Mutluluğunuzu ve güvenliginizi bir başkası sağlayamaz, bunu sadece siz yapabilirsiniz. Ve bunu başardığınız gün herkes sizin yakınınızda olmak isteyecektir.
Bir çok insan kendi içinde mutsuzdur ve bu duyguyu sevgisizlik-yalnızlık ile ilgili olduğunu düşünürler. Bütün hayalleri birisinin kendilerini çok sevmesi ile ilgilidir ve o çok özel insanın gelmesini bekler dururlar. Adeta bu kişinin gelişi ile tüm yaşamın mucizevi bir şekilde düzeleceğini, hayatın kolaylaşacağını ve tüm sorunların yok olacağını beklerler. Oysa öyle bir kahraman hiç gelmez ama insanlar bunu kabullenmek yerine hayallerine sıkıca sarılmayı tercih ederler, çünkü umutlarını yitirirlerse içinde bulundukları bu mutsuz ve acı dolu dünyadan kaçmanın başka hiç bir yolu olmadığını düşünürler. İşte bu çaresizlik duygusu insanı hayallere sıkıca tutunmaya iter. Kendi gerçekleri ile yüzleşmekten kaçan ve sonsuz mutluluğu hayal edenler genelde, kapıya gelen herhangi bir insana kollarını açarlar. Beklediği kahramanın geldiğine inanmak ister ve derhal kişiye ışıltılı bir taç giydiriverirler. Taç giyen herkes ilk etapta kendini göklerde zanneder, çünkü çoğu kez bu insanlar da kendi acı veren gerçeklerinden kaçmak için özel birisini hayal ederek kapıyı çalarlar. Ve iki hayalin birleştiği tiyatro oyunu sahneye koyulmaya başlanır... İnsanlar önceleri bu hayal dünyasında her şeyin mükemmel olduğuna inanmak isterler. Fakat işin gerçeği, yaşam mucizevi bir şekilde düzelmemiştir, hayat kolaylaşmamıştır ve sorunlar yok olmamıştır. Kişiler hala mutsuzdur, hala acı çekiyordur ve en önemlisi hala yalnızdırlar. Bir süre sonra, taraflar hayal kırıklığı hissederler, istediklerinin olmadığını farkederler. Bu öfkelenmelerine yol açar, adeta zorla kişinin bekledikleri kahramana dönüşmesini sağlamak isterler. İnsanlar tüm güçleri ile savaşmaya, karşısında ki insanı değiştirmeye ve hayallerinin devam etmesi için umutsuzca çırpınmaya başlarlar. Ve yaşam bir tür gerçeklerden kaçma savaşı haline dönüşür. Herkesin yüzleşmekten böylesine kaçmaya çalıştığı bu gerçekleri belki bir benzetme ile anlatmak daha açıklayıcı olur. Çöl gibi kurak ve verimsiz bir arazinin ortasında durduğunuzu hayal edin. Burası öyle bir dünya ki, civarınızda adeta hiç canlı yaşamıyor. Böyle bir dünyada var olmak size acı veriyor, derin bir ümitsizlik duygusu bedeninizi sarıyor ve yaşamınızın acıdan başka hiç bir anlamı olmadığını hissediyorsunuz. Siz bu toprağın yeşil olmasını, üzerine sıcacık bir ev bulunmasını ve içinde mutlu olacağınız küçük bir dünyaya sahip olmayı istiyorsunuz. Öyle bir dünya ki kendinizi güvende hissedebileceğiniz, sizi koruyan, sizi saran bir yer. Fakat tek başınıza bu dünyayı kuracak gücünüz bulunmuyor ve birisinin sizin adınıza bunu başarmasından başka çıkış yolu göremiyorsunuz. Arazinin ortasında oturmuş birisinin yoldan geçmesini bekliyorsunuz. Eğer her hangi birisi yolunuzun üzerinden geçerse bütün gücünüz ile o insanı bu dünyada kalmaya ikna etmeye çalışıyorsunuz. Gözlerinin önüne hayallerden bir perde çekip arkada uzanan gerçek dünyanızı saklıyorsunuz. Yolcuya çok iyi davranıyorsunuz, ona yiyecek ve içecek veriyorsunuz, en iyi şekilde konuk ediyorsunuz ve size bağlanmasını sağlıyorsunuz. Siz yolcunun o hayal ettiğiniz sıcak evi kurmasını bekliyorsunuz. Ne yazık ki balayı süreci geçtikten sonra karşınızdaki kişinin sizin beklentilerinize cevap veremediğini farketmeye başlıyorsunuz. Bir süre sonra acı veren gerçekler daha belirgin hale gelmeye başlıyor, hayal kırıklıkları, mutsuzluk, öfke ve korku hissediyorsunuz. Kendinizi kısır bir döngü içinde buluyorsunuz, ne siz onun, ne o sizin hayallerinizi gerçekleştiremiyor. Ama bunu kabullenmek o kadar zor ki, vazgeçmek ve bir birinizi uğurlamak imkansız geliyor, "Ama onu seviyorum"ların arkasına saklanıyorsunuz. Çünkü bu yolcu giderse yerine yenisinin gelmeyeceğinden korkuyorsunuz. Bazen yolcu daha fazla dayanamayıp gider, işte o zaman sizi terk ettiği için yolcuya kızar, öfke duyarsınız, arzu ettiğiniz hayali kurmadığı için ondan nefret edersiniz. Bazen yolcu sizinle kalır ama ruhu sizi bırakır. Artık yaşam rutin bir hal alır ve hayallerinizden çok farklı bir yaşama razı olmak zorunda kalırsınız. Bazen sürekli kaçmaya çalıştığınız ümitsizlik ve mutsuzluk duyguları öyle şiddetlenir ki işte o zaman dayanamayıp terkeden siz olursunuz. Çünkü bütün hayatınız boyunca kaçmaya çalıştığınız bir gerçeği her gün yaşamak zorunda kalırsınız. Bazen cesaret edip fiziksel olarak gidersiniz ve başka yolcular ararsınız. Bazen ruhsal olarak gidersiniz ve hayal dünyanızda yaşamaya devam edersiniz. Sorun yeşillikler içinde sıcak bir eve sahip olmayı istemek değil aslında, sorun bu hayali kendi başınıza yaratamıyor olmanızdır. Normal şartlarda anne ve babalar çocuklarına kişilik dediğimiz bir toprak verir ve bu toprağı nasıl işleyeceğini, üzerine nasıl sağlam bir ev kurabileceğini öğretir. Toprağın üzerine kurulan ev aslında bir insanın kişiliğini oturtması gibidir; kendine güvenen, ne istediğini bilen, güçlü, kendisini seven ve saygı duyan bir insan haline gelebilmesidir... Çünkü tüm bu kavramlar insanın kendisini evinde, güvende ve mutlu hissetmesini sağlayan temel taşlar gibidir. Oysa insan bu temel taşlara sahip değilse sağlam bir kişilik yani bir ev kurması mümkün olamaz. Dahası yeşillikler içinde, güzelliklerle dolu bir dünya kurmayı başaramaz. Çünkü evini kuramayan bir insan bahçe ile uğraşmayı düşünemez. Bahçe aslında insanın kendisini geliştirmesidir, müziktir, resimdir, sanattır, spordur, tiyatrodur, hobilerdir, kısaca yaşamdan zevk alabilmektir. Gerçek sevgi ve mutluluk ise güzelliklerle dolu ve sizi mutlu eden bu dünyayı paylaşabileceğiniz birisinin olmasıdır. Yarattığınız bu dünya aslında sizin değerlerinizdir ve sizi gerçekten seven insan dünyanızı paylaşmak, korumak ve kendi güzellikleri ile zenginleştirmek isteyen kişidir. Ailesinden bu çok önemli eğitimi alamayan bir kişinin toprağı çorak ve evsizdir. Bahçesi, insanın içini sıcacık yapan kuşları ve gülleri yoktur. Çünkü kişinin tek amacı kendisine istediği dünyayı yaratacak birisini bulmaktır ve evi yada toprağı için hiç bir şey yapmaz. Aslında bir anlamda bu çorak toprak insanın içinde ki dünyayı simgeler. Ortada sadece çorak bir toprak varsa o zaman paylaşılabilecek, korunacak yada geliştirilebilecek hiç bir şey yok demektir... Hiç bir yolcu çorak bir arazide yaşamak ve burayı yeşillendirmek için ömür boyu çalışmak sorumluluğunu üstlenmek istemez. Ne kadar kalmasını istesenizde, ne kadar sevsenizde, ilgili ve özenli olsanızda, her istediğini yapsanızda farketmez. O sizi değil, içinde yaşadığınız bu dünyayı istemez. Çünkü yolcuya yüklediğiniz çok zor bir görevdir, öyle ki kendi yapamadığınızı onun yapmasını istersiniz. İşte bu yüzden kendinizi geliştirmeniz, yaşamınızı kendi kontrolünüz altına almanız, güçlenmeniz, kendi ayaklarınız üzerinde durmayı başarmanız gerekir. Ve psikologlar size tam bu konuda hizmet verir: Size kendi arazinizi nasıl yeşillendireceğiniz, nasıl kendi evinizi kuracağınızı bulmanız için yardım ederler. Ama yolcunun nasıl sizinle kalacağını, nasıl sizin adınıza hayalinizdeki dünyayı yaratacağını söyleyemezler... Tüm enerjinizi bir insan üzerine yoğunlaştırmaktan ve bu kişiyi hayatınızda tutmak için çabalamaktan vazgeçmenizi dilerim. Çünkü bu enerjiyi kendi arazinizi yeşillendirmek ve evinizi kurmak için kullanırsanız çok daha uzun vadede sizi mutlu edecek bir çözüme ulaşmış olabilirsiniz. Ve eğer arazinizi yeşillendirebilir, sıcak bir bir ev kurmayı başarırsanız işte o zaman çaresizlik içinde her geleni kalmaya ikna etmek yerine sadece özel kişileri seçmeye başlayabilirsiniz.
Çiğdem Alper, MA Psikoterapist
İlişki Psikoterapileri Enstitüsü Valikonağı cad. Saroğlu apt. no:83 D:8 Kat:2 Nişantaşı - İstanbul 0212 233 70 73 0531 576 6756
Geridönüş(0)
 |