıkınırcasına yemek yeme nöbetlerine girdiklerini tanımlamışlardır. Birçok birey bir gün boyunca öğünlerini planlamadan yer. Klinik ortamda bu yeme davranış biçimini gösteren bireylerde değişen derecelerde obezite (fazla yeme - şişmanlık) vardır. Çoğu diyet yapmak için uzun süreli tekrarlayan çabalar gösterirler. Gıda alımını denetleme zorlukları konusunda umutsuzluk hissederler. Bazıları kalori alımını kısıtlarlar ama bazıları diyet yapma çabalarını bırakabilirler. Bu bireyler ortalama bireylerden daha şişmandırlar ve belirgin bir kilo alıp verme dalgalanmsı görülür. Tıkınma yeme bozukluğu olan bireyler yemelerinin ya da kilolarının eşleriyle ve diğer insanlarla ilişkilerini, işlerini ve kendilerini iyi hissetme yetilerinin engellendiğini söylerler. Yeme bozukluğu olmayan bireylerle karşılaştırılınca daha yüksek oranda kendinden nefret etme, iğrenme, depresyon, kaygı, endişe, somatik belirtiler ve kişilerarası duyarlılık bildirirler. Kadınlarda erkekler göre 1.5 kez daha fazla görülür. Toplumlarda % 15 ile % 50 (ortalama % 30) oranında görülmektedir. Başlangıcı geç ergenlik ya da 20'li yaşların başlarında çoğu kez diyet yaparak belirgin kilo verdikten hemen sonradır. Bunun dışında birçok bireyde tıkınırcasına yemek yeme nöbeti yerine aşırı yemek yeme nöbetleri de görülmektedir. Memory Center Konu Başlığı: Yeme Atakları Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:17:11 pm Yeme Atakları
"Sinirlendiğim zaman ya da bir şeyler ters gittiğinde sürekli yeme isteği duyuyorum." Yeme ataklarınız sıkıntınızı azaltıyor ve duygularınızı uyuşturuyor. Yemek yerken kendinizi güvende hissediyor olabilirsiniz. Kendinize şu soruları sorun: Kendimi ne gibi durumlarda güvende ve sakin hissetmeye ihtiyacım var? Hangi durumlarda güçsüzlüğümü kabul etmeliyim? Hangi durumlarda daha güçlü olmaya ihtiyacım var? Örneğin kontrolünüz dışında olmasına rağmen insanları ya da olayları değiştirmeye çalışıyor musunuz? Bu durumlar güçsüzlüğünüzü kabul etmeniz gereken durumlar olabilir. Gücünüzü kullanmanız ve geliştirmeniz gereken fakat sizin ihmal ettiğiniz alanlar var mı? Yaşamınızda daha farklı olmasını istediğiniz şeylerin bir listesini yapın. Bu listede etki edemeyeceğiniz maddeleri çıkarın ve mümkün oldukça listeyi geliştirin. Bitirmeniz gereken işler sıkıntınızı arttıracaktır. Bu gibi durumlarda çalışmak yerine yemek yiyor olabilirsiniz. Bitirmeniz gereken işlerin bir listesini yapın. Küçük bir işi bitirdikten sonra yiyin. Yarım kalmış bir işi tamamlamak gücünüzü hissetmenizi sağlayacaktır. Böylece yiyerek kendinizi güçlü hissetme ihtiyacınız olmayacak. Eğer tamamlamanız gereken çok şey varsa bunları küçük parçalara bölün. Kendinize seçme özgürlüğü verin. Tek bir görevi küçük parçalara ayırıp bitirecek misiniz yoksa birden fazla işinizi aynı anda mı yürüteceksiniz? Siz karar verin. Görevlerinizi bitirdikçe listenizden çıkarın. Bir yeme atağının hemen öncesinde durun ve son bir saat içinde ne yaptınız, ne oldu, ne söylediniz, ne düşündünüz ve hissettiniz yazın. İncinmiş ya da korkmuş olabilirsiniz. Son bir saat içinde olup biten basit bir şey bile olsa sizi incitmiş ya da kötü hissetmenize neden olmuş olabilir. Kendinizi yemek dışında rahatlatan durumları düşünün. Bir arkadaşınızı aramak, müzik dinlemek, kitap vs gibi. Düşünce ve duygularınızı yazın ve daha sonra sesli olarak okuyun. Dinlemeyi öğrenin. Gerçekten acıktığınızda ihtiyaç duyduğunuz kadar yiyin. Genellikle öğünlerde ihtiyacınızdan fazlasını yiyorsunuz. Derin bir nefes alın ve içinize çektiğiniz oksijenin sizi beslediğini düşünün. Dünyada fazlasıyla besin ve bir sonraki öğünde yiyebileceğinizi düşünün ve şimdi kendinizi tutarken bir sonraki öğünü düşünün. Yeme bozukluklarının tedavisinde psikoterapinin çok önemli bir yeri vardır. Size tavsiyem bir an önce bir uzmanla görüşmenizdir. Yeme davranışınız (aşırı yeme atakları ya da kusturma gibi) öncesinde, sırasında ve sonrasındaki duygularınızı belirlemeye çalışın. Davranışınızı değiştirmek için kolayca başarabileceğiniz küçük hedefler belirleyin ve her başarınızda kendinizi ödüllendirin. Bugüne ve yaşamınızdaki olumlu yönlere odaklanın. Yemekle ilgili uğraşlar dışında kendinize zaman ayırın, örneğin yürüyüşlere katılmak, sinemaya gitmek vs gibi. Vücudunuzun nasıl göründüğüyle uğraşmak yerine dans, yoga, yüzme, bisiklete binmek gibi bedensel aktiviler yapın ve bunlardan keyf almaya çalışın. Sıkıntılı zamanlarınızda yemek yiyerek rahatlamaya çalışmak yerine size destek olarak birileriyle konuşun. Başka insanların size ulaşmasını beklemeyin. Çeşitli alanlardaki başarılarınızı kendiniz takdir etmeye çalışın. Öyle ki kilonun başarınızın ölçütü ve değerlendirme aracı olmasın. Başarılarınız, olumlu özellikleriniz ve sizin için değerli olan ilişkilerinizi düşünün. Zayıfladıktan sonrasına ertelediğiniz hedeflerinizi ve uğraşlarınızın neler olduğunu bulun ve bunlara zaman ayırmak için artık beklemeyin. Eski alışkanlıklarınızı bırakmakla ve onlar olmadan yaşamakla ilgili korkularınızı araştırın. Yeni davranışları deneme riskini alın. İnsan olarak haklarınızı tanıyın. Hayır deme, duygu ve düşüncelerinizi ifade etme ve ihtiyaçlarınızın karşılanmasını isteme hakkınız olduğunu bilin. Yaşantılarınızı, duygularınızı, düşüncelerinizi ve ruh dünyanıza dair keşiflerinizi yazdığınız bir günlük tutun. Kendinize karşı dürüst olun ve günlüğünüzü yalnızca siz okuyun. Bu günlük yeme davranışlarınızla ilgili tetikleyici faktörlerin ne olduğunu bulmanızda yardımcı olabilir. Tartının yaşamınızı idare etmesine izin vermeyin. Unutmayın ki tartıdaki rakamlar ne kadar değerli biri olduğunuzu takdir edemez. Tartıyı bir an önce fırlatıp atın. Dr. Mehmet Akif Ersoy Konu Başlığı: Yeme Bozuklukları: İştahsızlık, Oburluk, Kusma Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:19:15 pm İştahsızlık, Oburluk, Kusma...
Yeme Bozuklukları Bir gereksinim olmaktan çok geleneklerin biçimlendirdiği yemek yeme alışkanlığı, hızlı yemek yiyerek, yemek sırasında başka şeylerle ilgilenerek, ya da zamansızlıktan yakınıp geçiştirilerek yeni alışkanlıklara dönüşüyor. çağdaş toplumlarda yeme alışkanlıklarındaki değişimler, yeme bozukluklarına kadar varan birçok sorunu karşımıza çıkarıyor. Yeme bozuklukları iştahsızlık, kusma ve aşırı yeme olarak sıralanıyor. Bilim adamları, bu tür sorunların altında yatan yalnızca toplumsal değil aynca psikolojik ve fiziksel nedenleri de araştırıyorlar. Bir hastanın normal yeme alışkanlığını tekrar kazanabilmesı için farklı bilim dallarından uzmanların birarada çalışması gerekiyor. Bunların içinde beslenme uzmanları, psikologlar, psikiyatristler ve psikofarmakologlar gibi uzmanlar var. Yeme bozukluğunun nasıl başladığı ve ne yöne kayacağı ise kişiye göre değişiyor. Ama hepsi için ortak bir tavırdan bahsedebiliriz: Kendi vücut algılarındaki yanılsama. Yeme Bozukluğu bir tür hastalık. Bu hastalık hem insan bedeniyle hem de yemekle ilgili. Hastalığa yakalananlar, yalnızca aldıkları kalorinin fazlalığından yakındıkları için değil, belli bir düşünceyi saplantı haline getirdikten sonra doğrudan yemekle ilgili sorunlar yaşamaya başladıkları için de yemeyi reddediyorlar. Böyleyken yine de bedenin sahibinin bedenini nasıl algıladığı çok önemli. Alman yazar Schilder insan bedeninin algılanmasını şöyle tanımlıyor: "Zihnimizde oluşan görüntü vücudumuzun resmidir". Son yıllarda ise bu tanım genişletildi. Değişik boyutlarıyla ele alınmaya başlandı. Slade, bedenin görüntüsünün bir algısal bileşenleri bir de tutumsal bileşenleri olduğu görüşünde. Yani kişinin kendi dış görünümü konıısundaki görüşleri her zaman nesnel gerçekleri yansıtmayabiliyor. Bu tanımlamayı, bilim adamları yeme bozuklukları çalışmalarındakine paralel bir düşünce geliştirerek kullanıyorlar. İlk soru şu: Bir insan kendi vücut ölçüleriyle ilgili olarak ne kadar kesin bir tahminde bulunabilir? İkincisi ise: Bireyin kendi vücuduyla ilgili olarak tutumu/hissi nedir? Bu soruların ilkine algısal, ikincisine bilişsel yanıt verilebiliyor. Böylece arada bu paralellik kurulmuş oluyor. Herkesin kendi vücuduyla ilgili iyi ya da kötü bir fikri vardır. Bu, yeme bozukluklarının çıkış noktasını oluşturuyor. Yeme bozukluğunu gösteren kişilerin kendi vücutlarıyla ilgili yanlış bir algıya sahip olmaları asıl sorunu yaratıyor. Ama tabii ki, yalnızca bu değil, bilişsel, duygusal, davranışsal etkenler bireyin kendi vücuduyla ilgili yargısını etkiliyor. Yeme bozuklukları kadınlarda daha çok görülüyor. Bu, biraz da toplumdaki kadın ve güzellik imajlarıyla ilgili. Hergün televizyonlarda, filmlerde ve birçok dergide gördüğümüz kadın imajları; yani bunları izleyen okuyan ve seyreden kadınların kendilerini özdeşleştirdikleri imaj, zayıf kadın. Güzel ve popüler olmak için, ekrandaki kadınlar gibi giyinip ekrandaki kadınlar gibi davranmak için onlara öykünülüyor ve buna belki de zayıflamakla başlanıyor. Hatta, sanki gerçekten farkındalarmış gibi popüler kadınlar, kendi rejim programlarını açıklayarak nasıl zayıfladıklarını anlatırlar. Yine de, yeme bozukluklarının yalnızca böyle bir özentiden kaynaklandığı doğru değil. Sosyal ve psikolojik etkenler kadının vücudunu algılayış seklini değiştiriyorsa, yani vücuduyla ilgili olarak gerçekleri göremiyorsa, yeme bozukluğu başlıyor demektir. Anoreksik Kişiler Yeme bozuklukları içinde belki de en önemlisi anoreksiya nervoza; yani yemekten kaçınma/korkmadır. Hastalığa yakalanan kişi ne kadar aç olsa da yemiyor. Aslında bu pek iradeyle ilgili bir şey değil; çünkü hasta yiyemiyor ve yemekten korkuyor. Bu durum kişinin aynanın karşısına geçince kendini şişman olarak algılaması ve rejim yapmaya karar vermesiyle başlıyor. Aynanın karşısına her geçtiğinde önceleri ne kadar inceldiğinin farkına varabiliyor: vücut ölçüleri daralıyor; ama sonraları aynadan gelen ses hiç değişmiyor: "Daha ince, daha ince". Abartılmış rejimden kaynaklanan aşırı kilo kaybı, çoğunlukla kadınlarda ve az sayıda da erkeklerde görülüyor. Ama bu duruma gelmeden önce bir aşama daha var. Bulimia ve anoreksia arası belirtileri olan bu diğer yeme bozukluğu çok ilerlerse anoreksiyaya doğru ilerliyor. Anoreksikler, kaç kilo olurlarsa olsunlar hep şişman olma korkusuyla yaşıyorlar ve ne kadar zayıfladıklarının asla farkına varmıyorlar. Bu aslında yavaş yavaş gerçekleşen bir intihardan farksız. çünkü bu hastalığa yakalananların % 10 ila 20'si komplikasyonlar yüzünden bu hastalıktan kurtulamadan ölüyor. Anoreksikler mükemmeliyetçidirler ve yaşam standartlarını yüksek tutmaya çalışırlar. Ama bunu aslında kendileri için yapmazlar; bir bakıma başkaları için yaşadıkları söylenebilir; başkalarının gercksinimlerini karşılamak kendi gereksinimlerini karşılamaktan önce gelir. Ayrıca kendileri ve yaşamlarıyla ilgili olarak tek kontrol edebildikleri şeyin yemek ve kilo olduğunu düşünürler. Eğer çevrelerinde olan bitenleri kontrol altına alamıyorlarsa, yemelerini kontrol altına alırlar ve kilo kaybettikçe kendilerini daha güçlü hissederler. Her sabah baskülün ibresinde gördükleri aslında başarıp başaramadıklarıdır. Anoreksikler profesyonel bağlamda bir yardımı da kabul etmezler çünkü bu tür terapilerin onlan yalnızca yemeğe zorlayacağını düşünürler. Ergenlik çağındaki kızların yaklaşık % 1'i bu hastalık sırasında normal kilolarının % 15'ini kaybeder ve buna rağmen hala zayıflamaya devam ederler (ki bu hiç önemsenmeyecek bir oran değildir: 50 kiloysanız kısa bir sürede 42.5 kiloya düşmüşsünüz gibi düşünebilirsiniz). Bu hastalar için güzel yemek tarifleri toplayıp onlardan güzel ve lezzetli yemekler yaparak arkadaşlarına ve ailelerine ziyafet çekmek çok doğaldır; ama ne yazık ki bu ziyafetin etkin bir katılımcısı olmazlar. Her ne kadar hastalık yalnızca bireyin kendiyle ilgiliymiş gibi görünse de, dış etkenler de kişinin hastalığa yakalanmasında etkili olabilir. Ailedeki ya da yakın çevredeki insanların fazla kiloya karşı verdikleri tepkiler bunlardan biridir. örneğin bir annenin kilo ve fıziksel görünüşle ilgili olarak kızının çok üstüne düşmesi onun bir yeme bozukluğu geliştirmesine neden olabilir. Blumikler Blumiya nervoza (kusma hastalığı), bir abur cubur seansından sonra, yani fazla yemekten sonra, kişinin istemediği fazla kalorilerden kurtulmak için kusma yolunu seçtiği bir hastalıktır. Abur cubur yeme seansları kişiye göre değişir. Ancak bir kerede 1000 kaloriden 10 000 kaloriye kadar çıkabilir. Bu kalorilerden kurtulmak İçin hasta ya kusar ya da laksatif kullanır. Bir de, zayıflama hapları alma, aşırı egzersiz yapma ve bu yüzden aşırı yorgun düşme gibi yolları seçenler de vardır. Blumikler de anoreksikler gibi kendilerinin güvenli bir ortamda yaşamadıklarını düşünürler. Yaptıkları herşeyi başkalarını rahat ettirmek için yaparlar ve duygularını sürekli saklarlar. Yemek, bu kişilerin tek güven kaynağıdır. Ayrıca kusma işlemi burada tıpkı ağlama, bağırma ya da öfke duyma gibi, bir tür duyguların dışavurumu olarak da algılanabilir. Bu hastalık bazen rejime başladıktan sonra ortaya çıkabilir. Rejim sırasında örneğin hasta, tatlılara duyduğu aşırı iştahla kendini tutamayıp bunları tüketir sonra pişman olarak kusmayı dener. Yaptığını kendi de anlamlandıramayıp bir içine kapanış yaşayan hasta, bunu başkalarından da gizlemek ister. Bu yüzden aileler, hatta eşler bile yıllarca bu durumdan habersiz kalabilir. Bulumia nervosa'da da zayıflama pek görülmez. Tıpkı anoreksia'da olduğu gibi, bulumia da ergenlik döneminde başlar. Bu durum çoğunlukla kadınlarda görülse de, erkeklerde de rastlanabilir. Kontrolsüz Yeme Kendini kontrol edemeden yeme de bir hastalıktır. Tıpkı bulimia'da olduğu gibi, kontrolsüz yeme seanslarında aşırı kalorili yiyecekler bir defada tüketilir. Ama bu hastalar aldıkları kalorileri vücutlarından atmazlar. Hastalar bu seanslar için kendilerini kontrol edemediklerini söylerler. Ancak kendilerini artık yiyemeyecek kadar rahatsız hissettiklerinde yemeyi keserler. Bu insanlar daha zor kilo verirler ve aşırı şişmandırlar. İşin Kimyası Yeme bozukluklarını başka açılardan da anlamak için bilim adamları, biyokimyasal araştırmalar da yapıyorlar. Daha çok nöroendokrin sistemine (merkezi sinir ve hormon sistemlerinin birleşimi) bakılıyor. Nöroendokrin sistemi fıziksel büyüme ve gelişimi, iştah ve sindirimi, uykuyu, kalp ve böbrek fonksiyonlarını, duyuları, düşünceyi, cinsel fonksiyonları, ve daha birçok şeyi dengeler ve idare eder. Merkezi sinir sistemindeki kimyasal ileti maddeleri olan nörotransmitter'ler hormon salgısını kontrol eder. Bilim adamları birer nörotransmitter olan serotonin ve norepinefrin seviyesinin depresyon sırasında düştüğünü keşfetmişlerdi. Aynı durum yeme bozukluğu olan kişilerde de geçerli. Yeme bozukluğu geçirenlerin çoğu, depresyon da geçirdiği için bilim adamları bu ikisi arasında bir bağlantı yakalamaya çalışıyor. Gerçekten de antidepresan kullandırılan bazı anoreksiklerin serotonin düzeyindeki artışla beraber iyi yöndeki değişimleri bilim adamlarını sevindiriyor. Anoreksiklerin ve depresyon altında olanların bir ortak yönü daha var. Her ikisinde de kortizol (bu hormon stres durumunda salgılanıyor) düzeyi normalin üstünde. Bilim adamları yüksek kortisolun hipotalamustaki bir sorundan kaynaklandığını gösterebilmişler. Yeme bozuklukluğunun depresyonla bağlantısına benzer bir bağlantı da obsesif-kompulsif bozukluklarda (OKB) var. Serotonin düzeyi OKB olanlarda da çok düşük. Bulumiklerin çoğunun obsesif davranışlar da geliştirdiği düşünülürse, ikisi arasında bir bağlantı bulunması şaşırtıcı değil. Yeme bozukluklarıyla beyin kimyasallarının ilişkileri hayvanlarla yapılan deneylerle de araştırılıyor. örneğin, peptit YY ve nöropeptit Y düzeyindeki değişikliğin laboratuvar hayvanlarında yeme davranışını etkilediği ortaya çıkmış. Blumiklerde düşük olan kolesistokinin de yine laboratuvar hayvanlarına verildiğınde bunların kendilerini tok hissederek yemeği durdurdukları gözlenmiş. Bu da bulumiklerin neden yemekten bir türlü tatmin olamadıklarıntn bir göstergesi olabilir. Tedavi Yeme bozukluğu çeken hastalarda, özellikle açlık tehlikesiyle karşı karşıya olan anoreksiklerde yaşamsal organlar özellikle kalp ve beyin hasar görür. Vücut kendisini koruyabilmek için bir nevi vites küçültür. Menstrüasyon döngüsü durur. Nefes alış ritmi ve kalp yavaşlar, kan basıncı düşer ve tiroid bezinin işlevleri yavaşlar. Saçlar ve tırnaklar kırılganlaşır; deri kurur, sararır ve küçük tüylerle kaplanır. Aşırı susama ve idrar görülür. Vücuttaki yağ oranının düşmesi vücudu soğuğa karşı dayanıksızlaştırır. Bunlara yarı kansızlık, eklemlerin zayıflaması da eklenebilir. Ayrıca eğer hastalık ilerlemişse kalsiyum ve buna bağlı kemik erimesi de gözlenir. Beyin küçülmesiyle birlikte kişilik değişimi de başlayabilir. Bulumia nervosa hastaları, normal kiloda olsalar bile vücutlan sıkça vapılan yeme ve kusma seansları nedeniyle zarar görür. Kontrolsüz yeme sırasında mide büyür ve kusma sırasında da potasyum kaybedildiğinden kalpte sorun yaşanır. Kusma sırasında mideden çıkan asit geçtiği yolları tahriş eder. Anoreksiyada olduğu gibi, blumiyada da menstruasyon döngüsü kesilebilir. Blumiya olan kişilerin bağımlılıklarla da başları derttedir. Bunların içinde bazı ilaçlar ve alkol başta gelir. Aynca tıpkı anoreksiyada olduğu gibi, depresyon, sinir ve diğer psikolojik sorunlarla karşı karşıyadırlar. Bu hastayı intihara kadar götürebilecek bir durumdur. Kontrolsüz yeme hastalığına bağlı şişmanlıkta da yine şişmanlıktan kaynaklanan bir dizi sorun yaşanır: Yüksek kolesterol, yüksek kan basıncı ve şeker hastalığı gibi. Yeme bozuklukları da yine ne kadar erken tanı konulursa o kadar çabuk tedavi edilebilir. Ama ne yazık ki doktor tanıyı koymuş bile olsa, hasta bir sorunu olduğunu yadsıyabilir; bu yüzden de, zayıflıkta tehlike sınırına gelene kadar tıbbi ve psikolojik yardım almayı reddeder. Blumikler ise normal kiloda kalmayı başarabilirler ve hastalıklarını yıllarca saklayabilirler. Bu yüzden hastaları tedavi altına alabilmek oldukça güçtür. Ama, her ne olursa olsun er ya da geç bir tedaviye başlanması gerekir. Profesyonel yardımın yanında ailelerin ve yakın çevrenin de yardımları bu tür hastalar için çok önemlidir. Tedavi yoğun ve çok yönlü olduğundan farklı uzmanların ortak çalışması gerekir. Bu uzmanlar en azından bir beslenme uzmanı, bir iç hastalıkları uzmanı, bir psikoterapist ve bir psikofarmakologdan oluşur. Bundan sonra doktor hastanın uzun dönemli bir tedaviye gereksinimi olup olmadığına karar verir. Eğer hızlı ve büyük oranlarda kilo kaybedilmişse metabolizmadaki aksaklıklar giderilmeye çalışılır ve bireysel psikoterapi uygulanır. Anoreksikler tedavi sırasında normal bir insanın gereksiniminden çok kalori almalıdır ama bu onların istedikleri en son şeydir. Bu yüzden de hastanın yemekle ilgili ilişkilerinin düzenlenmesi için bir psikoterapiste gereksinim vardır. Bu terapist hastanın yeme bozukluğuyla ilgili sabit fikirlerini değiştirmesine yardımcı olur. Özellikle aile ve yakın çevrenin bu kişilere karşı olan tavırları önemlidir. Aslında ailenin çocuklarının görünüşleriyle ilgili yaptığı yorumlar çocuklar üzerinde büyük etkiler yapacağından bu konuda dikkatli olunmalıdır, Hastalık başlamış olsa da olmasa da çocuğun nasıl görünürse görünsün ailesi ve çevresi tarafından kabul edileceğini bilmeye ihtiyacı vardır. Yeme bozukluğu başladıktan sonra da hastayı yemek yerken izlememek ya da başkalarının nasıl zayıfladığıyla ilgili yorumlar yapmamak gerekir. Hastanın yeme bozuklukları ve sonuçlarıyla ilgili bilgilendirilmesi ve tedavi için desteklenmesi tedaviye başlamada yardımcı olacaktır. Bu yüzden yakın çevrede olan kişilerin bu konuda mümkün olduğu kadar çok şey okuması, hastalığın ve hastanın daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu bir yardım çığlığı olabilir. Prof. Dr. Özgür Ergin Bilim ve Teknik, Ocak 2000 Konu Başlığı: Zararlı Yeme Davranışları Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:25:55 pm Yemek yemekteki temel amacımız beslenmek ve bedenimizi dinç tutmaktır. Ancak kimi zaman beslenmek için değil; rahatlama, eğlence, paylaşım, içimizdeki öfke duygusunu bastırma ya da üzüntümüzü giderme amacıyla yemek yeriz. Etnik kökenimiz, ailemiz, ekonomik koşullarımız, coğrafik konumumuz az ya da çok yeme alışkanlıklarımıza yansır. Ne yediğimiz, ne miktarda ve ne sıklıkla yediğimiz dış faktörler tarafından kısmen belirlense de, içsel faktörlerin etkisi daha derin ve daha uzun sürelidir. Duygularınız, yaşadığınız toplumun fiziksel görünümle ilgili dile getirilen ya da getirilmeyen standartları, sizin bu standartlara karşı tutumunuz ve beklentileriniz, yemek yemenin sizin için bir sorun haline gelip gelmeyeceğini etkiler.
Zararlı yeme davranışları, yeme bozuklukları ya da yeme sorunları sık kullanılan terimler olsalar da, bu davranışları anlatmak için kullanılabilecek en uygun tanım "yemekle mücadele"dir. Çoğumuz hayatımızda bir kere bile olsa yemek konusunda kendimizle ya da bir başkasıyla mücadele etmek durumunda kalmışızdır. Yeme davranışındaki bozulma daha çok 10-30 yaşları arasında görülmektedir. Yani gençlik dönemini içine alan bir dönemde bu sorunlarla karşılaşılmaktadır. Vücut gelişiminin tamamlandığı bu dönemde, bu sorunun ne kadar olumsuz yansıyanları olacağı ortadadır. Yeme bozuklukları aşağıdaki özellikleri gösterebilir: Gençlik döneminde yaşam bize çok belirsiz ve zorlayıcı gelebilir. Sanki pek çok boyutta yeni beklentiler ve yükümlülükler altında kalacakmış gibi hissedebiliriz. Bu entellektüel boyutta, geleceğimizle ilgili kararlar alma ve önemli sınavlardan geçme şeklindedir. Duygusal boyut, ailemizden bağımsız bir birey olmayı ve ayrışmayı ve yeni yakın ilişkiler kurmayı içerir. Bazen yaşamın akışını anlayıp kontrolü elimizde tutarak kendimiz için seçimler yapmak ve kararlar vermek kolay olmayabilir. Ancak yediklerimiz üzerinde kontrol sağlayabiliriz. Yediklerimizi kısıtlayarak, bedenimizi giderek daha az besinle ayakta kalmaya alıştırmak/zorlamak bize büyük bir tatmin duygusu verebilir. Başkalarının bizim ne kadar az yediğimizle ilgilenmelerine içimizden kızabilir ve daha fazla yememiz için gösterdikleri çabaya karşı koyabiliriz. Giderek kendimizi algılayışımız bozulur. Başkaları sağlığımızı tehdit edecek kadar zayıf olduğumuzu söylese de, kilomuzdaki en ufak artış bizi paniğe sokar, kendimizi "şişman" hissederiz. İyice zayıflamak için de ya kendimizi aç bırakır ya da çok az miktarda yeriz. Kendimizi kötü hissettiğimiz zamanlarda bile, yaşamla iyi başa çıkıyormuş, mutlu ve güvenliymiş gibi görünebiliriz. Ancak bazen kendimizden yeterince emin değilizdir ve bizden bekleneni yerine getiremeyeceğimizden korkarız. Sürekli onaylanmak ve kabul görmek isteriz. Yemek, bu gereksinimlerimizi karşılamak ve kendimizle ilgili belirsizlikleri gidermenin tek yolu gibi görülebilir. Çok fazla miktarda yiyeceği oldukça kısa bir sürede tükettiğimiz aşırı-yeme dönemleri olur. Bu aşırı yeme sırasında kendimizi asla durduramayacağımıza ilişkin büyük bir korku yaşarız. Ancak, bütün bu yediklerimizden ve bundan dolayı duyduğumuz suçluluk duygusundan kurtulmak için kendimizi zorlayarak ya da idrar söktürücü ve müshil benzeri ilaçlar (laksatif) kullanarak midemizdekileri çıkartma yoluna gidebiliriz. Kendimizi köşeye sıkışmış ya da tuzağa düşmüş gibi hissedebiliriz. Hatta bu durumla başa çıkabilmenin başka bir yolunu bulamadığımız için utanç duyarız. Diğer insanlardan uzaklaşırız ve giderek artan yalnızlığımız çekici ve sevilebilir olmadığımızı bize bir kez daha kanıtlar. Üzgün olduğumuz zamanlarda ya da stres altındayken yeme alışkanlıklarımızı düzenlemek daha da zordur. Bizi rahatsız eden duyguların önünü kesmek için çareyi yemek yemekte bulabiliriz. Aç ya da tok olduğumuzu umursamaksızın, aşırı miktarda yer, midemizi sonuna kadar doldururuz. Yeme sorunları çoğunlukla, yediğimiz yiyecekler kadar kendimizle ilgili tutum ve duygularımızla bağlantılıdır. Yiyecekler ve yemek yemek, vücudu ayakta tutmak için beslenmekten çok daha fazla şey ifade eder. Neyi ifade ettiği ise geçmişimize ve kişisel deneyimlerimize bağlıdır. Yiyecekler ve yemek yemekle ilgili pek çok çağrışım geliştirmişizdir. Bu çağrışımların bazıları herkes için geçerlidir; bazılarıysa belli bir grup, bir aile ya da bir kişiye özeldir. Örneğin, hemen hemen herkes yiyecek sunmayı ve almayı sevmek, sevilmek, önemsemek ve önemsenmek ile eş tutar. Yemek ile kendini güvende hissetmek arasında bir bağ kurmak tek tek kişilere özgü bir durum değil, aksine tüm insanoğluna özgüdür. Yeme sorunları ortaya çıktığında, "Neden bu şekilde yiyoruz?" sorusuna yanıt vermek kolay olmaz. Mutlu ya da üzgün olmamız, kendimizi sevmemiz ya da kendimizle barışık olmamamız nasıl yediğimizi etkiliyor olabilir. Böyle pek çok etmen işin içine girince, yeme alışkanlıklarının, yeme sorunlarına dönüşmesine şaşırmamak gerekir. Yeme Alışkanlıkları İle İlgili Sorunların Ortaya Çıkmasında Neler Etken Olabilir? Sosyal Baskı Zayıflığa değer vermeyen toplumlarda, yeme bozuklukları yok denecek kadar azdır. Zayıflığın çok önemli olduğu toplumlarda ise yeme bozukluklarına çok sık rastlanır. Pek çoğumuz sağlıklı olmak ya da sağlıklı kalmak için değil, aynada "görmemiz gerektiğine ikna edildiğimiz görüntü"yü göremediğimiz için diyet ya da egzersiz yapıyoruz. Gazete, dergi ve televizyon reklamları bize başarılı ve mutlu erkeğin nasıl olması gerektiğini söylüyor. Bu erkekler uzun boylu, kaslı ve güçlüdürler. Saçları kolay şekle girer; dişleri beyaz, kalçaları düzgün ve karınları gergindir. Tek elleriyle kendi ağırlıklarının iki katı ağırlık kaldırabilir ve her geçen yıl daha güzel kokarlar. Mutlu ve başarılı kadın ise daha çarpıcıdır! Bir sezon kalçaları belli belirsizken, bir sonraki sezon belleri iyice incelmiş ancak kalçalar yeniden ortaya çıkmıştır. Göğüsler asla değişmez, daima dolgun ve diktir. Sürekli olarak selülitlere karşı tedbirlidirler. Şaşırtıcı olan, bu standartlara uymayan büyük çoğunluğun halâ aynaları yürürlükten kaldırmamış olmasıdır. Medya sürekli olarak dış görünüşümüzdeki hataları düzeltmemiz için uğraşır. Çoğumuz hayatımızın bir döneminde kilomuzu ya da fiziksel görünüşümüzü kontrol altına almak için yöntemler denemişizdir. Daha başarılı görünmek ya da başkaları tarafından kabul edilmek için... Bizim kültürümüzde, fiziksel çekicilik sosyal alandaki başarımıza önemli katkı sağlar. İnce bir bedene sahip olmak, bir kadının çekiciliğini belirleyen en önemli etmendir. Toplumun bu baskısı, yeterince ince olamadığımız için olumsuz bir beden algısı geliştirmemize ve dolayısıyla tehlikeli olabilecek bir diyet çabasına girmemize neden olur. Yaşamın Kontrolünu Kaybediyor Olma Korkusu Bazen yaşantımızın kontrolünü kaybettiğimizi düşünürüz. Böyle zamanlarda diyet yapmanın oldukça rahatlatıcı ve tatmin edici bir aktivite olduğunu söylemeliyiz. Birkaç kilo verdiğimizde hissettiğimiz başarma duygusu çoğumuza tanıdık gelecektir. Kendimizi gözle görülür biçimde kontrol edebildiğimizi hissetmek hoşumuza gider. Bu özellikle, bedenlerinde kontrol edebildikleri tek şeyin kiloları olduğunu hisseden genç kızlar için tatmin edicidir. Bu nedenle diyet, kilo vermek için uygulanan bir yöntem olmaktan çıkıp, tek başına bir hedef durumuna gelir. Aile-İçi Etkileşim Yemek yemek, diğer insanlarla olan yaşantımızın önemli bir bölümünü oluşturur. Sunulan yemeğin kabul edilmesi, yemeği hazırlayan kişi için mutluluk yaratır; yemeğin reddedilmesi ise gücenmesine neden olabilir. Bu durum özellikle aile içinde geçerlidir. Bazen bir genç olarak ailenize duygularınızı ifade edebilmenin ya da ailenizi etkilemenin tek yolu yemeğe "hayır" demek olabilir. Aile içinde duyguların ifade edilmesine izin verilmiyorsa ya da sorunlar üzerinde konuşulmuyorsa, bu çoğumuzu üzer; kendimizi yalnız hissederiz ve bu duygulardan biraz olsun kurtulmak ve rahatlamak için yemek bir çare gibi görünür. Yeme sorunu olan kişiler genellikle olumsuz duygularını ifade etmekten kaçınırlar ve insanları memnun etmek için yüzlerine bir mutluluk maskesi takarlar. Sonunda da tüm bu bastırdıkları olumsuz duyguları yatıştırmak için yemek yerler ve yediklerini çıkarmak, genellikle bu üst üste biriken duyguları boşaltmaya benzer bir rahatlama duygusu yaratır. Bazılarımız, bireylerin fazlasıyla içiçe olduğu ailelerde yetişmiş olabiliriz ve yeme bozukluğu ailemizden bağımsız bir kimlik kazanma çabamızın bir sonucu olarak ortaya çıkmış olabilir. Bazılarımız başarılı olma konusunda ailemizin yoğun baskısını hissetmişizdir. Başarılı olamazsak ailemizin bizi sevmeyeceğinden, onları hayal kırıklığına uğratacağımızdan korkar ve ceza olarak kendimizi aç bırakabiliriz. Yoğun Üzüntü ya da Sıkıntı Yaşamda karşılaştığımız olumsuz durumlara hepimiz farklı tepki veririz. Çoğumuz üzgün olduğumuzda ya da canımız sıkıldığında kendimizi rahatlatmak için yemek yeriz. Yeme bozukluğu olan pek çok kişide depresif belirtiler gözlenir. Kontrolsüz ve aşırı düzeyde yemeğe başlamanızın nedeni hissettiğiniz mutsuzlukla başa çıkmak olabilir. Ancak yemenin sonunda ortaya çıkan "şişmiş olma" hissi, duyduğunuz mutsuzluğu arttırır. Suçluluk duygusu yediklerinizi çıkarmanıza neden olur. Risk Altında Mısınız? Kendinizi Test Edin! Yeme alışkanlıklarınızın size zarar verip vermediğini söylemek güçtür. Ancak bunu farketmek çok önemlidir. Yiyeceklerin yaşamınızı ne derece yönlendirdiğini anlamak için, biraz zaman ayırarak, aşağıda yer alan listede size uygun olan maddeleri işaretleyin. -Başkaları bana zayıf olduğumu söyleseler bile, ben kendimi şişman hissederim. -Egzersiz yapamadığım zaman kaygılanırım. -(Kadınlar) Regl dönemlerim düzensiz ya da hiç olmuyor. -(Erkekler) Eskisine oranla, duyduğum cinsel istek yeterince güçlü değil. -Ne yiyeceğimi düşündükçe kaygılanırım. -Kilo aldığımda bundan çok kaygı duyarım. -Ailem ya da arkadaşlarımla yemektense tek başıma yemeyi tercih ederim. -Başkaları benim nasıl yediğim konusunda konuşurlar. -Yemek yemem konusunda ısrar edildiğinde kaygılanırım. -Kilo alma korkumla ilgili pek konuşmam çünkü kimse ne hissettiğimi anlamıyor. -Başkalarına yemek yapmayı severim ama genellikle yaptığım yemekleri kendim yemem. -Gizli bir yiyecek depom var. -Yemeğe başladığımda kendimi durduramayacağımdan korkarım. -Ne yediğim konusunda başkalarına yalan söylerim. -Yemek yerken rahatsız edilmekten hoşlanmam. -Eğer daha zayıf olsaydım, kendimi daha çok severdim. -Diyet ve egzersizlerle ilgili kitaplar, yemek tarifleri, kalori çizelgeleri ve yemek kitapları ilgimi çeker. -Kilom ya da yeme alışkanlıklarım nedeniyle okula gidemediğim ve dersleri kaçırdığım oluyor. -Yoğun sıkıntı ve üzüntü hissetme ve huzursuz olma eğilimim var. -Yemek yediğimde kendimi suçlu hissederim. -Bazı insanlarla görüşmüyorum çünkü yeme biçimimi eleştiriyorlar. -Yediğim zaman kendimi şişmiş gibi hissederim. -Yeme alışkanlıklarım ve yemekle ilgili korkum arkadaşlık ilişkilerimi ve duygusal ilişkilerimi olumsuz etkiliyor. -Kontrolsüz ve abartılı yemek yerim. -Yemek yerken garip şeyler yaparım (yemeği çok ufak parçalara bölerim, özel tabaklarda özel çatal-bıçaklarla yerim, yediklerimi gizlice çıkarırım ya da gizlice köpeğime veririm, yutmadan tükürürüm vs.) -Başkaları beni yemek yerken seğrettiğinde kaygılanırım. -Kendimden hemen hemen hiç memnun değilim. -Kilomu kontrol altında tutmak için yediklerimi çıkarır ya da laksatif kullanırım. -Arkadaşlarımdan daha ince olmak isterim. -"Şişman olacağıma ölürüm daha iyi" diye düşündüğüm ya da böyle söylediğim zamanlar olur. -Başkalarından ya da marketlerden yiyecek, laksatif ya da diyet hapı çaldığım oldu. -Kilo vermek için hiç yemek yemediğim olur. -Romantik anlarda, kendimi olayın akışına bırakamam çünkü o an kiloma ve vücudumdaki fazla yağlara takılıyımdır. -Sıralanan belirtilerin bir ya da bir kaçı benim için geçerli: el ve ayaklarım soğuk, saçlarım seyrekleşiyor, tırnaklarım çabuk kırılıyor, halsiz hissediyorum, kalp atışlarım hızlı ve düzensiz. -Kafam sürekli yiyecekler ve yemek yemekle ilgili düşüncelerle meşgul. -Çok kısa sürelerde, çok fazla miktarda yemek yerim. -Vücudumdan o kadar rahatsızım ki, bu beni mutsuz ediyor. -Kendimle ilgili duygularımı, kilom belirliyor. -Yeme davranışlarımı kontrol etmekte güçlük çekerim. Yukarıdaki maddelerde yer alan ifadeler size tanıdık geldi mi? Eğer öyleyse, özellikle de bu durum uzun zamandır devam ediyorsa, yeme alışkanlıklarınız yaşamınızı olumsuz etkiliyor olabilir. Listede işaretlediğiniz madde sayısı ne kadar çoksa, yaşadığınız sorunun boyutu o kadar ciddi demektir. Bu durumla ilgili olarak bir uzmanla görüşmeniz sizin için yararlı olacaktır. Kısır Döngüyü Kırabilirsiniz! Kötü yemek seçimlerimizde "suçluluk" duygusu genellikle önemli rol oynar. Az önceki listede, bazı maddelerin yanına çarpı koyarken bile rahatsız olmuş olabilirsiniz. Toplumun belirlediği "ideal" insan gibi görünmediğiniz için duyduğunuz suçluluk, sizi sakıncalı bir diyet yapmaya yöneltebilir. Bu diyet çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanır ve bu başarısızlık daha da fazla suçluluk duymanıza yol açar. Mükemmel olmak isteyen kişilerin hepsi yeme sorunu göstermese de, yeme sorunu olan çoğu kimsenin ortak özelliği mükemmelliyetçi olmalarıdır. Bu kişiler kendilerini, akılcı olmayan, ulaşılması nerdeyse imkansız hedefler için zorlarlar. Peki ya kaçınılmaz başarısızlıkla karşılaştıklarında ne olur? Daha fazla suçluluk duygusu... Bu suçluluk duygusu öncesinde ya da beraberinde kendini reddetmeyi getirir (dış görünüş nedeni ile başkalarının reddetmesine ek olarak), ve bununla birlikte kendinden nefret etme, depresyon ve sonrasında dargınlık, belirli bir odağı olmayan (tabi kendiniz dışında!) öfke ortaya çıkar. Bu kötü durumda doğal olarak kendinizi daha iyi hissetmek istersiniz. İyi hissetmenizi ne sağlar? "Yemek" mi? Evet maalesef... Bu kısır döngüyü kırabilirsiniz. Eğer yeme alışkanlıklarınızdan memnun değilseniz, bunları değiştirebilirsiniz. Bu şekilde yemeyi öğrendiniz. Başka şekilde yemeyi de öğrenebilirsiniz. Çok kolay olmasa da, değiştirebilirsiniz. Ama neden değiştirmeniz gerekiyor? Çünkü kazanamayacağınız bir yarışın içinde olmaktan yoruldunuz. Çünkü kendinizle ilgili olumlu şeyler hissetmek istiyorsunuz. Çünkü ............ . Boşluğu siz doldurun. Nedenini kendiniz bulmalı ve kendiniz karar vermelisiniz. Bu sizin nedeniniz ve kararınız olmalı. Başka türlü yürümez. Yiyecekleri, yemek yemeyi ve beden algınızı yaşantınız içinde uygun bir yere oturtmak, öğünlerinizi düzene sokmaktan çok bir kaplanı eğitmek gibidir ve sofradaki kaplanla yüzleşmek cesaret ister! Yaratıcı Olun! Günlük yaşantınızda yaratıcı olmaya çalışın. Öğrenmek istediğiniz yeni beceriler ya da geliştirmek istediğiniz yeni ilgi alanları var mı? Yiyecekleri ve yemek yemeyi, sevgi ve paylaşım ihtiyacınızı giderecek bir araç, öfkenizi ifade etmek yerine koyulan bir seçenek gibi kullandığınızı anladınız. Ancak, çoğu zaman bu ihtiyaçlarınızı tam olarak karşılayacak uygun bir araç bulamayabilirsiniz. Yiyeceklerin bu ihtiyaçlar için gereken şeyin yerini tutmadığı açıkça anlaşıldı, yerine koyacak daha uygun birşey bulmak gerekebilir. Kaslarınız bir mankeninki kadar güçlü olmayabilir ama iyi dans etmeyi öğrenebilirsiniz. Kendinizi ödüllendirmek istediğinizde, seçeceğiniz ödül yiyecek yerine, sinemaya gitme, yeni bir CD, arkadaş ortamında sıcak bir sohbet olabilir. Yiyecek yerine zevk alarak yapacağınız başka bir şey bulmaya çalışın. Sürekli kendinizle, performansınızla ve dış görünüşünüzle meşgul olmayın. Çevrenizdeki insanlarla da ilgilenin. Yeni ilişkiler kurun. Aşırı yemek sizin için bir alışkanlık durumuna geldiyse, kısıtlı miktarlarda yiyecek satın alın. Gereğinden fazla yiyecek depolamayın. Yavaş yavaş yeyin. Daha önce yediğinizden 2 kat daha uzun zamanda yeyin. Doyduğunuzu hissettiğinizde, yemeyi durdurun. Yemeğe oturmadan önce tabağınızı hazırlayın. Daha sonra tabağınıza yeniden yiyecek almayın. Her seferinde evinizin farklı bir odasında yemek yeyin. Alıştığınız yemek düzenini kırın. Her yemekte tabağınızda bir miktar yiyecek bırakın. Yatmadan önce eğer isterseniz kendinize besleyici hafif bir şeyler yeme hakkı tanıyın. Yemek yerken kitap okumak ya da televizyon izlemekten kaçının. İşe yaramaz, bedeninizi gerekli besinlerden yoksun bırakan bir diyet uyguluyorsanız, kendinizi iyi beslenme konusunda eğitin. Kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerini düzenli olarak belli saatlerde yeyin. Yeme alışkanlıklarınızı sağlıklı gıdalar üzerinde sabitleyin. Gereksiz gıda alışverişinden kaçının. Uygun bir alışveriş listesi hazırlayın ve buna uyun. Evinizde meyve gibi sağlıklı gıda maddeleri saklayın. Eğer sorununuz hiç yemek yememek ise, bu öneriler yararlı olabilir: Neden "ince" olmaya gerek duyduğunuzu sorgulayın. Geçmişte ya da şu anda, çevrenizde zayıf olmanızı isteyen insanlar mı var?, kendinize "Neden?" diye sorun. İyi dengelenmiş bir beslenme programı, hiç yememekten çok daha tutarlı bir kilo kontrolü sağlayacaktır. Uzun süre kendinizi aç bırakmak, bir süre sonra karşı koyamayacağınız bir aşırı yeme ya da midenizi tıka basa doldurma isteğine yol açacaktır. Bir günden fazla aç kalmak, baş ağrısı, halsizlik, bayılma ya da dikkat toplama sorunu gibi olumsuz fiziksel belirtilerle sonuçlanabilir. Dahası; aç kalma, laksatifler, diyet hapları ve yediklerinizi çıkarma metabolizmanızı yavaşlatır. Böylece vücudunuz yediklerinizden daha az kalori yakar, ve sizin amacınızın tam tersine çalışmış olur. Kontrolsüz ve aşırı yemek yiyorsanız, kendinize şu soruyu sorun: "Geçmişimde ince olmam ya da şu anda abartılı düzeyde yediğim yiyecekleri yememem konusunda baskı yapan biri olmuş muydu?" "Bu abartılı düzeyde yemenin öfkeyle ne kadar ilgisi var?" Artık yaşamınızın kontrolünün elinizde olduğu ve istediğiniz yiyeceği istediğiniz ölçüde yemenin kendi iradenize bağlı olduğunun farkına varın. Beslenme konusunda bilgilenin ve günde 3 defa iyi dengelenmiş öğünler yeyin ya da günde 5 defa küçük porsiyonlarda yemek yeyin. Kontrolsüz ve abartılı yemekten dolayı duyulan suçluluk, yediklerinizi çıkarmanıza neden olur ve böylece kısır döngü sürüp gider. Yukarıda anlatılanlar ve önerilen yöntemler kişisel olarak yiyeceklere nasıl baktığınızı ve zararlı yeme alışkanlıklarınızı nasıl azaltıp ortadan kaldıracağınızı anlamanıza yardım edebilir. Kuralları Kırın! Yeme sorunları ortaya çıktığında, büyük olasılıkla sizin tarafınızdan kabul edilmiş oldukça çatışmalı bir dizi kurala bağlı, yeme alışkanlıklarınız vardır. Kontrolü ele almak, reddetme ile başlar. Ancak bu sefer reddettiğiniz şey kendiniz değil; toplumun, duygularınızın ve geçmiş yaşantılarınızın siz ve yiyecekler arasında yarattığı kazanılması olası olmayan durumdur. Yiyecek tüketimi ve dış görünüşle ilgili toplumsal beklentileri bir kenara bırakın. Sağlığınız dış görünüşünüzden çok daha önemlidir. Yeme alışkanlıklarınızı belirleyen kuralları düşünün. Dış görünüş ve yiyeceklerle ilgili reklamları sorgulayın. Size anlamlı geliyorlar mı? Yanıtınız "hayır" ise bu kuralları kırın. Sorunlarınızı Paylaşın! Çoğu zaman yeme sorunları ve bununla ilgili kaygılar, utanç ve güvensizlik duyguları tek başımıza başaçıkamayacağımız ya da yalnızca bu broşürü okuyarak üstesinden gelemeyeceğimiz düzeyde olabilir. Yeme bozukluğu olan kişiler genellikle gerçekte tam olarak ne olduğunu, başka pek çok kişinin kendileriyle benzer duygular yaşadığını, benzer bir mücadele verdiğini farkedemezler. Değişmeyi öğrenmek başarılarınız kadar başarısızlıklarınızı da paylaşarak kolaylaşır. Olgunlaşma başkalarının desteği ve geribildirimleri olmadan zordur. Kendinizi rahat hissedeceğiniz bir destek sistemi kurun. Arkadaşlarınızdan ya da bir uzmandan destek alabilirsiniz. Ne kadar erken yardıma başvurursanız kaygılarınız o kadar hızlı azalacaktır. Bilkent Üniversitesi Öğrenci Gelişim ve Danışma Merkezi Konu Başlığı: Ortoreksiya Nervoza Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:41:28 pm Ortoreksiya Nervoza (Orthoreksia Nervosa)
Son zamanlarda doğal hayatın bozulması, hava kirliliği, artan kanser vakaları, kalp hastalıkları vb. nedenlerle herkes yedikleri, içtikleri besinler üzerinde daha titizlikle durmaya başlamış durumdadır. Ailesi İstanbul dışından gelmiş olanlar kendi yörelerinin ürünlerini bulmaya çalışmakta, konuşmalarında o günlerin meyva, sebze yada etlerinden nostaljik bir tat alarak bahsetmektedirler. Bu durum tabii ki ailesi İstanbul kökenli olanlar içinde geçerlidir. Onlar da Çengelköy salatalıkları, Yalova elmaları, Kanlıca yoğurtlarından benzer bir şekilde bahsetmektedirler. O dönemlerde yapay gübreler yoktu, toprağın özelliği de doğal olarak farklıydı. O koşulları aynı şekilde tekrar oluşturamayız. Fakat bir an için düşünün ki, sadece en katkısız, en doğal, en temiz, en taze besini almak için seferber olmuşsunuz. Hatta tazelik öyle bir düzeydeki sizin için topraktan çıkartılan sebze 15 dakika geçmeden sizce yenilmeli, hiç buzdolabına girmemeli, hiçbir şekilde endüstri ortamından geçmemeli. Bunun için her defasında üreticinin bulunduğu ortama bile gitmeniz gerekebilir. Belli miktarda suyla haşlamanız ya da belli sürede haşlamanız, kızartmamanız gerektiğine inanıyorsunuz ve bunu ancak evinizde sağlayabilirsiniz, çünkü diğer insanlar sizin gibi yemek yemiyorlar. Ne kadar zor bir durum değil mi? Henüz tüm dünya psikiyatristlerinin ortaklaşa bir şekilde oluşturdukları geçerli tanısal sınıflandırmalarına girmemiş olsa da günümüz dünyasında sık olarak bu durumdaki kişilerle karşılaşmaktayız. Rahatsızlık ismini Eski Yunancada saf, doğru ve gerçek anlamındaki "ortho" sözcüğü ile besinlerini kısıtlama ile karakterize bir yeme bozukluğu olan "anoreksiya nervoza" adlı rahatsızlığın bileşiminden almaktadır. Bu kişiler sadece doğadan geldiği gibi saf besinlerle beslenmeyi hedefleyip, onun haricindekilerden kaçınan kişilerdir. Bu gıdalardan ne kadar yiyecekleri, bunların nereden, ne koşullarda geldiği ile aşırı ilgilidirler. Bu türden gıdaları hangi mekanlarda bulabileceklerini araştırıp, buralara yönelirler. Hayatları neredeyse tükettikleri besinlerin sağlıklılığı üzerine kurulmuştur. Besinleri bozan nedenler ya da bozulmayı önleyecek katkı maddeleri üzerine yoğun bir şekilde odaklanmışlardır. Kişiler uzun süreli olarak mükemmel, en saf diyet peşindedirler. Genellikle vejeteryan bir beslenme düzenine sahiptirler. Ortoreksiya, anoreksiya nervozaya (kişinin kendine göre aşırı kilolu olduğu düşüncesiyle, bazen çok zayıf olmasına rağmen yemek yemeyi kesmesi durumudur) besinlerin kısıtlanması yönünden benzemektedir. Ancak anoreksiyada alınan besin miktarı ve tipi kısıtlanırken, ortorekside besinin kalitesi üzerine odaklanılmaktadır. Ayrıca alınan besinlerden en iyi şekilde yararlanmak için uzun süre, aşırı bir şekilde ağız içinde çiğneme gibi davranışlar gözlenmektedir. Katkı maddeli gıdalardan, şeker ve tuzdan kaçınılır, sadece çiğ sebze ve meyve ya da sadece pişirilmiş gıdaların tüketimine yönelinmektedir. Bunun sonucunda kişinin alması gereken protein, vitamin, mineral ve yağlar alınamadığından kişide kansızlık, kemik erimesi, hatta ileri durumlarda ölümlerle karşılaşılabilmektedir. Kişi bu durum nedeniyle hayatını olduğu gibi, dolu dolu ve rahat bir şekilde yaşayamamaktadır. Bireyler aşırı kaygılı bir duruma gelmekte, etraflarındaki kişilerin de beslenmesine bu şekilde yön vermeye çalışmaktadırlar. Kişinin geçmişinde yaşadığı ağır sorunlar nedeniyle, çevresi ve dış dünya ile olan sorunları ile aktif bir şekilde başaçıkamaması ya da gereken tepkileri verememesi nedeniyle, varolan kaygısını yenebilmek için bilinçaltı bir savunma mekanizmalarıyla düşüncelerini başka bir konuya odaklaması sonucunda gerçekleşmektedir. Burada önemli olan nokta normal ve anormali ayırmaktır. Kısa süreli olarak kişilerin doğal besinlere önem vermesi, bazı besinleri geçici olarak terketmesi bu rahatsızlığın kapsamına girmemektedir. Rahatsızlığı olan kişiler normalden farklı olarak sosyal, mesleki işlevselliklerinde bozulmalar gösterirler. Günlük hayatları besinlerin niteliğini düşünmekle geçmektedir. Bunun altında günlük yaşam olayları ile başedemeyip, günlük streslerden kaçınma çabaları yatabilmektedir. Kişilerin çevreye ve kendileri dışındakilerin hazırladıkları gıdalara olan güvensizliklerinin temelinde kendilerine olan güvensizlikler, yetersizlik duyguları yatabilmektedir. Bu şekildeki davranışları ile çevrelerin karşı kendilerini daha güçlü, çevrelerini etkileyebilecek, doğruyu gösterecek bir öğretmen gibi hissedebilirler. Yaşanan çaresizlikleri ya da sorunları zihinlerinden bu şekilde uzaklaştırarak, tutunacakları, söz sahibi olacakları bir durum oluşturmuş olurlar. Bu durumdaki bireyler genel olarak dış dünya hakkında olumsuz düşünmekte, ancak bu düşüncelerden kaçabilmek için bu duygularını sadece besinlerin olumsuz bir şekilde hazırlandıkları yönünde bir düşünceye çevirmektedirler. Sürekli olarak mükemmellik peşinde koştukları için, bunu gerçekleştirememeleri kendilerinden, çevrelerinden memnun olmamaları bu alana yansımış ve mükemmel gıdalara yönelerek, bu amaçlarını dolaylı olarak gerçekleştirmelerine hizmet etmiştir. Bu kişilerde sıklıkla evlilik, cinsellik, mesleki ortam, ailesel ilişkiler ve kendilerini algılayışları ile ilgili sorunlara rastlanmaktadır. Daha çok 20-40 yaş grubu arasında, genellikle kadınlarda, sosyoekonomik ve kültürel düzeyi yüksek kişiler arasında görülmektedir. Bu durumdaki kişilerin daha çok kentsel alanlarda yaşadıkları düşünülmektedir. Bu durumdaki kişiler günde en az 3 saatlerini besinleri düşünerek geçirmektedirler. Ertesi gün yiyecekleri besinleri bugünden planlamaktadırlar. Yediklerinden zevk almak yerine, bunu bir erdem olarak görürler. Bu konuda çok katıdırlar, bu alışkanlıklarından taviz vermezler. Bu şekilde yediklerinden dolayı kendilerine verdikleri değeri artmış hissederler, özgüvenlerini arttırırlar. Bu şekilde beslenemeyenleri küçümserler. Bu kişilerin bu şekilde besinleri bulma ve hazırlamaları kendi evleri dışında mümkün olmadığından dışarıda bir şey yemez ve içmezler, başka şehirlere ya da misafirliğe gitmemeye ya da gitseler bile orada yememeye özen gösterirler. Genellikle bu sebeplerden yalnız yemek yemeyi yeğlerler, zaman içinde toplumdan uzaklaşmaya başlarlar. Nadiren bu tür besinler dışında yemek zorunda kaldıklarında, bundan dolayı büyük bir suçluluk, pişmanlık içine girerek üzüntü duyarlar. Bu şekilde beslendiklerinde kendi üzerlerinde kontrol sağladıklarını hissederek daha rahat olduklarını varsayarlar. Tedavilerinin psikiyatristlerce bireysel ya da grup terapileri ile yapılmaları uygundur. Bireysel terapilerde kişinin geçmiş yaşantı öyküsü alınarak, yaşadıkları zorluklar karşısında kullandıkları uygunsuz başetme mekanizmalarının gösterilerek, uygun savunma mekanizmaları geliştirilmesi, kendilerine, çevrelerindekilere ve dış dünyaya karşı olan olumsuz bakış açılarının düzeltilmesi sonucunda bunların uzantısı olan bu tür davranış ve düşünce yapılarının düzeltilmesi amaçlanır. Tedavi edilmediği takdirde kansızlık, kemik erimesi gibi vücutsal rahatsızlıkların görülmesi yanında, genelleşmiş kaygı bozukluğu, panik ataklar ve depresyon gibi ruhsal hastalıklara da yol açabilmektedir Bu durumda olan kişilerin tedavi için psikiyatristlere yönelmesi gerekmektedir. Çünkü sadece bu rahatsızlık bir buzdağının su yüzünde görülen kısmını oluşturmaktadır. Daha derinlerde kişilik sorunları, kaygı bozuklukları, saplantı-zorlantı bozukluğu bulunabilmektedir. Unutulmaması gerekli olan gıdalarımızı en uygun ve faydalı bir şekilde almaya çalışırken, ruhsal dünyamızı uygunsuz, sağlıksız duruma getirmemektir. Konu Başlığı: Yeme Bozukluğu Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:43:06 pm Yeme Bozukluğu
"Yeme bozukluğu" günümüzde dünyada milyonlarca insanı etkileyen, patlamayı bekleyen saatli bir bomba gibidir. Bu bombayı devre dışı bırakmaya çalışmadan önce, ilk yapmanız gereken onun varlığını kabul etmektir. Yeme bozukluklarının gelişiminde hepsinde benzer nedenler görülür. Bir yeme bozukluğu döngüsü ,sıkıntı, tatminsizlik, kızgınlık, sinirlilik, üzüntü gibi olumsuz duygularla başlar. Genelde bu olumsuz duyguların kaynağı depresyon, kişilik bozuklukları, kişinin yaşamındaki sıkıntılı ve üzücü olaylar ve diğer psikolojik sorunlardır. Sonra sıra bu olumsuz düşünce ve duyguları kontrol etme isteğine gelir. Bazı kişiler bu duyguların üstesinden uyuşturucu, alkol veya seksle gelebileceklerini zannederler. Yeme bozukluğu olan kişinin seçimi ise "yeme hareketi"dir. Anoreksik kişiler kendilerini yiyecekten mahrum ederek, blumikler ve aşırı yiyiciler ise aşırı miktarlarda yiyecek tüketerek bu olumsuz düşünce ve duygularını kontrol altına alabileceklerini zannederler. Fakat duygular üzerindeki kontrol geçici olur. Tüm hücreleri beslenmek için haykıran anoreksik kişi yememek için mücadele ettikçe, blumikler ve aşırı yiyiciler ise aşırı miktarlarda yiyecek tükettikçe, suçluluk, utanma, kendinden nefret etme ve ümitsizlik gibi başka olumsuz duygulara kapılırlar. Bu olumsuz duygular yeme bozukluğunu tetikler; yeme bozukluğu bu olumsuz duyguları güçlendirir ve kişi böylece tekrar tekrar aynı döngünün içine girer. Anoreksiya ve aşırı yeme birbirinin zıttı gibi görünebilir, fakat değildir. Kontrol edilemeyeni kontrol edebilmek için ortak bir payda olarak ikisinde de "yiyecek" kullanılır. Sonuçta 'yeme hareketi' ve onun günlük alışkanlıkları 'yeme bozukluğu' çeken kişinin tam orta yerine düştüğü ,sürüp giden bir meydan savaşı haline gelir. Anoreksiya Nervoza (Anorexia Nervosa) Kişinin kendini ölümüne açlığa mahkum etmesidir. Takıntılı bir korku duygusundan ve ümitsizce bu korkuyu kontrol altına alma arzusundan kaynaklanır. Korkunun yiyecekle ilgisi yoktur. Yeme korkusu veya şişmanlama korkusu, anoreksik kişinin üstesinden gelemediği başka bir korkunun yerine koyduğu bir korkudur. Bu korkular, genelde çocukluk çağından itibaren gelişmiş , başarısızlık korkusu, terk edilme korkusu, cinsellikle ilgili korkular vb. olabilir. Normal kilonun % 15 daha altında olmak. Zayıf olduğu halde kilolu olduğunu iddia etmek. Fazla kilolu olmadığı halde takıntılı bir şekilde diyet yapmak. Açlığını inkar etmek. Sık sık tartılmak. Sürekli yiyeceklerle, kalorilerle, beslenmeyle veya yemek pişirmeyle zihnini meşgul etmek. Aşırı derecede aktif olup, egzersiz yapmak. Menstruasyon dönemlerinde aksaklık. Depresyon Blumiya Nervoza (Bulimia Nervosa) Belli aralıklarla (ortalama 3 aylık bir sürede haftada en az 2 kere), kontrolsüz bir şekilde büyük miktarlarda yemek yemek ve sonra yediklerini kendini kusturarak veya laksatiflerle, idrar sökücülerle, aşırı egzersizle dışarı atmak diye tanımlanır. Aynı kişide hem anoreksiya hem de blumiya olabilir. Anoreksik kişilerden farklı olarak, blumikler yanlış yeme alışkanlıklarının farkındadırlar. Eğer kişi blumikse bunu bilir. Bilmediği, bu yeme bozukluğunun, bedenine ve ruhuna verdiği zarardır. Blumikler, yakınlarından veya uzmanlardan yardım istemeden önce yaklaşık 5-7 sene bu yanlış alışkanlıklarını gizlice sürdürürler. Ancak sosyal hayattan uzaklaştıkları için zamanla yiyecekleri onun yerine koyarlar. Bedenlerinde fiziksel komplikasyonlar başlayınca panik içinde yardım isterler. Bulimiya rahatsızlığının belirtileri : Kilolarla aşırı derecede ilgili olmak. Sık sık, özellikle stresli durumlarda aşırı derecede yemek. Özellikle çok kalorili, tatlı şeyler yemek. Yemeklerden sonra banyoda uzun süre kalmak. Laksatifler, idrar sökücüler kullanmak, aşırı egzersiz yapmak. Yiyip, kustuğunu gizlemek. Atıştırma planları yapıp, fırsatları kollamak. Yeme ataklarından sonra katı diyetler uygulamak. Depresif ruh hali Aşırı Yeme Bozukluğu Aşırı yeme bozukluğu olan kişilerin beden şekli ve kilolarıyla ilgili takıntıları olmasına rağmen kontrollerini kaybederek sık sık fazla miktarlarda yemek yerler. Birçoğumuz, zaman zaman yememiz gereken miktarlardan çok daha fazla yiyebiliriz. Her fazla miktarda yemek yiyen kişide aşırı yeme bozukluğu problemi var demek değildir. Fakat bu konuda ciddi problemi olan kişiler, streslerini, duygularını, ruhsal durumlarını yönetebilmek için sık sık yeme ataklarına yakalanırlar. Zamanla kişinin takıntılı yeme davranışları zihinsel ve fiziksel sağlığını etkilemeye, normal , sağlıklı bir yaşam sürme kabiliyetini engellemeye başlar. Bu rahatsızlık, Blumiya sendromundan farklıdır çünkü bu kişiler aşırı derecede yemek yedikten sonra kusarak , laksatiflerle, idrar sökücülerle veya aşırı egzersiz yaparak yediklerinden kurtulmaya çalışmazlar. Aşırı yeme bozukluğu kadınlarda daha sık görülür. Bu sorunu olan kişilerin çoğu obezdir. Yeme bozukluğu olan obezler diğerlerinden daha genç yaşlarda kilo almaya başlarlar. Ama normal kilodaki kişilerde de bu rahatsızlık görülebilir. Bir kimsede Aşırı Yeme Bozukluğu olup olmadığı nasıl anlaşılır? Amerika'da yapılan klinik araştırmaları sonucunda, bu kişilerde yeme atakları sırasında, kontrolsüzlük duygusuyla beraber, aşağıdaki belirtilerden en az üçünün görüldüğü saptanmıştır: Normalden daha hızlı yemek. Sonunda rahatsızlık duyacak kadar fazla yemek. Yenilen miktardan utanç duyup, yalnız yemeye çalışmak. Çok fazla yedikten sonra , kendinden nefret etmek, suçluluk duymak ve depresyon duyguları hissetmek. Yeme Bozukluklarının Neden Olduğu Tıbbi Komplikasyonlar Reflu Kabızlık Adet Düzensizlikleri Kuru Cilt Üşüme Düşünce Yavaşlığı Hemeroid Kalp ritm bozuklukları Karaciğer fonksiyonunda bozukluk Ergenlik çağında gelişimin durması Tansiyon oynamaları Diş ve kemik sağlığında bozulma Yeme bozukluğu olan kişiler ne kadar gizlemeye çalışsalar da, sonunda dış görünümüne çok takıntılı oldukları bedenleri, onları ele verir. Kiloda aşırı düşme, dişlerin hızla çürümesi, yüzde solgunluk, göz altlarında morluk kaçınılmaz olur. Hatta bazı anoreksiya vakaları ölümle bile sonuçlanabilir. Yeme bozuklukları duygusal saatli bombalardır, çünkü tüm duygular bastırılır ve kişi sadece yiyecekler ve beden görüntüsü üzerine yoğunlaşır. Yeme bozuklukları ilişkilerde de saatli bomba gibidir. Artık yiyeceklerle olan ilişki diğer insanlarla olan ilişkiden daha önemlidir. Yiyecekler gizli bir arkadaş veya düşman haline gelirler. Soğuk duyguları kişiyi, gerçeği öğrenmeleri durumunda ona yardım edebilecek kişilerden de uzaklaştırır. Yeme bozukluğu sadece kişinin bedenine fiziksel zarar vermez, ruhuna, benliğine de zarar verir. Kendinden utanması, sürekli gizlilik ve yalan kişinin iç benini kemirir. Bu kişilerin yeme bozukluğundan kurtulabilmeleri için, uzmanından profesyonel yardım alarak; Duygularıyla başa çıkabilmeyi, Kendilerini sevip, saymayı, güvenmeyi , Fiziksel açlıkla duygusal açlığı ayırmayı, Fiziksel, ruhsal, zihinsel ihtiyaçlarını tanımlamayı, İlişkilerinde sınır koymayı, Öğrenmeleri gerekir. Tanaltay Psikolojik Danışmanlık Merkezi Konu Başlığı: Yemek ve Duygularımız : Bitmeyen Aşk ve Nefret Hikayesi Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:44:46 pm Yemek ve Duygularımız
Bitmeyen Aşk ve Nefret Hikayesi Fizyolojik acıkma - Duygusal acıkma Yeme isteğimizin basit olarak iki sebebi vardır; fizyolojik ve duygusal. Fizyolojik acıkmada temel amacımız hayatta kalabilmek için beslenmektir. Bedenimizi sağlıklı ve zinde tutmamız da fizyolojik beslenmeyle mümkündür. Fakat bazan yeme isteğimiz sadece duygularımızdan kaynaklanır: Öfkemizi dindirmek, üzüntümüzü gidermek, can sıkıntısından kurtulmak için yeriz. Mutluluğumuzu paylaşmak, kutlama, eğlenme ve kendimizi her hangi bir nedenden ötürü ödüllendirmek için de yemeği kullanırız. İşte, acıkmanın değil de duyguların tetiklediği bütün bu davranışlar "duygusal yeme" etiketini taşır. Duygusal yeme, hemen hepimizde vardır ve farkında olmasak da yaşantımızda önemli yer tutar. Sofraya fizyolojik acıkmayla otursak da, doyduğumuz halde çeşitli bahanelerle yemeye devam etmemiz de duygusal yemedir. Ne yediğimiz, ne miktarda ve ne sıklıkla yediğimizi kısmen dış faktörler belirler ama iç sebeplerin etkisi daha derin ve daha uzun sürelidir. Duygularımız, toplumun fiziksel görünüme verdiği önem, söz ya da davranışlarla vurgulanan standartlar ile bizim bütün bu etkilere karşı tutumumuz, yemenin bizim için bir sorun haline gelip gelmeyeceğini belirleyen önemli faktörlerdendir. "Kilo almışsın"- "Ne kadar da zayıflamışsın!"- Sevgi ve üzüntü sözcükleri Pek çoğumuz, aynı kiloda olsak bile, karşılaştığımız bir yakınımızın "kilo almışsın" sözünün etkisinde kalıp -gerçek olmamasına rağmen- yediklerimizi kontrol altında tuttuğumuzu fark etmişizdir. Ancak, yine aynı kiloda olsak da, karşımızdaki kişinin "ne kadar zayıflamışsın" sözü ise bütün günümüzü mutlu geçirmemizi sağlar! Kilo ve yeme ile aşırı ilgili olmak ve kilomuzu yaşamımızın en önemli sorunu haline getirmemiz hem ruh sağlığımızı hem de toplumla ilişkilerimizi olumsuz etkiler; kendimizi algılayışımız bozulur. Aldığımız kalorileri hesaplar, başkaları ne derse desin, kendimize göre "fazla" yediğimizi düşünür düşünmez hemen yediklerimizi telafi yoluna gideriz. Telafi güdüsüyle en sık yapılan hatalar arasında; öğün atlama ("akşam yemem olur biter"), aşırı egzersiz yapma (kontrolsüz, sağlıksız egzersizler gibi), sürekli soda, zayıflatıcı çaylar, tabletler ve bunlara benzer sağlığa zararlı maddeler kullanma sayılabilir. Bu git-geller tekrarlandıkça, başkaları sağlığımızı tehdit edecek kadar zayıf olduğumuzu söylese de, kilomuzdaki en ufak artış bizi paniğe sokar, kendimizi "şişman" hissederiz. İyice zayıflamak için de ya kendimizi aç bırakır ya da çok az miktarda yeriz. Aşırı Yeme ve Tam Tersi, Yiyememe Bütün bunların yanı sıra, çok fazla miktarda yiyeceği kısa sürede silip süpürdüğümüz, tıkınırcasına yemek yediğimiz "aşırı yeme" dönemleri de olabilir. Üzgünken ve stres altındayken yeme davranışlarımızı yönetmek daha da zordur. Bizi rahatsız eden duyguları köreltmek, uyuşturmak için yeriz. Aç ya da tok olduğumuzu umursamadan, aşırı miktarda yer, midemizi sonuna kadar doldururuz. Bu aşırı yeme sırasında kendimizi asla durduramayacağımız korkusuna kapılırız. Ancak, bütün bu yediklerimizden ve yediklerimizle birlikte içimize dolan suçluluk, pişmanlık, başarısızlık ve özgüven kaybından kurtulmak için kendimizi kusmaya zorlayarak ya da idrar söktürücü ve müshil benzeri ilaçlar (laksatif) kullanarak içimizdekileri çıkartma yoluna gidebiliriz. Kendimizi köşeye sıkışmış ya da tuzağa düşmüş hissedebiliriz. Hatta bu durumla başa çıkabilmenin başka bir yolunu bulamadığımız için utanç duyarız. Diğer insanlardan uzaklaşırız ve giderek artan yalnızlığımız çekici ve sevilebilir olmadığımızı bize bir kez daha kanıtlar. Sağlıklı yeme alışkanlığı nasıl kaybedilir? Peki, yeme alışkanlığı nasıl bozulur? Bunun tek ve kesin bir yanıtı yoktur. Yaşayan her insan kadar farklı düşünce ve duygu yapısının bulunduğunu hatırlarsak, kültür ve yetişme tarzı da işin içine girince ne kadar karmaşık bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz. Zayıf olmanın kişinin değerini etkilemediği toplumlarda, yeme bozuklukları yok denecek kadar azken, zayıf olmanın pekiştirildiği toplumlarda yeme sorunlarının görülme oranı artmaktadır. Mankenlik, balerinlik gibi zayıf olmayı gerektiren mesleklerin yaygınlık ve popülerlik derecesi de toplumlardaki yeme bozukluğu sıklığını etkilemektedir. "Manken gibi olmak" Şimdi birkaç saniyeliğine bu yazıyı okumayı bırakın ve düşünün; niçin zayıflamak istiyorsunuz? Haydi itiraf edelim; pek çoğumuz ilk anda sağlıklı olmak ya da sağlıklı kalmak için değil, aynada "görmemiz gerektiğine ikna edildiğimiz görüntü"yü göremediğimiz için, yani estetik kaygılarla zayıflamak istiyoruz. Zaten gazete, dergi, radyo ve televizyon reklamları da bunu destekliyor; ısrarla dış görünüşümüzdeki hataları düzeltmemiz için uğraşıyor, kusurlarımızı yüzümüze çarpıyor. İnternette gezinirken bile başarılı ve mutlu bir kadın ve erkeğin nasıl olması gerektiği her an vurgulanıyor; erkekler uzun boylu, kaslı ve güçlüdür, saçları kolay şekle girer; dişleri beyaz, kalçaları düzgün ve karınları gergindir. Sürekli gülümserler, tertemizdirler ve centilmenlikte üstlerine yoktur. Mutlu ve başarılı kadın ise daha da çarpıcıdır! Yıllar geçse bile onlarda iz bırakmaz; incecik, narin ve sağlıklıdırlar. Her an selülitlere karşı tedbirlidirler, vücut ölçüleri yıllara meydan okuyarak değişmeden kalır, mükemmel bir anne, iş kadını ve eştirler ve asla yakınmazlar. Rejimlerle gelen "kalıcı şişmanlık" Medyanın da pekiştirdiği bu baskılar, bize yeterince ince olamadığımızı telkin eder. Negatif bir beden algısı geliştiririz. Sonuçta zayıflamak bir ölüm kalım meselesi haline gelir ve gittikçe daha sağlıksız yöntemler denememize yol açar. Kilo problemi yaşayan pek çok insanın aklından - ne yazık ki - pek çok kez uygunsuz telafi yöntemleri geçmektedir ve pek kişi şöyle düşünmektedir: Bir şekilde -sağlıksız da olsa- zayıflayayım, sonra sağlıklı beslenerek kilomu kontrol altına alırım nasılsa. Ancak unutulan önemli bir ayrıntı; kilo kaybetmek uğruna pek az yiyerek metabolizma hızını yavaşlattığımızda, daha sonra ne kadar az yersek yiyelim kilo alacağımızdır. Kısa sürede verilen kiloların vücudun yağ dokusundan değil, kas ve su oranından kaybedildiği de çok yaygın olarak bilinmeyen önemli bir gerçektir. Anoreksiya ve Blumiya Bazen yaşantımızın kontrolünü kaybettiğimizi hissederiz. Böyle zamanlarda diyet yapmak rahatlatıcı ve tatmin edici bir aktivite olarak karşımıza çıkar. Birkaç kilo verdiğimizde hissettiğimiz başarma duygusu çoğumuza tanıdık gelecektir. Kendimizi gözle görülür biçimde kontrol edebildiğimizi hissetmek hoşumuza gider. Bedenlerinde kontrol edebildikleri tek şeyin kiloları olduğunu hisseden genç kızlar için bu özellikle tatmin edicidir. Böyle anlarda diyet, kilo vermek için uygulanan bir yöntem olmaktan çıkar, tek başına bir amaç olur. Bu çizgi bazan hayatı tehdit eden ve yemek yiyememe rahatsızlığına, aneroksia nevrozaya kadar uzanabilir. Ailemizin yetiştirme tutumları da yeme sorunlarıyla bağlantılı olabilir. Bireylerin fazlasıyla iç içe yaşadığı ailelerde bağımsız bir kimlik kazanma çabaları yeme sorunlarına yol açabilir. Bazılarımız başarılı olma konusunda ailemizin yoğun baskısını hissetmişizdir. Başarılı olamazsak ailemizin bizi sevmeyeceğinden, onları hayal kırıklığına uğratacağımızdan korkarız. Bu ve benzeri nedenlerle, ceza olarak kendimizi aç bırakabilir ya da olağan olmayan ölçülerde yemeğe düşkün olabiliriz. Duyguların rahatça ifade edilmesine izin verilmediği ya da sorunlar üzerinde konuşulamadığı aile ortamı kendimizi yalnız ve çaresiz hissetmemize yol açar ve bu duygulardan biraz olsun kurtulmak ve rahatlamak için yemek bir çare gibi görünür. Yeme sorunu olan kişiler genellikle olumsuz duygularını ifade etmekten kaçınırlar ve insanları memnun etmek için yüzlerine bir mutluluk maskesi takarlar. Sonunda, bastırılan bu olumusuz duyguları yatıştırmak için yemek yerler ve yediklerini çıkarmak, genellikle bu üst üste biriken duyguları boşaltmaya benzer bir rahatlama duygusu yaratır. Bu bozukluğa blumia diyoruz. Çare var: Kararlılık ve bilimin desteği Yukarıda değinilen "ideal" insan gibi görünmediğimiz için duyduğumuz suçluluk, bizi sakıncalı bir diyet yapmaya yöneltebilir. Bu diyet çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanır ve bu başarısızlık ise kendimize olan güvenimizi zedeler, irademizi zayıflatır. Kuşkusuz "mükemmel" olmak isteyen kişilerin hepsi yeme sorunu göstermemektedir ancak yeme sorunu olan çoğu kimsenin ortak özelliği mükemmelliyetçilikleridir. Bu kişiler kendilerini, akılcı olmayan, ulaşılması nerdeyse imkansız hedefler için zorlarlar. Peki ya kaçınılmaz başarısızlıkla karşılaştıklarında ne olur? Daha fazla suçluluk duygusu... Bu suçluluk duygusu öncesinde ya da beraberinde kendini reddetmeyi getirir ve bununla birlikte kendinden nefret etme, umutsuzluk, çökkünlük hisleri ağırlık kazanır. Bütün bunların ardından, kişinin kendi dışında belirli bir odağı olmayan bir öfke ortaya çıkar ve bu kötü durumda kişi doğal olarak kendini daha iyi hissetmek ister... Peki iyi hissetmeyi ne sağlar?... Evet, ne yazık ki. yemek yemek. Yeme sorunu hangi nedenle ortaya çıkarsa çıksın, neredeyse hepimizde "duygusal yeme"ler, "tıkınırcasına yeme"ler ve "hiçbir şey yememe"ler şeklinde belirmektedir. Yeme sorunları ve bununla ilgili kaygılar, utanç ve güvensizlik duyguları tek başımıza başa çıkamayacağımız düzeyde olabilir. Yeme sorunu olan pek çok insan ya bu sorununun farkında değildir ya da nasıl yardım arayacağını bilememektedir. Önemli olan, risk altında olup olmadığımızı değerlendirmek ve kendimize uygun bir destek sistemi içinde bir uzmana danışmaktır. Psikolog Seren Akıncı Konu Başlığı: Duygusal Yeme Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:45:35 pm DUYGUSAL YEME
Hepimiz zaman zaman aç olmadığımız halde yemek yerken buluruz kendimizi? Hiç düşündünüz mü neden? Fiziksel açlığın söz konusu olmadığı durumlarda, bazı duyguların tetiklemesiyle atıştırmaya duygusal yeme diyoruz. Eğer duygusal yeme probleminiz varsa önce hangi duyguların bunu tetiklediğini bulmaya çalışmalısınız. Peki hangi duygular? Öfke: Öfkeniz kendinize ya da başka birine yönelik olabilir. Ne olursa olsun, öfkenin yeme duygularınızı tetiklediğinizi fark ettiğiniz anda, mutfağa yönelmeden önce "şu anda bana kendimi daha iyi hissettirecek başka bir yol ne olabilir?" diye sorup alternatif birtakım çözümler bulmayı deneyebilirsiniz. Ilık bir duş almak, bir arkadaşınıza telefon etmek ya da duygularınızı yazmak bunlardan yalnızca birkaçı. Kaygı: Önemli bir sınav ya da görüşme öncesi, ve siz çok tedirginsiniz. Bir parça çikolata ya da bir paket cips sizi ne kadar yatıştırabilir oysa.. Yapmayın! Kendi kendinize kaygınızın nedenini sorgulamaya çalışın; büyük olasılıkla başarısızlık korkusundan kaynaklandığını göreceksiniz. O zaman iç konuşmanıza dikkat edin, ve kendinize "başaramamam için bir neden yok, yapabilirim!" deyin. Hatta bunu yüksek sesle de söyleyebilirsiniz. Derin bir nefes alın ve kendinizi hazırlığını yaptığınız şeyi başarılı bir şekilde tamamlamış olarak hayal edin. Göreceksiniz işe yarayacaktır. Can sıkıntısı: Birçoğumuz, özellikle de evde yalnız olduğumuzda soluğu mutfakta alırız. Yemek yemek can sıkıntısını gidermekte en sık başvurulan yollarından biridir. Oysa yedikten sonra can sıkıntınız geçmediği gibi, ardına bir de suçluluk duygusu takısı eklenmiş olacaktır. Fiziksel olarak aç olmadığınızı hissediyorsanız ve canınız sıkılıyorsa kendinizi evden dışarı atın, kısa bir yürüyüş yapın ve bu esnada eve döndüğünüzde yapacağınız bir takım aktiviteler planlayın. Kitap okumak, uzun zamandır ertelediğiniz dolabınızı düzeltme işi, arkadaşlarınıza e-posta atmak ya da dışarıda olmaya devam ederek sinemaya, hatta alışverişe gitmek. Aman yiyecek alışverişine aç karnına gitmeme kuralını aklınızdan çıkarmayın. Unutmayın, duygusal yeme hepimizde az ya da çok vardır, ancak size ciddi şekilde zarar verdiğini düşünüyor ve kontrol edemiyorsanız, profesyonel psikolojik desteği da seçenekler arasında düşünmeye başlamalısınız. Konu Başlığı: Kendine Zarar Verme Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:47:02 pm KENDİNE ZARAR VERME
Kendine zarar verme nedir? Kendine zarar verme çok derinlerdeki sıkıntıyı ifade etme yoludur. Genellikle insanlar neden kendilerine zarar verdiklerini bilmezler. Bu kelimelere ve hatta düşüncelere dökülemeyecek olanı iletme yoludur ve iç çığlık olarak tanımlanmıştır. İnsanlar kendilerine zarar verdikten sonra yeniden yaşamla başa çıkabilme konusunda bir müddet için daha iyi hissederler. Kendine zarar verme çok geniş bir terim. İnsanlar derilerini çizerek, keserek veya yakarak, kendilerini eşyalara çarparak, aşırı dozda ilaç alarak ya da başka şeyler yutarak ve içlerine koyarak kendilerini yaralar veya zehirlerler. Kendine zarar verme, aptalca riskler alma, kötü muamele görülen bir ilişkiyi sürdürme, anoreksia ya da bulimia gibi bir yemek yeme sorunu, alkol ya da uyuşturucu bağımlılığı veya en basiti kendi duygusal veya fiziksel gereksinimlerini gidermeme gibi daha az belirgin şekillerde de ortaya çıkabilir. Bu tepkiler sizi bunaltma riski taşıyan kızgınlık, üzüntü, boşluk, keder, kendinden nefret etme, yalnızlık ve suçluluk gibi acı veren duygularla başa çıkabilmenize yardım eder. Bu acı veren duygular vücuttan atılabilir, bu süreçte söz konusu duygular yüzeye çıkar ve bunların üstesinden gelinir. Kendine zarar verme aynı anda bir dizi amaca hizmet eder. Bunlar arasında acıyı dışa vurma, dikkatini acıdan başka yöne çevirme, başka birisine duygularını ifade etme ve teselli bulma sayılabilir. Bu aynı zamanda kendini cezalandırma veya hayatın üzerinde kontrol kazanma çabası olabilir. Çünkü bu kişiler başkalarının tepkileri konusunda utanç, korku veya endişe hissederler; kendine zarar veren kişiler yaptıkları şeye dikkat çekmek yerine çoğu zaman bunu gizlemeye çalışırlar. Çoğu insanın, farkında olmasalar bile, zaman zaman kendilerine zarar verecek şekilde davrandıklarını hatırlamakta yarar var. Aşırı miktarda sigara içmek, yemek yemek ve alkol tüketmek, ya da uzun saatler çalışmak gibi son derece sıradan davranışların hepsi insanların hissizleşmesine, veya dikkatlerinin dağılmasına ve düşünceleri ve duygularıyla yalnız kalmaktan kaçınmalarına yardım eder. İnsanlar neden kendilerine zarar verirler? Kendine zarar veren kişi çocukken ya da genç bir yetişkinken muhtemelen çok zor ve üzücü deneyimler geçirmiştir. O zamanlar söz konusu kişi büyük ihtimalle güveneceği kimse bulamamış; bu yüzdende yaşadıklarıyla başetmesi için gereken desteği ve duygusal boşalımı yaşayamamıştır. Yaşadığı deneyim fiziksel şiddet, duygusal ya da cinsel taciz içermiş olabilir. Bu kişi ilgilenilmemiş, sevdiği bir kişiden ayrılmış, zorbalık görmüş, tacize maruz kalmış, saldırıya uğramış, yalnız bırakılmış, dayanılmaz baskı altında bırakılmış, evsiz kalmış, bakımevine, hastane veya diğer enstitülere yollanmış olabilir. Bu tür deneyimler insanın gururunu kırar. Dışa atılmamış duygular tamamen kişinin farkındalığı dışında gömülmüş ve bloke olmuş olabilirler. Eğer güven duyulan bir ebeveyn çocuğa ihanet eder ya da çocuğu taciz ederse ve bu olaya başka biri şahit olmazsa çocuklar genellikle kendilerini suçlarlar. Kızgınlıklarını içe yöneltirler. Yetişkin olduklarında kendini yaralama acıyı ifade etme, kendini cezalandırma ve anıları saklı tutma yolu olabilir. 4 Kendini yaralama eylemi sırasında çoğu zaman acı hissedilmez; bu daha ziyade taciz ve travma sırasında duyguların kaybolması gibidir. Bu sırada beden doğal uyuşturucular üretir, bu da bedeni hissizleştirir ve duyguları gizler; böylece bilinçli olarak çok az şey hissedilir ve farkedilir. Ağır travma geçirmiş bir kişi duygularından ve vücudundan son derece kopuk hissedebilir. Bazı kimseler bu kopukluk hissini sürdürmek ve savunmasız olmadıklarına dair kendilerini ikna etmek için kendilerini yaralarlar. Diğerleri ise birşey hissetmek ve gerçek olduklarını ve hala yaşadıklarını anlamak için bunu yaparlar.Sağlık görevlileri kendine zarar veren insanların yaralarında estetik dikiş istemediklerini varsaydıklarından dolayı eleştirilmişlerdir. Bu sadece, NICEnin (Ulusal Klinik Mükemmellik Enstitüsü) kendine zarar verme ile ilgili hazırlanan yeni kılavuzlarında yer alan yanlış fikirlerden biridir. Benzer şekilde bazen profesyoneller de, özellikle kendileri daha önce bunu deneyimlemişlerse, kişilerin kendilerini neden yaraladıkları ile ilgili varsayımlar ileri sürerler. Ama bunun anlamı her insan için her kendine zarar verişinde farklıdır. Bu da tek başına o kişinin bir ruh sağlığı sorunu olduğunu gösteren bir işaret değildir. Kimlerin kendine zarar verme ihtimali daha yüksektir? Son zamanlarda yapılan araştırmalara göre, kendine zarar verenler arasında çoğunluğu genç kadınlar oluşturmakta; ancak genç erkeklerin oranı da artış göstermektedir. Aynı zamanda, kendine zarar verme davranışı, toplumda ayrımcılığa maruz kalan azınlık gruplarda oldukça yüksek orandadır. Herhangi bir ruh sağlığı sorunu olan kişinin kendine zarar verme ihtimali diğer insanlara göre daha fazladır. Uyuşturucu veya alkol bağımlısı olmak, ya da evsiz kalmak, tek ebeveyn olmak, maddi zorluk içinde ya da diğer stresli koşullar altında yaşamak gibi hayatında birden fazla büyük sorunla karşı karşıya kalan kişilerin kendine zarar verme ihtimalleri daha yüksektir. Önemli bir ortak nokta çaresizlik ve zavallılık hissidir. Yakın zamanda gençler üzerinde yapılan bir çalışmaya göre 15, 16 yaş grubundaki gençlerin yüzde onu, genellikle kendini kesme yoluyla, kendine zarar vermiştir, ve kızların kendilerine zarar verme olasılığı erkeklere oranla çok daha fazladır. En yaygın sebep olarak korkunç bir durumdan kurtulma çabası belirtilmiştir. Gençler çoğu zaman ailelerinden, okuldan ve akranlarından gelen büyük baskılar altındadırlar. Çoğu genç arkadaşlarının da kendilerine zarar verdiklerini belirtmiştir. 5 Araştırmalar kendine zarar veren gençlerin daha ziyade kendine güveni az, depresif ve kuruntulu tipler olduğunu iddia etmektedir. Bu gençlerin hayatlarında daha fazla sorunla karşılaştıkları doğru, ama aynı zamanda bu sorunlarla başa çıkma konusunda daha az becerikli olabilirler. Kızgın hissederek, kendilerini suçlayarak, aşırı içki ve sigara içme eğilimi göstererek ve eğlenmek için daha fazla uyuşturucu kullanarak kendi kabuklarına çekilebilirler. Az sayıda arkadaşlarına güvenirler; ayrıca ebeveynleri veya diğer yetişkinlerle konuşmamaya, veya onlardan gereksinim duydukları yardımı istememeye meyillidirler. Fiziksel, duygusal veya cinsel taciz Kadınlar çoğu zaman şefkat gösteren taraf rolüne bürünür, kendi ihtiyaçlarını en son sıraya koyarlar. Bu kendilerine verdikleri değer hissini, fikirlerini ve güçlü yanlarını büyük ölçüde zayıflatır. İlerleyen zaman zarfında kadın kendini önemsiz hissetmeye ve katlanmak zorunda kaldığı tacizlere sessizce tanıklık etmeye başlayabilir. Kimlik, güç ve haklarıyla ilgili duygularını kaybedebilir. Hayatta kalabilmek için kendisi ve gerçek ihtiyaçları arasındaki bütün bağları keser. Eğer bu konunun merkezi vücut ölçüsü ve şekli ise yediklerini büyük ölçüde kısabilir. Eğer erkek duygularını ifade etmenin zayıflık olduğunu düşünen klişe maço gruba aitse, bu onu hislerini hissedememe ve benliğinin o bölümünden kopma durumuna sokabilir. Erkekler için kızgınlıklarını göstermek kadınlara göre daha kolaydır, ama eğer hapsolmuş durumdalarsa, yani bastırdıklan duyguları dışa vuramıyorlarsa, erkeklerin de kendilerine zarar verme olasılığı, özellikle tacize maruz kalmışlarsa, yükselir. Kendine zarar vermek bir intihar girişimi midir? Kendine zarar vermek, kişinin yaşadığı acıya rağmen hayatta kalmaya çabalaması ile ilgilidir. Yinede, kendine zarar verme ve intihar arasında bir ilişki vardır, çoğu insan kendini öldürmek yerine kendine zarar verir, ve çoğu insan kendine hayatını tehlikeye atacak şekilde zarar vermez. Öyle yapanlarında asıl niyetleri intihar olmamış olabilir, aslında yapmak istedikleri o hislerden kurtulmaktır. Bir kişinin yaşamak ya da ölmek istemesi son derece basit bir seçim gibi görünebilir. Ama bazı insanlar hayatın gri bir tonunda asılı kalmışlardır, orada seçimler ve kararlar beklemede durmaktadır. İşte kendine zarar vermede o noktada gerçekleşir. 6 Kendine zarar veren kişiler için hayatta kalmak katı kontrollere tabidir; duygular, arkalarında yatabilecek şeylerin korkusuyla, bastırılırlar. Eğer yaşamak tamamıyla acı dolu duygular ve anılarla başa çıkmak demekse, ve bunun için yeterince destek yoksa, yaşamama seçeneğini seçmek daha anlaşılır bir durum olabilir. Sevdiğiniz bir kişi ölümden bahsederse, bunu denemeye kalkmasından korkmanız normaldir, ama işte o kişinin araştırması gereken de tam olarak bu hislerdir. İnsanoğlunun büyük acıları atlatma kapasitesinin muazzam olduğunu hatırlayın. Kendini yaralama davranışının amacı dikkat çekmek midir? Sağlık görevlileri, arkadaşlar ve aileler, anlaşılması zor olduğundan dolayı, kendine zarar veren insana, bazen haksız yere güvensizlik ya da korku ile bakabilir ve o kişinin davranışının dikkat çekme ve konuyu saptırma amaçlı olduğunu düşünebilirler. Tanıdığınız biri kendine zarar veriyorsa o kişinin yaraları ile yüzyüze geldiğinizde kendinizi çaresiz hissedebilirsiniz, ve bu durumla ilgili hisleriniz ve korkularınız o kişiyi desteklemek yerine suçlamanıza sebep olabilir. Bunu, ne kadar kötü bir durumda olduklarını ifade etmenin ve ihtiyaç duydukları ilgi, alaka ve huzuru alabilmenin tek yolu olarak kullandıklarını aklınızda tutun. Bu durum sizin için ne kadar üzücü olursa olsun, bu, onların amacının mutlaka sizi üzmek olduğu anlamına gelmez. Kişilerin yaraları derin olsun ya da hafif yaralanmalar geçirsinler, ortaya koydukları sorun her zaman çok ciddiye alınmalıdır. Yaranın büyüklüğü o kişinin içinde yaşanan çatışmanın büyüklüğünün bir ölçüsü değildir. Kendine zarar vermeyi tetikleyen nedir? Hayatınızın özellikle zor bir döneminde kendinize bir ya da iki kere zarar verebilir, ve bunu bir daha asla tekrarlamayabilirsiniz. Ama kendine zarar verme mevcut sorunlarla başetmenin sürekli bir yöntemi halini alabilir ve düzenli olarak ayda bir, haftada bir ya da koşullara bağlı olarak her gün meydana gelebilir. Tetikleyen sebep bir yıldönümü gibi geçmişi hatırlatan bir olay olabilir, bu bastırılmış anılardan birini harekete geçirir; veya beklenmedik bir olay da şoka neden olabilir. Ama bazende günlük hayat o kadar zordur ki başa çıkmanın tek yolu kendine zarar vermektir. 7 Kendime zarar vermemek için ne yapabilirim? Hatırlamanız gereken tek en önemli nokta farklı seçenekleriniz olduğudur: kendinize zarar vermeyi şu anda bırakabilirsiniz. " Bilgi güçtür. Kendi davranışınızla ilgili mümkün olduğunca çok bilgi toplayın. Kendinize zarar verme ihtiyacı hissettiğinizde neler olduğuna dair notlar tutun, böylece zaman içerisinde yüzeye çıkan birtakım düşünceleri tespit edebilirsiniz. Ayrıca olayları ve duyguları günlük olarak yazmak ve kızgınlık, acı veya mutluluk gibi güçlü duygularla nasıl baş ettiğinizi veya bu duyguları nasıl başka bir yöne kanalize ettiğinizi not etmek de faydalı olabilir. " Sizi destekleyen bir insanla duygularınız hakkında konuşmaya çalışın. Kendinizi yalnız hissediyor olabilirsiniz, ama acınızı anlayabilecek ve gücünüzü ve cesaretinizi arttırmanıza yardım edebilecek başka insanlar da var. Çoğu insan, benzer sorunları olan insanların bulunduğu bir destek grubuna katılmayı daha iyi hissetmek ve yaşamlarını değiştirmek için atılması gereken önemli adımlardan biri olarak görüyor. " Kendine güveninizi arttırma konusunda çalışmaya başlayın. Hissettiklerinizle ilgili suçlunun siz olmadığınızı hatırlayın; kendinizi yaralamanız çok güçlü olumsuz duyguları ifade etme yolunuz. Bu sizin hatanız değil. Duygularınızı liste halinde yazın, sonra kendiniz ya da sizi çevreleyen dünya hakkında olumlu cümleler yazın. Eğer aklınıza birşey gelmiyorsa, arkadaşlarınızdan sizde beğendikleri yönleri yazmalarını isteyin. Bu listeleri görebileceğiniz bir yere koyun. Olumlu birşey söylerken, ya da en sevdiğiniz hikayeleri veya şiirleri okurken sesinizi kasete kaydedin. Kendi sesinizi duymak yatıştırıcı olabilir, veya güvendiğiniz bir kişiden size birşeyler okurken sesini kaydetmesini rica edebilirsiniz. " Hayatınızı daha az stresli kılacak yollar bulmaya çalışın, kendinizi ara sıra ödüllendirin, sağlıklı beslenin, bol bol uyuyun, ve hayatınızda fiziksel aktiviteye zaman ayırın, çünkü bu aktivitelerin kendine güveni arttırdığı ve moralinizi düzelttiği bilinmektedir. 8 " Arkadaşlarınızın, ya da yerel ve ulusal yardım hatlarının telefonlarını, kriz sırasında birisiyle konuşma gereksinimi hissedebileceğinizden dolayı, kolay bulabileceğiniz bir yerde bulundurun. " Kızgınlığınızı ve bu kızgınlıkla ne yaptığınızı düşünün. Eğer kendinize kızmakla meşgul olmasaydınız, gerçekten kime kızgın olurdunuz? Bu şekilde hissetmenize sebep olmuş insanların listesini yapın. Hayatta, başkalarının size yaptıklarından dolayı cezalandırılmayı değil, iyi şeyler hakettiğinizi kendinize hatırlatın. " Sizi üzmüş insanları temsil eden bir dizi yastığı yan yana dizin. Onlara sizi nasıl kırdıklarını ve cezalandırılmayı haketmediğinizi söyleyin. Yastıklara tekme atmak veya vurmak iyi gelebilir. Eğer mümkünse bunu başka birisiyle birlikte yapmaya çalışın, böylece deneyim paylaşılır ve kendinize zarar vermemiş olursunuz. " Yaratıcılık umutsuzluğun karşısında güçlü bir araçtır. Bu mutlaka bir şey yapmakla ilgili olmak zorunda değil. Sizi acınızdan çıkarıp uzaklaştıracak ve iyi hissetmenizi sağlayacak herşey yaratıcıdır. İsterseniz nasıl hissettiğinizi çizmeyi ya da resmetmeyi deneyin. Bazı insanlar, parlak vücut renkleri kullanarak, kendi üzerlerine çizim yaparlar. " Kendinize zarar verme ihtiyacı duyuyorsanız güvenli sınırlar içinde kalmaya konsantre olun. Destekleyici bir hekim yaraları en aza indirgemeniz ve yaraların bakımını yapmanız konusunda size etkili tavsiyeler verir ve başka yardımlar bulmanıza yardım eder. Ne tür yardımlar alabilirim? Eğer yaşadığınız deneyimler, çok üzücü olduklarından dolayı, sizi, duygularınızla başa çıkabilmek için kendinize zarar vermeye zorladıysa, şimdi bunlarla başa çıkmanın başka bir yolu olup olmadığına dair ciddi şüpheleriniz olabilir. Ama insanlar, geçmişteki olaylar ya da kaybolmuş çocuklukları için yas tutarak, ve kendilerini çevreleyen korku ve karışıklığı arkalarında bırakarak, bunu aşıyorlar. Yeterli desteği alarak, yüzeye çıkması gereken acı, kızgınlık ve öfke ile baş edebileceklerini öğreniyorlar. Önemli olan güvendiğiniz bir kişiyle konuşmaya başlamanın bir yolunu bulmak. Bu bir arkadaşınız, ailenizin bir üyesi, profesyonel bir danışman, bir psikolog ya da bir psikiyatrist olabilir. Bir uzman sizi dinlemek ve hislerinize ulaşmanıza yardımcı olmak ve onları farklı bir şekilde idare etmenize yardım etmek üzere eğitilmiş olmalıdır. Mevcut zamanda ve geçmişteki sorunların tümünün ele alınması gerekir. Eğer mümkünse, kendine zarar veren, yeme sorunları olan veya taciz edilmiş kişilerin tedavisinde uzmanlaşmış bir kişi bulun. Hekiminizle konuşmak Fiziksel, psikolojik ve sosyal gereksinimleriniz, kendine zarar veren insanların tedavisi konusunda eğitim almış bir uzman tarafından saygı ve anlayış çerçevesinde eksiksiz bir şekilde değerlendirilmelidir. Hekiminiz size bir dizi tedavi seçeneği sunabilir, bunlar arasında çeşitli danışmanlık ve terapi şekilleri olabilir. Seçeneklerden biri bilişsel davranış terapisi olabilir; bu tam kendine zarar vermeden önce neler olduğunu incelemeyi içeren pratik bir tedavidir; sizi kendinize zarar verdiğiniz zamanların bir günlüğünü tutmaya ve duygularınızı yönlendirecek başka kanallar bulmaya teşvik eder. Bilişsel davranış terapisi, genellikle kendine zarar vermenin altında yatan sebepleri derinlemesine araştırmaz. Eğer kendinize ciddi zararlar veriyorsanız daha ayrıntılı değerlendirme, tedavi ve destek için psikiyatri servisine sevk edilebilirsiniz. Acil bir durumda hastaneye götürülebilirsiniz. İnsanların bu servislerle ilgili deneyimleri son derece farklıdır. Zaman ve kaynaklar sınırlı olduğunda, sağlık personeli için, stresin altında yatan sebepleri araştırmaya vakit harcamak yerine, hızlı kararlar vermek, teşhis koyup, ilaç önermek daha kolay oluyor. Eğer durumun böyle olduğuna karar verirseniz, sizin adınıza konuşacak ve düzgün şekilde tedavi edilmenizi sağlayacak bir temsilciye ihtiyacınız olabilir. Bu bir arkadaşınız, ailenizden biri ya da bir profesyonel olabilir. Arkadaşlar ve aileler nasıl yardım edebilir? Eğer sevdiğiniz ve önem verdiğiniz bir kişi kendine zarar veriyorsa, şok, kızgınlık, suçluluk, keder ve çaresizlik hislerinizle başetmek sizin için son derece zor olabilir. Neler olabileceğini düşünüp çok korkabilirsiniz. Sizi destekleyecek aile üyelerinin, arkadaşlarınızın ve profesyonellerin listesini yapmaya çalışın. Çaresiz hissetmenize rağmen, yapacaklarınız veya yapmayacaklarınız büyük fark yaratabilir. Söz konusu kişinin yaralarına gereken ilgiyi gösterirseniz, kendisinin ve vücudunun önem verilmeye değer olduğunu teyit etmiş olursunuz. Ama sadece yaralarına odaklanmayın. Arkadaşınızın ya da akrabanızın hayatı ne kadar zor bulduğunu anlamanız da çok önemli. Söz konusu kişiye onu anlamak istediğinizi göstermek büyük önem taşıyacaktır. İlk başta kişiyi hislerini araştırmaya tatlılıkla teşvik edebilir ve neden kendine zarar verdiğiyle ilgili konuşabileceği başka birini bulmasına yardımcı olabilirsiniz. Anlatacaklarını dinlemek sizin için zor olabilir. Eğer anlatacakları size çok ağır gelecekse konuşabileceği başka birini bulmasına yardım edin. O kişiye hisleriniz hakkında dürüst olun ve panik yapmayın, onu suçlamayın, ona deli muamelesi yapmayın ya da suçlu hissetmesine sebep olmayın. Söz konusu kişiyi eleştirmezseniz, kendisinden daha fazla nefret etmek yerine, kendini kabul görmüş ve önemseniyor hissetmesine yardımcı olursunuz. Kişinin kendine verdiği değeri arttırmaya ve desteklemeye yardımcı olmak için o kişinin hayatının zarar vermeyen bütün yönlerini sürekli vurgulayın. Değişimin hemen olmasını beklemeyin; ve arkadaşınızın ya da akrabanızın sadece siz istiyorsunuz diye kendine zarar vermekten vazgeçeceğini ümit etmeyin. Kendine zarar veren insanlar, duygularını tüm ağırlığıyla hissetmeye karşı koymaya çalışmaktadırlar. Bu savunma mekanizmasını ortadan kaldırmak kolay değildir. İnsanların hislerin kendilerini yok etmeyeceğini öğrenmeleri zaman alır. Sizin de sorunu çözmek için sürekli müdahale etmek için duyduğunuz kuvvetli isteğe direnmeniz çok önemlidir. En nihayetinde her birey kendi güçlü yanlarından kuvvet almak ve iyileşmek için kendi iç kaynaklarını bulmak zorundadır. Konu Başlığı: Psikoterapi Ne Değildir! Gönderen: crea üzerinde Haziran 15, 2006, 12:48:12 pm 1. Psikoterapi terapistininizin sizi eleştirmesi yada taşlaması değildir. Psikoterapistler sadece yanlışlarınızı göstermezler. Psikoterapistler sizi yargılamazlar.
2. Psikoterapi bir eğitim seansı değildir. Bir diyalogtur. 3. Psikoterapi bir nasihat veya öğüt değildir. Psikoterapistler sizden daha akıllı değildir. Psikoterapistler sizin adınıza kararlar vermezler. Yapacağınız evliliğin geleceği hakkında tahminde bulunamazlar. Çünkü sizin için en iyi olanı yine ancak siz bilebilirsiniz. Psikoterapistler bir insan adına karar vermektense bir insana nasıl doğru karar verileceğini öğretmeyi tercih ederler. Psikoterapi zaman zaman küçük tavsiyeler içermesine rağmen genellikle psikoterapistler tavsiye vermekten kaçınırlar. Psikoterapistler kendinize verebileceğiniz tavsiyelere destek olarak kendi kararlarınızı alabilmenizi sağlamaya çalışırlar. 4. Psikoterapi sadece çocukluğunuzu anlatmanız değildir. 5. Psikoterapi sadece geçmişteki travmalarınızı anlatmanız değildir. 6. Psikoterapi sadece olumsuz alışkanlıklarınızı anlatmanız değildir. 7. Psikoterapi ne düşündüğünüz değil nasıl düşündüğünüzdür. 8. Psikoterapist sizi değiştirmez. Değişmek için sahip olduğunuz içinizdeki güçleri gösterir. 9. Psikoterapistler motivatör olarak çalışmazlar. "Hadi koçum sen yaparsın." gibi ifadeler kullanmazlar. 10. Psikoterapistler sadece iyi dinleyen insanlar değildirler. 12. Psikoterapilere zayıf insanların gittiği inancı son derece yanlıştır. Konu Başlığı: Ynt: BİLGİLENDİRİCİ YAZILAR Gönderen: sama üzerinde Haziran 20, 2006, 09:54:24 pm ellerine sağlık gerçekten de bilgilendirici yazılardı. geç farketmiş olsam da teşekkür etmek ve devam yazılarını okumak isterim.sevgiler.
Konu Başlığı: Ynt: BİLGİLENDİRİCİ YAZILAR Gönderen: crea üzerinde Haziran 20, 2006, 10:01:01 pm Rica ederim, istediğim forumun amacına ulaşması; yani paylaşımlarla birbirimize olumlu bir şeyler katabilmek, gerisinin geleceğine emin olabilirsin, sevgiler
(Bu arada feriya, bunları baştan sona senin ve annenin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum, yardım istiyorsan önce bunu en yakınından almaya çalış, belki gerçekten neyle karşı karşıya olduğunu görürse yaklaşımını değiştirecektir, sevgiler) Konu Başlığı: Anoreksiya Nervosa Gönderen: crea üzerinde Haziran 22, 2006, 07:43:23 am Anoreksiya Nervosa:
Aşağıdakilerin varlığı halinde bu rahatsızlıktan bahsedilmektedir. 1-Bulunduğu yas grubu ve boy uzunluğu acısından normal kabul edilen en az kilo ya da bu ağırlığın üzerindeki bir kiloyu kendisi için uygun bulmayıp,kabul etmeme. 2-Yas ve boy göz önüne alındığında beklenenden daha düşük bir kilosu olmasına rağmen kilo almak veya şişmanlamaktan aşırı derecede korkma. 3-Kişinin kilosu ya da vücut şeklini algılayışında bozukluk vardır. Kişinin kendini değerlendirişinde kilo ya da vücut seklinin ,olağandan çok daha fazla ve anlamsız ölçüde bir yer kaplaması veya o anki kilosunun düşük olmasının öneminin farkına varmama. 4-Bayanlarda birbirini izlemesi gereken en az 3 adet döneminin olmaması Bu rahatsızlığın kısıtlı ( bu durum yaşanırken kişide bir anda "patlayıncaya dek" yeme ya da kendini kusmaya ya da lavman- idrar söktürücüler ile yediklerini çıkarma davranışının olmadığı) tip ya da bu sayılan davranışların olduğu tiksinircesine yeme/ çıkartma tipi olarak 2 şekli vardır. Hastaların çoğunun düşünce içeriği yemek ile ilişkilidir. Kimileri kalan, artan, yiyemedikleri yiyecekleri bırakamayıp, biriktirir, bazıları da hiç yapamayacağı yemek tariflerini edinmeye çalışabilir. Topluluk içinde yemek yeme konusunda isteksiz davranabilirler. Başlangıç ta çevrelerinden ilgi ve beğeni görmek için , kendileri üzerinde kontrol sağladıklarını görmek amacıyla alınan besinleri kısıtlamaya başlarlar. Eski kilolarına ya da çevrelerinde görünüm olarak beğeni kazanan kişilerin kilosuna inmek için hedef belirler. Kendileri gün içinde farklı zamanlarda tekrar tekrar tartar Tıkınırcasına yeme-çıkartma tipine ait grubun alkol-madde kötüye kullanımı, daha çok duygusal durumda dalgalanmalar ve cinsel aktivitelere sahip olup, dürtülerini kontrollerinin daha zor olduğu gözlenmiştir. Kişiler kilo kayıplarını arttırmak için fiziksel egzersizler yapar ya da yorucu fiziksel uğraşılar içine girerler. Öyle ki kişi daha çok enerji harcayıp, kilo verebilmek için oturmayıp, ayakta durmayı yeğleyebilir ya da durduğu yerde el ve ayaklarını hareket ettirebilir. Kişinin toplumsal ilişkileri azalabilir. Sadece is, fiziksel egzersiz ve kilo düşünceleri ile ilgilidir. Bir deri bir kemik kalsa bile kilolu olduğu düşüncesindedir. Kişiler kendilerine listeler hazırlayarak kendilerine yasakladıkları yiyecekleri belirterek, bunları yemeyeceklerine yeminler ederler. Yarim kilo bile almaları onları zayıflıktan şişmanlığa geçtikleri seklinde düşündürür. Uzun sure bir konuya dikkatlerini veremezler . Kendilerine güvensizlik yoğun bir şekilde kendini hissettirmektedir. Gitgide sosyal çevrelerini kısıtlarlar. Çocuk gelişiminin erken evrelerinde, anne-çocuk iletişiminde çocuğun kendi başına,özgür davranışları üzerine yapılan müdahalelerin önemine dikkat çekilmektedir. Anoreksia başlangıcı sonrasında genellikle obsesif- kompulsif davranışlar başlayabilir. Özellikle temizlik saplantıları ( ev temizliğine yönelik aşırı aktiviteler gibi) ve ders çalışma ile ilgili saplantılara rastlanabilir. Cinsel gelişimlerinde sorun olduğu gibi , cinsel isteksizlik ve diğer cinsel sorunlar da beraberindedir. Bu kişilerde hastalığın yol açtığı vücutsal değişimler: Hastalarda kansızlık, vücut su- tuz dengesinin bozulması, kanda kolesterol ve üre düzeylerinin artışı, karaciğer enzimlerinin yükselmesi, tiroid bezi hormonlarının düşmesi, kadınlarda ostrojen dediğimiz kadınlık hormonu ,erkeklerde testesteron denen erkeklik hormonu düzeylerinde düşme sonucu cinsel işlevlerde azalma, kalp atımında azalma ve düzensizlikler, beyin boşluklarının beyin dokusuna oranla kapladığı hacmin artışı oluşabilmektedir. Kimlerde görülmektedir: Bu rahatsızlık düzenli ve bol çeşitli yemek yeme olanaklarının olup, göze hoş görünmenin zayıf bir vücut yapısı ile paralel düşünüldüğü bati toplumlarında, kentsel alanlarda daha çok gözlenmektedir. Hastaların % 90-95 i kadındır. Anoreksia nervosa genç kızlarda % 0,5 oranında saptanmakta, genellikle 12-25 yas arasında rastlanmaktadır. Son yıllarda yurt dışında yapılan çalışmalara göre hastalığın yüz bin kişide 15-20 arasında görüldüğü saptanmıştır. Rahatsızlığın oluşumunda etkili risk faktörleri: - Yaşanılan sosyo-kültürel çevrenin etkisi ile zayıflığın kesin güzellik ölçütü olması durumu yaygınlaştırmaktadır. Bazı mesleki alanlar ( hosteslik, modellik, dans ve müzikle uğraşanlarda) bu yüzden özellikle risk altındadır. -Bu rahatsızlığı olanların ailelerinde depresyon, alkolizm, şişmanlık ve gene bir yeme bozukluğuna daha çok rastlanmaktadır. Bu kişilerin annelerinin daha çok diyet yapıp,yeme bozukluğunun olduğu, sürekli diyet yapma düşünceleri ile haşır nesir oldukları, kızlarının da diyetleri konusunda yoğun düşünceler içinde olabildikleri gözlenmiştir. - Aile yapıları itibariyle, bağımsız hareket serbestisinin verilmediği ve aile işleyişi açısından yeterli keyif alınmayan doyum sağlanamayan ilişkilerin varlığı. -Öncesinde var olan aşırı şişman beden yapısı -Çocukluk cağı başlangıçlı diabet ( seker hastalığı) varlığı - Geçmişte yaşanan cinsel, fiziksel tacizler. Rahatsızlıktaki kişisel düşünce yapıları: - Kişisel açıdan kendilerini yardıma muhtaç ama yardim edilemez görürler - Kendi ve çevreleri üzerindeki denetimi kaybetme korkuları vardır. - Aşırı bir şekilde başkalarının görüşlerine bağımlı olarak özgüvenlerini koruyabilen, onların yeterli ya da olumlu desteği olmadığında kendilerini bir hiç olarak görürler - Bir şey ya tam olmalı ya da hiç olmamalı seklinde bir düşünce yapısı olan kişilerdir. Hastalığın seyri: Hastaların yarısının ilerleyen donemde iyileştiği, dörtte bir oranında hastanın kısmen iyileştiği, ancak bir miktar yakınmalarının sürdüğü belirlenmiştir. Hastalık sonucu olum oranının % 5 civarında olduğu gözlenmiştir. Hastalığın gidisine olumsuz etki yapan faktörler: -Ailede aşırı geçimsizlik, tartışmalı ortam -bulimianın hastalığa eslik etmesi -Kusma, dışkılamayı arttırıcı ilaç kullanımları -Obsesif-kompulsif, histerik, depresif, nörotik davranış yapıları, zeminde bulunan psikiyatrik sorunlar nedeniyle, kişide vücutsal yakınmaların fazlaca gündeme gelmesi (gastrit, kolit vb.) -Hastalığı inkar eden davranışlar içine girilmesi. Hastalığın gidisini olumlu etkileyen etmenler arasında ise erken başlangıç yaşı, hastalığı kabul etmek ve kendine güvenen bir kişilik yapısının bulunması sayılmaktadır. Tedavi: Psikoterapide hastanın kendi duygularını uygun bir şekilde ifade edebilmesi, yeme davranışı üzerine kurulu yanlış düşünce tarzının değiştirilmesi, vücuduna yönelik olumsuz algılamaların düzeltilmesi, özgüvenin oluşturulması, kişilerarası sorunların belirlenip, çözümüne yönelen bir yaklaşımın oluşturulmasına çalışılır.Tedavide davranışçı terapi, aile terapisi ve grup terapisi kullanılabilir. Konu Başlığı: Blumia Nervosa Gönderen: crea üzerinde Haziran 22, 2006, 07:44:21 am Blumia Nervosa: D |